İçeriğe atla

Ayının mağrûruna mübâlağa ile nasîhattan sonra, o nasîhatçı adamın terk etmesi

7. bölüm / 61 · 2304 kelime · ~12 dk okuma

2049. O müslüman onu terk etti ve harâretle dudak altından "Lâ havle!" diyerek geri gitti.

O âkıl müslüman, ayının dostluğuna i'timâd eden kimseyi, nasîhatını kabûl etmediği için terk etti ve dudak altından, ya'ni gizlice kendi kendine lâ havle ve lâ-kuvvete illâ billâhi'l-aliyyi'l-azîm diyerek geldiği yoldan geriye gitti.

2050. Dedi: "Mâdemki benim cidd ü nasihatımdan ve cidâlimden onun kal- [2065] binde ziyade hayal doğuyor;

Kendi kendine şöyle dedi: "Mâdemki ben onu kemâl-i ciddiyetle ve nasîhat ile ve mücadele ile doğru yola da'vet ettikçe onun kalbinde birçok hayâlât-ı fâside doğuyor;

2051. Binâenaleyh pend ve nasihat yolu bağlanmış oldu; "A'riz anhüm" emri muttasıl oldu."

Artık nasîhat yolu kapandı ve bu nasîhat yoluna Hak Teâlâ'nın وأعرض عنهم (Secde, 32/30) ya'ni, "Onlardan yüz çevir!" emri muttasıl oldu. Ya'ni bir nasíhat yolu, bir de yüz çevirmek yolu var idi; nasîhat yolu kapanınca, emr-i ilâhî mûcibince yüz çevirmek tarafına sülûk etmek lâzım geldi. Bu âyet-i kerime الم sûre-i Secde'sinde vâki'dir. Tamâmı budur : فأعرض عنهم وانتظر إنهم منتظرون (Secde, 32/30) ya'ni, "Ey Habibim, ihanet tarîkıyla onlardan, harb âyeti nü- zûl edinceye kadar yüz çevir ve nusret-i ilâhîye muntazır ol. Muhakkak ki onlar da sana galebeye muntazırdırlar!"

2052. Mâdemki senin ilacın marazı ziyadeleştiriyor, binâenaleyh kıssayı talibe söyle, "Abese"yi oku!

Senin maraz-ı dalâlete karşı ilacın da'vet ve nasîhat idi. Mâdemki bu nasîhat ilacı maraz-ı dalâleti ziyâdeleştiriyor, ey vâris-i Muhammedî olan insân-ı kâmil, artık kıssa-i hidâyeti hidâyet tâlibine söyle ve “Abese ve tevella" sûre-i şerîfesinin ma'nâsını tefekkür et!

Ma'lûm olsun ki, enbiyâ ve evliyâ tabîb gibidirler. Tabib ölecek olan bir hastayı ne kadar dikkat ve ihtimâm ile tedâvî etmiş olsa, bu tedâvîsiyle onun helâkine hizmet etmiş olur. Bunun gibi, şekāvet-i ezeliyye marazına mübtelâ olan kimseleri enbiyâ ve evliyâ tarîk-ı hidâyete da'vet ettikçe onların dalâlet ve şekāvetleri ziyâde olur. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Ya'kūbî'de bu husûsta tafsîlât i'tâ buyurmuşlardır. Binâenaleyh mürşidlerin irşâdâtı ancak tâlib-i hidâyet olanlar hakkında müessir olduğu için, onlardan yüz çevirmek lâyık olmaz. Nitekim ashâb-ı kirâmdan a'mâ olan Abdullah b. Ümm-i Mektûm hazretleri bir gün huzûr-ı Risâletpenâhî'ye geldi. Resûlullâh efendimiz müşriklerin reîslerine nasîhat ile meşgül idiler. Ümm-i Mektûm hazretlerinin gözleri görmediği için, meclisin nezâketini takdîr edemeyip يا رسول الله علمنى مما علمك الله ya'ni, "Ya Resûlallâh, sana Allah'ın ta'lîm ettiği şeyi bana ta'lîm et!" diyerek, Risâletpenâh Efendimizin sözünü kesti. Mühim olan bu mecliste sözlerinin kesilmesi Peygamberimiz'e ağır geldi. Yüzlerini ekşitip çevirdiler. Hz. Abdullâh vaz'iyyeti anladı, mescidden dışarıya çıktı. Cebrâîl (a.s.) Peygamberimize bu عبَس وَتَوَلَّى أَنْ جَاءَهُ الْأَعْمَى وَمَا يُدْرِيكَ لَعَلَّهُ يَرْكى أو يَذَّكَّرُ فَتَنْفَعَهُ الذِّكرى (Abese, 80/1-4) ya'ni, "Yüzünü ekşitti ve çevirdi. Ona a'mâ geldiğinden dolayı mı? Ne bilirsin, belki o müzekkâ ve mutahhar olur; yâhût mütenassih ve müteyakkız olur?! Binâenaleyh ona nasihat menfaat verir" âyet-i kerîmesini getirdi. Bunun üzerine Peygamberimiz, o ekâbiri bırakıp Hz. Abdullah'ın arkasından gitti ve buyurdu ki: ارجع ارجع فإنك في عيال محمد ya'ni, "Dön, dön; zîrâ sen iyâl-i Muhammed arasındasın!" Tekrar mescide getirdi ve mübarek hırkasını yayıp üstüne oturttu. Ondan sonra Abdullâh hazretleri her ne zaman huzûr-ı Risâletpenahî'ye gelse مرحبا بالذى عاتبنى فيه ربي ya'ni, "Merhaba ey o kimse ki, onun hakkında Rabbim bana itâb etti!" buyururlar idi.

2053. Mâdemki a'mâ Hakk'ın talibi gelmiştir; fakrından dolayı onun sîne-sini mecrûh etmek lâyık değildir.

Hakk'ın talibi olan a'mâyı, hidâyete olan ihtiyacından dolayı onu irşâd ve nasihattan mahrûm ederek kalbini zedelemek lâyık değildir.

2054. Sen büyüklerin irşadına harîssin, tâ ki avâm reîslerinden öğreneler.

Kendilerine tâbi' olan avâm tâifesi ilm-i hidâyeti reîslerinden öğrenme-leri için ey Nebiyy-i zîşânım, sen o kavmin büyüklerinin irşadına harîssin. Bu beyânâtı cenâb-ı Pîr efendimiz Kur'ân'ı tefsîren Hak cânibinden îrâd bu-yururlar.

2055. Ey Ahmed, gördün ki mülükten bir taife dinleyici oldular, hoş oldun, zî-râ câiz ki;

2056. Bu reîsler dînin iyi dostu olsunlar; bunlar Arab ve Habeş üzerine baş-tırlar.

2057. Bu sıyt Basra'dan ve Tebük'ten geçsin; zîrâ ki nâs mülûklerinin dîni üzerinedirler.

Ey nebiyy-i zîşânım Ahmed, avâm üzerine hâkim olan bir tâifenin senin sözlerini dinleyeceklerini gördün ve onların îmân ve hidâyetlerine tama' edip, söz dinleyişleri hoşuna gitti. Zîrâ düşündün ki, bu reîsler dînin fâideli dostu olacaklardır. Çünkü bunlar Arab'ın ve Habeş'in hâkimleridir. Bunlar îmân ederlerse, dînin sıyt ve şöhreti Basra ve Tebük şehirlerinden ilerilere de inti-şâr edecektir. Zîrâ avâm, başlarında hâkim olan kimselerin dinleri ve âdetle-ri üzerinde yaşarlar.

2058. Bu sebebden sen bir mühtedî a'mâdan yüz çevirdin, dar geldin.

Sen bu zikrolunan düşünceden dolayı, bir hidâyet tâlibi a'mâ olan Ümm-i Mektûm'dan yüz çevirdin ve sözünü kestiği için gönlün daraldı.

2059. Zîra bu fırsatta, bu mahall-i nüzûl az düşer; sen yârândansın ve senin vaktin geniştir.

"Menâh", uyku mahalli ve nüzûl mahalli ve develerin yeri ma'nâlarına-dır. Burada "mahall-i nüzûl" ma'nâsını vermek münasibdir. Bu beyt-i şerîfte, lisân-ı Pîr ile cânib-i Hak'tan Resûl-i zîşân Efendimizin kasd-ı âlíleri tavzíh buyurulur. Ya'ni, “Ey nebiyy-i zîşânım! Sen Ümm-i Mektûm'dan yüz çevirmekle demiş idin ki: "Ey Ümm-i Mektûm, böyle reîslerin bu mahalle nüzûl edip gelmeleri ve söz dinlemeleri az vâki' olur ahvâldendir. Bu fırsat içinde senin vaktin geniştir; ne zaman gelsen benim tarafımdan sana ta'lîm-i dîn etmek mümkindir. Zîrâ sen ashâbım zümresindensin."

2060. Dar vakitte bana mâni' oluyorsun; bunu nasihat ediyorum, gazab ve ceng [2075] değil.

Ey Ümm-i Mektûm, bu dar vakitte kavmin büyüklerini iknâ' ile meşgül iken bana mâni' oluyorsun. Bunu öfke ve nizâ' cihetinden değil, sana nasîhat olarak söylüyorum. Bu beyt-i şerîf dahi kasd-ı Risâletpenâhî'yi tavzîhtir.

2061. "Ey Ahmed, Hak indinde bu bir kör; yüz Kayser'den ve yüz vezîrden daha iyidir!"

2062. "Agah ol, “en-nâsü maâdin"i hatıra getir. Bir ma'den yüz binden fazla olur!"

Bu beyt-i şerîfte, Ebû Hureyre (r.a.)ten rivâyet olunan الناس معادن کمعادن الذهب والفضة ya'ni, "Nâs altin ve gümüş ma'denleri gibi ma'dendir" hadîs-i şerîfine işâret buyurulur. Cânib-i Hak'tan Resûl-i Ekrem Efendimize hitâb olduğuna göre, ma'nâ şudur: "Ey Nebiyy-i zîşân, bu zikr olunan hadîsini hâtırına getir, toz toprak içinde veyâ çamurlara bulaşmış bir altın parçası, gâyet müzeyyen nakışlarla münakkaş ve parlatılmış bir bakır ma'deninden pek ziyâde kıymetdârdır. Binâenaleyh sûret-i zâhirede a'mâ ve pejmürde bir halde bulunan Ümm-i Mektûm, sûret-i zâhireleri süslü ve muntazam olan birçok hükümdarlardan ve vezîrlerden daha makbûl ve mu'teberdir. Nazar-ı i'tibâr zâhire değil, bâtınadır!

2063. Muhteft la'l ve akîk ma'deni, yüz binlerce bakır ma'deninden daha iyidir!

Hacmi sagîr olan kıymetli la'l ve akîk taşları ma'deni, hacimleri büyük olan bakır ma'deninden daha kıymetdâr ve daha makbûldür.

2064. Ey Ahmed! burada malın faidesi yoktur; aşktan ve derdden ve dûddan dolu bir sîne lâyıktır.

Ey nebiyy-i zîşân olan Ahmed! ind-i İlâhî'de âlem-i kesâfete taalluk eden malın fâidesi yoktur. Ben Azîmü'ş-şân, aşkla ve gönül derdiyle ve âh u vâh dumanıyla dolmuş bir sîne isterim.

2065. Kalbi münevver bir kör geldi, kapıyı kapama; nasihatı ona ver ki, nasîhat onun hakkıdır.

2066. Eğer iki üç ahmak sana münkir oldular ise, mâdemki sen şeker ma'denisin, ne vakit acı olursun?

Eğer birkaç ahmak, rüesâyı bıraktı da pejmürde bir körün arkasından koştu diyerek senin ef'âlini inkâr ederse, sen menba'-ı hidâyet ve cemâlsin; ne vakit acı ve celâlî olursun?

2067. Eğer iki üç ahmak sana töhmet koyarsa, Hak senin için şehadet verir.

Eğer birkaç ahmak senin ef'âl-i hasenene ve ahlâk-ı şerîfene i'tiraz edip, seni kabâhatli addetmek isterlerse, Hak senin ahlâk-ı şerîfene وَإِنَّكَ لَعَلَى خُلُقٍ عَظِيمٍ (Kalem, 68/4) kavliyle Kur'ân-ı Kerîm'de şehadet buyurur.

2068. Buyurdu ki: "Alemin ikrarından fâriğim; o kimse ki, Hak onun şâhidi ola, ne gam vardır!"

Hak Teâlâ'nın bu şehadeti üzerine Resûl-i zîşân Efendimiz buyurdular ki: "Ben halk-ı âlemin beni tasdîk ve ikrârından fâriğim ve onların ikrârlarıyla mukayyed değilim." Hak Teâlâ hazretleri tarafından hakkında hüsn-i şehâdet buyurulan bir kimse hakkında halkın inkârından ne gam vardır! Onların tasdîkleri ve ikrârları ancak kendilerine fâide içindir. Nitekim âyet-i kerîmede sûre-i Hucurât'ta buyurulur: يَمُنُّونَ عَلَيْكَ أَنْ أَسْلَمُوا قُلْ لَا تَمُنُوا عَلَى إِسْلَامَكُمْ بَلِ اللَّهُ يَمَنْ عَلَيْكُمْ أنْ هَدَاكُمْ لِلإِيمَانِ إِن كنتم صادقين (Hucurat, 49/17) ya'ni, “Onlar sana İslâm'a gelmeleriyle imtinan ederler. Sen onlara de ki; 'Bana İslâm'ınız ile minnet etmeyin! Belki Allâh Teâlâ size imtinân eder ki, size îmân için yol gösterdi. Eğer îmânınızda sâdıklar iseniz."

2069. "Eğer bir yarasa kuşunun bir güneşten nasibi varsa, o, delîl geldi ki o güneş değildir."

"Yarasa kuşu"ndan murâd, ahmak ve muhâkemesiz kimsedir. "Güneş"ten murâd, nûr vermek ve doğru yolu göstermek da'vâsında bulunan kimsedir. "Eğer böyle bir kimsenin etrafında toplananlar ehl-i nefs olan kimseler ise, bu hâl o müddeînin güneş olmadığına ve nûr vermediğine delîldir. Zîrâ ehl-i nefs, ehl-i zulmet olup, akl-ı mahz olan enbiyâ ve evliyânın nûrundan kaçarlar."

2070. "Yarasacıkların nefreti delîl olur ki, Celîl'in parlak güneşi benim." [2085]

"Ehl-i nefsin benden nefretleri, benim celîl olan Allâh Teâlâ'nın parlak güneşi olduğumun delîlidir. Zîrâ onların nûr-ı akla ve ziyâ-yı muhâkemeye tâkatları yoktur. Zîrâ muhalefet-i cinsiyyet vardır."

2071. "Eğer bir bok böceği bir gül suyuna rağıb olursa, o gül suyu olmadığına değildir!"

"Cü'al" bok böceği ma'nâsınadır. Bu hayvan hakkında Hayâtü'l-Hayavân nâmındaki kitapta şu beyânât vardır: "Bok böceği, ma'rûf bir hayvancıktır. Necâseti cem' ve iddihâr etmek onun şânındandır. Ve o gül kokusundan ve güzel kokulardan ölür; pisliğe iâde olunduğu vakit, dirilip yaşar." Ya'ni, "Ahmaklar pislik mesâbesinde olan bu âlem-i kesîfin ezvâk ve huzûzâtından mesrûr olup yaşarlar. Eğer onlar başına toplandıkları şeyin nefâsetinden bahsederlerse, onların orada toplanmaları, o şeyin nefis ve iyi olmadığına delîldir."

2072. Eğer bir kalp mihekke müşteri olursa, onun mihekliğinde naks ve şek zâhir olur.

Ya'ni, kalp ve geçmez olan altın, hakîkî mihek taşına yanaşamaz. Zîrâ derhal kalplığı meydana çıkar. Eğer bir mihek taşına yanaşırsa, bilmelidir ki, o taş mihek taşı değildir.

2073. Hırsız, gece ister, gündüz değil, bunu bil! Gece değilim, gündüzüm, zîrâ cihanda parlarım!

"Hırsız"dan murâd, ehl-i şekāvet; "gece"den murâd, zulmet-i tabîat; "gündüz"den murâd, nûr-ı rûhâniyyettir. "Ben zulmet-i tabîat değilim, nûr-ı rûhâniyyetim; cihânı nûrumla parlatırım. Halbuki ehl-i şekāvet, zulmet-i tabîatı ister; nûr-ı rûhâniyyetten zevk almaz. Bu sebeble bana muhalefete kıyâm eder."

2074. Ayırıcıyım, çok ayırıcıyım ve saman-benden geçit bulmamak için kalbur gibiyim!

"Saman"dan murâd, bâtıldır. Bu beyt-i şerifte, أنا فرق بين الناس ya'ni, "Ben nâs arasında Hak ve bâtılı ayırıcıyım." ve اسمى في الكتب السالفة فارق ليطا ya'ni "Benim ismim kütüb-i sâlifede Fârıklîtâ'dır" hadîs-i şeriflerine işaret buyurulur. فارق ليطا ya müfessirler "Hak ile bâtıl arasını ayıran" ma'nâsı vermişlerdir. Ve elyevm hıristiyanların ellerindeki İncil'de, Îsâ (a.s.)ın "Benden sonra Faraklît gelecektir" sözü mezkürdür.

2075. Ben unu kepekten çıkarırım; nihayet gösteririm ki, o nüfûstur, bu nukūştur.

"Un"dan murâd, hak; "kepek"ten murâd, bâtıldır. "Nukūş"tan murâd, ecsâm sûretleridir. "Nüfûs"tan murâd, ervâh ve ma'nâdır. Ya'ni, "Ben bir kalbur gibiyim, halkı elerim; hakkı bâtıldan ayırırım. Ve elemek neticesinde gösteririm ki, bâtıllar ancak nakış ve sûretlerden ibârettir. Onların ma'nâları yoktur. Ve hak olanlar ise, yalnız sûretten ibaret olmayıp, maânî ve ervâhtırlar."

2076. Ben cihanda Hudâ'nın mîzânı gibiyim; her hafifi ağırdan açık gösteririm.

"Sakîl"den murâd, ehl-i rûh ve ma'nâ; "hafîf"ten murâd, ehl-i kesâfet ve sûrettir. Nitekim âyet-i kerîmede, فَأَمَّا مَنْ ثَقُلَتْ مَوَازِينُهُ فَهُوَ فِي عِيشَةٍ رَاضِيَةٍ وَأَمَّا مَنْ خَفَّتْ مَوَازِينُهُ فَأُمُّهُ هَاوِيَةٌ (Kâria, 101/7-8) buyurulmuştur.

Ma'lûm olsun ki, ilm-i ilâhîde saâdeti veyâ şekāveti sâbit olanların, bu âlem-i şehâdette fiilen saâdet ve şekāvetleri zâhir ve فَلِلَّهِ الْحُجَّةُ الْبَالِغَةُ (En'âm, 6/149) âyet-i kerîmesi mûcibince, Allâh Teâlâ indinde "hüccet-i bâliğa" sâbit olmadıkça, haklarında mükâfât ve mücâzât terettüp etmez. Ve saâdet ve şekāvet-i fiiliyye ise ancak enbiyâ (aleyhimü's-selâm)ın da'vetleriyle tahakkuk eder. Binâenaleyh enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâ, cihânda mîzân-ı ilâhî olmuş olurlar.

2077. Bir buzağı öküzü Hudâ bilir; eşek bir müşteridir ve bir metâ'ın lâyıkıdır.

Şakî-i ezelî, öküz cinsinden olan bir buzağı olduğu için, öküzü “Allâh" diye tanır. Bu "Allâh", onun hamâkatına lâyık bir Allâh'tır. Nitekim eşek dahi bir metâ'ın müşterisidir. Fakat müşterisi olduğu metâ', onun kendi eşekliğine lâyık olan bir metâ'dır. Bu metâ' dahi ot, saman ve kavun karpuz kabuğu gibi şeylerdir. Nitekim Türkçe'de, "Eşek hoşaftan ne anlar!" darb-ı meseli meşhûrdur. Ve âyet-i kerîmede, الْخَبِيثَاتُ لِلْخَبِيثِينَ (Nûr, 24/26) ya'ni, “Pis olan şeyler pis olanlar içindir" buyurulur. "Buzağı”dan murâd, hayvan sîretinde olan kimsedir.

2078. Ben öküz değilim, tâ ki beni buzağı satın alsın; ben diken değilim ki, bir deve benden otlasın!

Ben insân-ı kâmilim, hayvan cinsinden değilim ki, buzağı ya'ni hayvan tabíatında olan kimseler bana rağbet etsinler! Ben diken mesâbesinde olan huzûzât-ı nefsâniyye menba'ı değilim ki, bu dikenlerden tağaddî eden kimseler benden müntefi' olsunlar! Zîrâ her cins kendi cinsine meyl eder.

2079. O zanneder ki bana cevr etti, belki benim aynamdan tozu süpürdü.

O hayvan sîretinde olan kimse bana karşı muhalefeti ile bana cevr ve eziyet ettiğini zanneder. Halbuki onun bu muhalefeti ve eziyeti benim kalbimin aynasındaki tozu süpürür.

Ma'lûm olsun ki, enbiyânın kalbleri hadd-i zâtında mâsivâ tozlarından musaffâ ve tâhirdir. Buradaki "toz"dan murâd, sırr-ı kader hicabıdır. Zîrâ enbiyâ hîn-i da'vette sırr-ı kaderden mahcûbdurlar. Eğer "sırr-ı kader" kendilerine zahir olsa, da'vette fütûr vâki' olur ve ezelde şakî olanlara da'vetin müessir olamayacağını görürler. Halbuki "hüccet-i bâliğa" sâbit olmak için, da'vetlerinin ale's-seviyye vâki' olması hikmet-i ilâhiyye îcâbıdır. İşte bu hicâb sebebiyle onların tebliğleri ilm-i ilâhîde saâdeti ve şekāveti sâbit olanlara seyyânen vâki' olur. Vaktâki alâ's-seviyye vâki' olan tebliğât üzerine saîdler muvâfakat ve şakiler muhalefet eder. Ehbiyâ nazarında onların hakāyık-ı ezeliyyeleri zahir olur ve toz mesâbesinde olan sırr-ı kader perdesi âyîne-i kalblerinden kalkar.

Delinin Calinos'a yaltaklanması ve Calinos'un korkması

2080. Calinos kendi ashâbına, "Muhakkak o bana filân ilacı versin!" dedi. [2095]

Calinos, eski Yunan hekîmlerindendir. Bu Calinos bir gün kendi şâkirdlerine dedi: "Filân kimseye söyleyin, muhakkak bana filân ilacı versin!"

2081. İmdi, o biri ona dedi ki: "Ey zû-fünûn, bu ilacı delilik için isterler!" O şâkirdlerden birisi Calinos'a dedi: "Ey zû-fünûn üstâd, bu ilacı delilik için kullanırlar!"

2082. "Bu senin aklından uzaktır, bir daha söyleme!" Dedi ki: "Bir deli bana teveccüh etti."

"Bu delilik senin aklından uzaktır; bir daha bu ilâcdan bahs etme!" Calinos cevâben dedi ki: "Bir deli bana baktı."

2083. "Bir müddet benim yüzüme hoş baktı; bana gözceğizini kırptı, benim yenimi çekti."

2084. "Eğer bende ondan cinsiyyet olmasa idi, ne vakit o çirkin yüzlü bana yüz getirir idi?"

"Bende onun deliliği cinsiyeti olmasa idi, o aklının yüzü çirkin olan kimse bana teveccüh eder mi idi?"

2085. "Eğer kendi cinsi görmese idi ne vakit gelir idi; cinsinin gayriye ne vakit kendisini çarpardı?"

2086. Vaktaki iki kimse ihtilât eder, hiç şübhesiz onların arasında kadr-i müşterek vardır.

Birbiriyle muhâlata ve musâhabe eden iki kimse arasında mutlakā sîretleri ve tabîatları cihetinden bir iştirâk vardır.

2087. Bir kuş ne vakit uçar? Ancak kendi cinsi ile. Na-cinsin sohbeti mezardır ve lahiddir!