Bağcının sûfîyi ve fakîhi ve Alevî'yi birbirinden yalnız bırakması
12. bölüm / 61 · 1652 kelime · ~9 dk okuma
2153. Bir bağcı vaktaki bağın içine nazar etti, kendinin bağında hırsızlar gibi üç adam gördü.
2154. Bir fakîh ve bir şerîf ve bir sûfî; her birisi vefâ etmeyici bir şûh idi.
“Şûh”, utanmak bilmez olan açık meşreb kimse ma'nâsınadır. Ya'ni bu üç arkadaş, vefâsız ve utanmaz kimseler idi.
2155. Dedi: “Bunlara benim yüz huccetim vardır; fakat cem'dirler ve cemâat rahmettir.”
Bağcı kendi kendine dedi ki: “Hırsızlar gibi benim bağıma giren bu adamları ithâm için benim elimde çok hüccet vardır. Fakat bunlar üç kişidir ve cemâat hâlindedir. Ve cemâat ise, الجماعة رحمة hadis-i şerîfi mûcibince rahmettir.
2156. Bir kişi üç nefere çıkışamam; binâenaleyh evvelâ onları birbirinden munkatı' kılayım.
2157. Ben her birini bir tarafa salayım; yalnız olduğu vakit onun bıyığını yolayım.
2158. Hile etti ve sûfîyi yola koydu; tâ ki onun yârânını ona tebah ede.
Bağcı hîle etti ve evvelâ sûfîyi öne koydu; tâ ki onun arkadaşlarının fikrini o sûfi hakkında ifsâd ede.
2159. Sûfîye dedi: "Ev tarafına git, bu refîkler için bir kilim getir."
"Vüsâk" ev ma'nâsınadır. Bağcı sûfîye dedi ki; "Git bizim ev tarafına, bu arkadaşlarının râhat oturabilmeleri için bir kilim al gel."
2160. Sufî gitti, iki arkadaşa yalnızca dedi: "Sen fakîhsin ve bu namlı şerîftir." [2174]
Ya'ni, sûfî gidince iki arkadaşı sûfîden hâlî kaldı; bağcı onlara sûfînin aleyhinde yalnızca söyledi.
2161. "Biz senin fetvân ile bir ekmek yeriz; biz senin ilminin kanadı ile uçarız."
"Ey fakîh, biz helâli ve harâmı senin verdiğin fetvâlar sâyesinde biliriz ve gıdâmızı senin bu fetvâlarına göre tedarik ederiz. Bu hayât-ı dünyeviyyede senin ilminin kanadıyla uçar ve yaşarız!"
2162. "Ve bu dahi bizim şehzâdemiz ve sultanımızdır; seyyiddir, hanedân-ı Mustafa'dandır."
2163. "O alçak obur sûfî kimdir ki, o sizin gibi şahlara musahib olsun?"
2164. "Geldiği vakit onu pamuk yapın; bir hafta benim bağ ve rağımın üzerine vurun."
"Penbe kerden", pamuk gibi didik didik etmek ma'nâsınadır. "Bağ" ma'lumdur. “Râğ", dağ eteği ve dibi ma'nâsınadır. Ya'ni, "Sûfi sizin sohbetinize lâyık bir adam değildir. Kilimi getirdiği vakit onu döğüp pamuk gibi didik didik edin ve siz de bir hafta dağ eteğinde olan benim bağımda safâ-yı hâtır ile oturun ve zevk edin."
2165. "Bağ ne olur, benim canım sizindir! Ey sizler ki, benim için sağ göz gibi olmuşsunuz!"
2166. Vesvese etti ve onları aldattı. Ah ki, dostlardan sabretmek lazım olmaz!
Bağcı bu sûretle onların kalblerine vesvese ilkā edip aldattı. Ah ki, kişi dostlardan nefsini habs etmek ve onlardan ayrılmak lâzım gelmez!
2167. Vaktaki sûfîye yol verdiler ve gitti, hasım onun arkasında büyük değnek ile gitti.
Bağcı verdiği vesvese ile, fakîhi ve şerîfi sûfîden soğuttu; onlar da sûfîye yol verdiler ve onun arkadaşlığından vazgeçtiler. Zavallı sûfî de gitti. Düşman olan bağcı da bir büyük değnek ile sûfînin arkasını ta'kîb etti.
2168. Dedi: "Ey köpek, sûfîlik mi olur ki, inâd cihetinden hemân bizim bağımıza gelesin?"
2169. "Bu yolu sana Cüneyd ve Bâyezîd mi gösterdi? Bu sana hangi şeyh ve pîrden erişti?"
2170. Sufiyi döğdü; vaktāki onu yalnız buldu, onu yarım ölü yaptı ve onun başını yardı.
2171. Sûfî dedi: "Benim ânım geçti; lakin ey arkadaşlar kendinizi iyi hıfz edin!"
Sûfî dayağı yedikten sonra kendi kendine dedi ki: "Ey arkadaşlar, ben nöbetimi savdım; şimdi artık nöbet size geldi, kendinizi iyi muhafaza edin!"
2172. "Muhakkak beni yabancı bildiniz. Agâh olun, ben bu deyyûstan daha yabancı değilim!"
2173. "Bu benim yediğim şey, sizin için de yemeğe lâyıktır; ve böyle bir şerbet her alçağın cezasıdır!"
"Bu benim yediğim dayağı siz de yemeğe liyâkat kesbettiniz. Böyle bir acı şerbeti içmek, her bir alçağın cezâ-yı sezâsıdır!"
2174. Bu cihân dağdır ve senin dedikodun, sadadan yine de senin tarafına gelir.
Bu cihân bir dağa benzer. Yaptığın dedikoduların aks-i sadâsı yine senin tarafına gelir. Eğer dedikodun iyi ise, aks-i sadâsı iyi; ve kötü ise kötü olarak sana rücû' eder.
Bu kıssada, bağcının evvelâ tefrikada sûfiden başlamasındaki işâret budur ki, sûfiler ittihâda ve muvânesete meyyâldirler. Eğer bağcı sûfiyi bırakıp diğerlerinden başlasa idi, sûfî tefrikaya meydan vermez idi.
2175. Vaktāki bağcı süfîden fâriğ oldu, ondan sonra onun cinsi bir bahane yaptı.
Bağcı sûfîyi döğüp bağdan koğduktan sonra, diğerlerine karşı sûfîye yaptığı hîle cinsinden bir hîleye teşebbüs etti.
2176. Dedi ki: "Ey benim şerîfim, ev tarafına git; zîrâ ben kuşluk vakti için pide pişirdim!"
"Rukāk", "pide" dediğimiz ekmektir.
2177. "Evin kapısından Kaymaz'a söyle, tâ ki o pideyi ve kazı getirsin."
"Kaymaz", bağcının ya câriyesinin veyâ zevcesinin ismidir. "Kaz", Türkçe bir kelime olup, bildiğimiz hayvan ma'nâsınadır. Ya'ni, "Ey benim şerîfim, git evin kapısından Kaymaz'a söyle, kuşluk taâmı için pişirdiğim pide ile kazı getirip sana versin, al gel de yiyelim!"
2178. Vaktaki onu yola koydu, dedi: “Ey keskin görücü, sen fakîhsin, bu zahir ve muhakkaktır!"
2179. "O bir şerîftir ki, soğuk da'vâ ediyor. Onun anasını kim bilir, acaba kim yaptı?"
Ya'ni, "O şerîf dediğiniz adam, soğuk bir da'vâ olmak üzere şerâfet iddiâsında bulunur. Onun hakikaten "şerîf" olduğu ne ma'lûm? Kim bilir onun anası kimden hâmile kaldı?"
2180. "Kadına ve kadının fiiline gönül korsunuz. Nâkıs akıl, sonra da i'ti-[2194]mâd!"
"Huzûzât-ı nefsâniyyesine meclûb olan kadına ve kadının fiiline, garîbdir ki, gönül bağlarsın. Hem "Akılları nâkıstır" dersiniz, hem de onların sözüne i'timâd edersiniz! Zîrâ kadın doğurduğu çocuğu işine gelen bir babaya nisbet eder ve zinâdan hâmile olsa da onu setr eder."
2181. Çok gabî zamânede kendisini Alî ve Nebî üzerine bağlamıştır.
2182. Her kimse ki zinādan ve zânîlerden ola, o Rabbanîler hakkında zan götürür.
Bu beyt-i şerîf, cenâb-ı Pîr efendimiz tarafından sâliklere nasîhattir. "Rabbânî", Hudâ-şinâs ma'nâsınadır. Ya'ni, ef'âli ve akvâli dürüst ve şerâfeti tevâtüren sabit olan Rabbânîler hakkında sû'-i zan taşıyanlar, ancak zinâ mahsûlü olan ve fiil-i zinâya münhemik bulunan kimselerdir. Nikâh-ı sahih mahsûlü olan kimseler bu husûsta sû'-i zandan kat'iyyen tevakkî ederler.
2183. Her kim ki onun başı çarhlardan döner, kendi gibi hâneyi dönmüş görür.
Çarh vurup dönmek sebebiyle başı dönen kimseler, bulunduğu odanın duvarlarını döner bir halde görür. Halbuki dönen kendi ve kendi başıdır, odanın duvarları değildir. Bu hal, Türkçe'deki "Kişiyi nasıl bilirsin? Kendin gibi!" darb-ı meseline mutâbıktır. Bunun gibi, zânî kimse de herkesi zânî görür.
2184. O bü'l-fuzûl bağcı o şeyi ki söyledi, onun hâli evlâd-ı Resûl'den uzak idi.
Terbiyesiz bağcının söylediği sözlerdeki halden, evlâd-ı Resûl uzak idi.
2185. Eğer o mürtedlerin yavrusu olmasa idi, hanedan için ne vakit böyle söylerdi?
"Netîce", hayvan yavrusu ma'nâsınadır. Ya'ni, "Edebsiz bağcı eğer mürted ve dinsizlerin yavrusu ve evladı olmasa idi, hânedân-ı Resûlullâh için böyle rezîlâne isnâdâtta bulunur muydu? Zîrâ âl ve evlâd-ı Resûlullâh'a muhabbet, her bir mü'min için vacibdir."
2186. Afsunları okudu, onu fakîh dinledi; o sefîh zâlim onun arkasında gitti.
Bağcı bu hezeyânları söyledi, fakîh de onları kemâl-i mutâvaatla dinledi. Bağcı fakîhi iknâ' ettiğini anlayınca, şerîfin arkasından zulmünü îka' için gitti.
2187. Dedi: "Ey eşek, seni bu bağa kim çağırdı? Hayırsızlık sana Peygamber'den mi mîrâs kaldı?
Hind nüshalarında ikinci mısra از پیمبر دزدیت میراث ماند suretindedir. Ya'ni, "Sana Peygamber'den hırsızlık mı mîrâs kaldı?" demek olur.
2188. "Yavrusu arslana benzer; sen Peygamber yavrusuna benzer misin söyle!"
Bu ma'nâ, ikinci mısra'daki "beççe" yavru ma'nâsına geldiğine göredir. بچه deki ب sebebiyye; ve چه (çi) edât-ı istifhâm olduğuna göre ma'nâ, "Sen Peygamber'e ne sebeble benzersin, söyle!" demek olur. Ankaravî hazretleri bu sûretle ma'nâ vermişlerdir.
2189. Mültecî adam şerîfe onu yaptı ki, Hâricî âl-i Yâsîn'e yapar.
İkrâh edici olan bağcı adam şerîfe, “Hâricî” ta'bîr olunan Yezîd askerinin âl ve evlâd-ı Peygamberî'ye yaptıkları zulüm ve şenâati yaptı. Hind nüshalarında birinci mısra با شریف آن کرد آن دون از کجی sûretindedir. Ma'nâsı, "O alçak, eğrilikten dolayı şerîfe onu yaptı ki..." demek olur. "Yâsîn", Risâletpenâh efendimizin esmâ'-i şerîfesinden birisidir. “Âl-i Yâsîn", âl-i Peygamberî demek olur.
2190. Nihayet dâimâ şeytân ve gul ne kîn tutarlarsa, âl-i Resûl ile Yezîd ve [2204] Şimir gibi.
Bu beyit yukarıki beyite merbûttur. Ya'ni, "Bağcı, Hâricî'nin âl-i Yâsîn'e yaptığı fenâlığı yaptı. Bağcının şerîfe olan zulmü ve kîni, şeytanın ve gūlyabânînin benî Adem'e olan dâimî kînine benzer. Ve şeytanın ve gülyabânînin benî Âdem'e olan dâimî kîni dahi, Yezîd ve Şimir'in âl-i Resûl'e olan kîni ve zulmü gibidir" demek olur. "Gül", sahrâlarda benî Adem'in yolunu şaşırtıp, helâk vâdílerine sevk eden cine derler. "Yezîd", Şam vâlîsi olup, âl-i Resûl'e ihânet ile ma'rûf bir habîstir. Ve "Şimir", Yezîd'in askerlerinden olup, İmâm Hüseyin (r.a.) efendimizin başını kesen bir mel'ûnun adıdır.
2191. Şerîf o zalimin darbesinden harab oldu; o fakîhe dedi: "Biz sudan sıçradık."
Ya'ni, "Biz dereden atladık." Hind nüshalarında ما جستیم از آب yerine با چشم پر آب vaki'dir. Ağlayan gözü ile fakîhe dedi" demek olur.
2192. "Sebât et şimdi; zîrâ yalnız ve nâkıs kaldın. Davul gibi ol, karnın üzerine darbe ye!"
"Şimdi bağcının hücumuna karşı sebât et. Zîrâ arkadaşlarını terk edip yalnız kaldın ve kuvvetin ve yardımcın nâkıs oldu. Artık davul gibi ol da karnının üzerine bağcının sopalarını ye!"
2193. "Eğer şerîf ve layık ve musahib değil isem, ben senin için böyle zalimden aşağı değilim!"
2194. "Muhakkak beni bu garaz sahibine verdin; ahmaklık ettin; senin için kötü ivaz oldu!"
"Beni bu garaz sahibi olan bağcıya terk etmekle ahmaklık ettin. Bağcıdan yiyeceğin dayak, bu ahmaklığının kötü bedeli ve cezasıdır."
2195. Ondan fâriğ oldu, geldi dedi ki: "Ey fakîh, ne fakîhsin? Ey sen her sefihin ayıbısın!"
Bağcı şerîfi döğmekten fâriğ olduktan sonra, fakîhin üzerine gelip dedi ki: "Ey fakîh efendi, sen nasıl fakîhsin? Sen fakîh değil, belki her sefihin ayıbı ve lekesisin!"
2196. "Senin fetvân bu mudur? Ey eli kesilmiş ki gelesin ve "Emir var mıdır?" demeyesin!"
2197. "Böyle rûhsatı Vasît'ta mı okudun; yahût bu mes'ele Muhît'te mi vardır?"
Vasît ve Muhît, fıkıh kitaplarından iki kitabın ismidir.
2198. Dedi: "Hakkın vardır, vur, elin erişti! Bu, dostlardan munkatı' olan kimsenin lâyığıdır!"
Fakih bağcıya dedi: "Ne söylesen hakkın vardır. Elinde kudret hâsıldır; döğebildiğin kadar döğ! Bu dayak, arkadaşlardan ayrılan kimseye lâyık bir cezâdır!"
Ma'lûm olsun ki, bu kıssada cenâb-ı Pîr tarafından mü'minlere ittihad ve ittifak tavsiye buyurulur. Târîhe dikkat olunursa, hükûmât-ı islâmiyyeden her birinin inkırâzına sebeb, aralarındaki nifâk sebeb olmuş ve bu nifâk onların arasına, hiç şübhe yok ki düşmanları tarafından ilkā edilmiştir. Zamânımızda düşmanlar anâsır-ı İslâm arasına aynı nifakı ekmişler ve Arab ve Arnavud ve Kürt unsurları arasına "milliyet" fikr-i fâsidini koyarak, câmia-i İslâmiyyet'i za'fa düşürmüşler ve her birisi siyâsî emellerine nâil olmuşlardır. Ehl-i İslâm bundan ibret almak lâzım gelir.