İçeriğe atla

Deve arayıcı olan o şahsın hikâyesinin fâidesinin şerhi

36. bölüm / 61 · 2395 kelime · ~12 dk okuma

2963. Ey mu'temed, bir deve gaib etmişsin; her bir kimse sana deveden nişân verir!

Ey hulûsuna i'timâd olunan sâlik, sen bu âlem-i süflîde, ezelde meşrebine göre sana tahsîs olunan deveyi gaib etmişsin; onu ararsın ve ehl-i tarîkten sorarsın. Her bir kimse sana deveden bir alâmet ve nişân söyler! Bu deve gāib edip aramak kıssasının zevki idrâk olunmak için bir mukaddime lâzımdır. Ma'lûm olsun ki, hakîkati ilm-i ilâhîde sâbit olan her bir fert için, "nüzûl" ve "urûc"da Cenâb-ı Hak tarafından mevâtının îcâbına göre bir rekîbe, ya'ni bir binek hayvanı tahsis buyurulmuştur. Bu rekîbenin hâl ve şânı her ferdin isti'dâdıyla mütenâsibtir. Bu âlem-i süflîde insana tahsîs olunan rekîbe, bu cism-i unsurîdir. Ve bu bir matıyyedir ki, efrâd-ı beşerden bir kısmı bununla evâmir-i ilâhiyye ve teklîfât-ı şer'iyye sâhalarında dolaşırlar. Ve bir kısmı dahi bununla âlem-i zulümât ve ecsâm sahrâlarını hayran ve sergerdân olarak kat' ederler ve onun hâricine çıkamazlar. Evvelki sınıf, bu fânî olan rekîbelerin yine bu âlem-i süflîde bırakılacağını ve âlem-i hakikata urûc için, kendisine muhtass başka bir rekîbe olduğunu idrâk ederek, bu âlem-i süflîde nazarlarından gāib olan bu rekîbeyi ararlar. Ve ikinci sınıfın böyle gāib bir rekîbeden haberi olmadığından, onlar bu âlem-i süflîye mahsûs olan rekîbeye dört el ile sarılmışlardır. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu kıssada, bu rekîbeye "deve" ta'bîriyle işâret buyururlar. Bu rekâib, cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri tarafından Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Sâlihî'nin ibtidâsında nazmen beyân buyurulmuştur ki, ibtidâsı şudur:

من الآيات آيات الركائب و ذلك للإختلاف في المذاهب

Tercüme ve Îzâh: "Merkûb olan şeylerin âyâtı âyât-ı ilâhiyyedendir; ve bu da mezheblerde ihtilaftan nâşîdir."

Ma'lûmdur ki, “rekîbe", maksûda vusûl için üstüne binilen şeydir. Bu rekîbenin sûreti mezheb ve meşrebe göre değişir. Nitekim Sâlih (a.s.)a muhtass olan rekîbe nâka sûretinde idi ki, bu âlem-i sûrette mücessemen dahi zâhir oldu. Ve Hâtem-i Enbiyâ Efendimize muhtass olan rekîbe, Burâk denilen bir hayvan sûretinde idi mi'râcları onunla vâki' oldu. Velhâsıl, efrâd-ı mü'minînden her birine muhtass olan rekîbe, onun kendi mezheb ve meşrebine ve ilim ve hikmetteki seviyesine muvâfik olan bir sûrettedir ki, âlem-i hakikata onunla mi'râc ederler. Cenâb-ı Hak ba'zı kullarına bu rekîbeyi ya rü'yâda veyâ hâl-i yakazada keşf buyurur. Nitekim sulehâdan bir zât, fakîre şu vak'ayı nakletmiştir: "Abide ve zâhide olan genç haremimi vefâtından sonra âlem-i ma'nâda ata müşâbih bir hayvana binmiş olduğu halde gördüm. Bu hayvanı sordum; cevâben dedi ki: 'Altımdaki hayvan beni makāmıma götürecek vâsıtadır. Ben bununla fezâ-yı bî-nihâye içinde dolaşırım. Müşteri, Zühal Utarid, Zühre gibi yıldızlara bile gideriz.' Yıldızları işitince sordum ki: 'O yıldızlar nasıl bir âlemdir, ma'lûmât var mı?' 'Âlem-i semâvât hakkında sana ma'lûmât veremem, ma'zûrum' dedi." İşte bu kıssada beyân buyurulan deve, bu rekâibden ibârettir. Ey kāri'-i muhterem, bunu anla ve deryâ-yı Mesnevînin sathından umkuna dal!

2964. Sen bilmezsin ki o deve nerededir; fakat bilirsin ki bu nişanlar hatâdır.

Sen o rekîben olan devenin hangi makamda olduğunu bilemezsin. Zîrâ bu rekîbe senin mertebe-i isti'dâdına tâbi'dir. Ve sen mertebenden hicâb içindesin. Kâmil zannettiğin kimselere müracaat edersin. Sana mertebenden nişân verirler; fakat sen kendi hâline bakarsan bu nişânların hatâ olduğunu anlarsın!

2965. Ve o kimse ki deve gāib etmemiştir, o beraberlik cihetinden, o gaib etmiş gibi bir deve arar.

Sülükünde birtakım ihvânın olup, onlar da sana müsâvî görünmek için, taklîd cihetinden deve arar gibi görünür.

2966. Der ki: "Evet, ben de deve gaib etmişim; her kim bulursa onun ücretini getirmişim."

O mürid-i mukallid der ki: "Ben de deve gāib ettim. Herhangi bir mürşid-i kâmil bana haber verirse, ücret olarak kendimi ona bende ederim."

2967. Tâ ki deve de sana ortaklık ede. Deveye tama' için bu oyunu yapar.

Bu taklîdi mertebende ve mertebene aid olan rekîbede sana ortaklık için yapar ve o mertebeye mahsûs olan ilim ve hikmeti anlamak için bu oyunu oynar.

2968. O eğri nişanı doğrudan tanımaz; fakat senin sözün o mukallide asadır.

O mukallid, mürşid-i kâmil ile müddeî-i kâzibin verdiği ilim ve hikmet nişânlarının doğrusu ile eğrisini fark ve temyîz edemez. O ancak senin mürşid-i kâmilden aldığın ilim ve hikmet sözlerine asâ gibi dayanır ve müddeî-i kâzib ile mürşid-i kâmili anlayamaz. Sen "Bu zât mürşid-i kâmildir!" dersen, o dahi "Evet öyle!" der; hükmünde mukalliddir.

2969. Her neyi söylersen, o nişân hatâ idi O, taklîd ile hemân onu söyler.

O mürid-i mukallide sen, "Filân kimsenin sırr-ı vahdete dâir söylediği sözler yanlış idi" dersen, o da sana taklîden, "Evet öyle idi" der ve kendisini sana karşı anlayışlı gösterir.

2970. Sana doğru ve şebîh nişan söyledikleri vakit, imdi yakîn olur, sana onda şek olmaz.

Sana muhakkıklar doğruca ve açıkça veyâ teşbîh ile senin rekîbe-i isti'dâdına münasib sırr-ı vahdetten nişân söyledikleri vakit, o söz, indinde yakîn ve muhakkak olur ve onun hakikat olmasında şek ve şübhen kalmaz. Ya'ni sende ilm-i yakînî hâsıl olur.

2971. O senin hasta olan canının şifâsı olur; yüzünün rengi ve sıhhat ve kuvvetin olur.

Senin rekîbe-i isti'dâdının nişanı olan o doğru söz, senin meçhûliyyet elemi ile hasta olan canının şifâsı olur. Cehil ile kararmış olan canının yüzüne renk ve idrâkine sıhhat ve kuvvet olur.

2972. Gözün aydın ve ayağın koşucu olur; cismin can ve canın seyyal olur.

"Kalbinin gözü parlayıp hakîkati görmeğe başlar ve himmet ayağın tarîk-ı Hak'ta koşucu olur. Gitgide cisminin kesâfeti ve nefsinin sıfatı gidip, ayn-ı rûh-ı latîf ve rûhun dahi cânib-i vahdete akıp gidici olur." Bu beyt-i şerîfte, "tefhîm kable't-teslík" usûlüne işaret buyurulur.

2973. İmdi dersin ki: "Ey emîn, doğru söyledin. Bu nişanlar açık belağ geldi!"

"Belâğ", matlûba îsâl eden şey ma'nâsınadır. İmdi, sende hâsıl olan ilm-i yakîne binâen, sen muhakkak dersin ki: "Ey ma'rifetullâhın emîni, doğru söyledin. Bu senin söylediğin nişanlar apaçık matlûb-i hakîkîye îsâl eden bir şeydir." `[وَمَا عَلَى الرَّسُولَ الَّا الْبَلَاغُ الْمُبِينُ]` (Nûr, 24/54) ya'ni ["Resûle düşen apaçık bir şekilde tebliğdir.") âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.

2974. Onda mevsûk ve açık alâmetler vardır. Bu bir Berât ve Kadr-i necat olur.

Zulmet-i cehl içinde vâki' olan o belâğda, Kur'ân gibi mu'temed ve muhkem ve zâhir nişanlar vardır. Bu nişânların idrâki, cehâlet karanlığından kurtuluşun bir Berât ve Kadir gecesi olur.

2975. Vaktaki bu nişanı verdi, dersin ki: "İleri yürü, âhenk vaktidir, âhenk önünde ol!"

Mürşid-i kâmil sana bu nişânı verdiği vakit, sen dersin ki: "Ey muktedâ, ileri yürü, âheng-i tecellî vaktidir. O tecellî âhenginin önünde gidici ol!"

2976. "Ey doğru söyleyici sana peyrevlik edeyim. Devemden bana koku götürdün, göster ki hani?!"

"Ey doğru söyleyici kâmil, tarîk-ı Hak'ta sen önden git ben de senin arkandan geleyim. Bana rekîbe-i isti' dâdımdan koku verdin; bâri rekîbemin menşe'i olan "rabb-i hâss"ımı ve hakikatimi bana göster ki, hani göreyim! Zîrâ İmâm-ı Şâzelî hazretlerinin buyurdukları gibi, mürşid-i kamil `ها أنت و ربك` ya'ni, "İşte sen, işte Rabbin!" diyen zât-ı şerîftir.

2977. O kimsenin indinde ki, bir deve sahibi değildir, zîrâ o bu devenin arayışında beraberlik içindir.

Ey mürîd-i sâdık, senin aradığın bir devenin sahibi olmadığı halde sana şerîk olan o mürîd-i mukallid, bu deve arayışında sûrette seninle müsâvî olmak için sülûk etmiş ve onda sendeki harâret bulunmamıştır!

2978. Bu doğru nişandan onun yakîni ziyade olmadı; sahîh olarak naka arayanın aksinden gayri.

Kâmilin sırr-ı vahdet hakkındaki bu doğru sözlerinden o mürid-i mukallidin ilm-i yakîni ziyâdeleşmedi. O dâimâ mürid-i sâdıkın rekîbe-i isti'dâdını aramasındaki harâretin aksinden müteessir oldu.

2979. "Onun bu hayhuyu beyhûde değildir!" diye onun ciddiyetlerinden koku götürdü.

O mukallid mürîd, sâdık mürîdin ciddiyetle sülüküne ve harâretine baktı da, "Onun bu hayhuyu ve çarpınması beyhûde değildir, elbette aradığı bir şey olacaktır!" diyerek, rekîbe-i isti'dâdın kokusunu aldı.

2980. Bu devede onun hakkı olmadı, fakat evet, o da deve gāib etmiştir. [2990]

Sâdık müridin rekîbe-i isti'dâdında o mukallid mürîdin hakk-ı iştiraki yoktur. Zîrâ Hak Teâlâ iki mazhara aynı tecellîyi etmemiştir. Velâkin, evet o mukallid mürîdin de ayrı bir devesi ve rekîbe-i isti'dâdı vardır ki, onu bu âlem-i kesâfet içinde gāib etmiştir. Nitekim yukarıda 2963 numaralı beyitte îzâh olundu.

2981. Başkasının devesine tama' onun hicabı olmuştur. O şey ki ondan gaib oldu, onun ferâmûşu olmuştur.

O mürid-i mukallidin, başkasının nâkasına tama' etmesi ve onun mertebe-i isti'dâdını istemesi, onun kendi rekîbe-i isti'dâdına perde ve hicâb olmuş ve kendisinin de başkaca bir devesi olup, bu âlem-i kesâfette onu gāib etmiş olduğunu unutmuştur.

2982. Bu nereye koşarsa o da koşar, tama'dan sahibinin hem-derdi olur.

Mürîd-i sâdık, zikirden ve mücâhededen ve riyâzetten her neyi icrâ eder- se, bu mürîd-i mukallid dahi ona taklîden onun yaptığını yapar. Halbuki mü-rîd-i sâdıkın isti'dâdına münasib olan bu a'mâl, kendisinin isti'dâdına tevâ-fuk edip etmediğini tedkik etmekten âciz bir haldedir. Binâenaleyh musâhibi olduğu mürid-i sâdıkın mertebesine tamaan onun hem-derdi olur, ya'ni onun derdinin ortağı olur. Maatteessüf sâliklerin çoğu da bu haldedir.

2983. Vaktaki bir kazib bir sadık ile gidici oldu, onun yalanı ansızın doğruluk oldu.

Bir sâdık mürîd ile bir mukallid mürîd bir mürşid-i kâmil kapısında berâ-ber gidici oldu ve sülük etti; onun sülükündeki yalanı ve adem-i ciddiyeti ansızın doğruluğa ve ciddiyete inkılâb etti ve taklîdi, hiç intizâr etmediği halde, tahkîke erişiverdi.

2984. O devenin koştuğu o sahrada, o diğeri kendi devesini dahi buldu.

O mürîd-i sâdıkın rekîbe-i isti'dâdının sür'atle koştuğu, o hakikat sahrâ-sında o mürid-i mukallid kendi devesi olan rekîbe-i isti'dâdını da buldu.

2985. Vaktaki onu gördü, kendisininki hâtırına geldi; yârinin ve hasmının develerinden tama'sız oldu.

Vaktâki o mürîd-i mukallid kendisinin rekîbe-i isti'dâdını gördü; kendi mertebesinin zevki hâtırına geldi. Artık dostunun ve karîbinin develerinden tama'ını kesti ve kendi mertebesinin zevkine daldı.

2986. Kendi devesinin orada otladığını gördüğü vakit, o mukallid muhakkik oldu.

Sülükünde mukallid olan mürîd, taklîden yürüdüğü yolun şerâfeti sebebiyle, feyyaz-ı hakîkî olan Hak cânibinden, kendi isti'dâdına münasib bir feyze nâil oldu ve bu taklîdi bu suretle tahkika tebeddül etti.

2987. O lahzada o, devenin talebkârı oldu; onu sahrâda görmedikçe istemedi.

Nâil-i feyz olduğu o lahzada kendi rekîbe-i isti'dâdının talebkârı, onu füyûzât-ı ilâhiyye sahrâsında görmedikçe istemedi.

2988. Ondan sonra yalnız gidiciliğe başladı; gözünü kendi nakası tarafına açtı.

O mürid-i mukallid, bu müşâhededen sonra bilâ-taklîd kendi kendine sülûke başladı ve gözünü kendi rekîbe-i isti'dâdı tarafına açtı ve bu müşâhededen, isti'dâdına münasib mücâhedeye geldi.

2989. O sâdık dedi: "Beni bıraktın. Şimdiye kadar benim hıfzımı tutardın!"

O sâdık mürîd o mukallide dedi ki: "Sülükünde şimdiye kadar benim harekâtımı ve etvârımı gözetir idin, şimdi beni terk ettin!"

2990. Mürid-i mukallid cevaben dedi ki "Şimdiye kadar beyhûdeliğe mensûb olmuşum ve tama' dan dolayı temellukta olmuşum!"

"Şimdiye kadar kendi isti'dâdımdan gafil olup, sana taklîd ve temelluk etmekle boşu boşuna çalışmışım!"

2991. "Bu zaman senin hem-derdin oldum ki, ben talebde cisim ile senden ayrı olmuşum."

"Nâil-i feyz olduğum bu zamanda kendi nâka-i isti'dâdımı aramak derdinde sana müşârik oldum. Zîrâ ben talebde bu rekîbe-i cisim ile senin gayrinim. Binâenaleyh mezhebde ve meşrebde de birbirimizin gayriyiz. Şu halde taklîd boştur."

2992. "Devenin vasfını senden çalmış idim; benim canım kendiminkini gördü, göz doldu."

"Devenin vasf-ı ilmîsini senden çalmış idim; artık benim canım kendimin rekîbe-i isti'dâdını gördü ve gözüm o müşâhede ile meşbû' oldu."

2993. Onu bulmadıkça onun talibi olmadım. Şimdi bakır mağlub ve altın ona galibdir.

"Binâenaleyh o rekîbe-i isti'dâdımı bulmadıkça onun tâlibi olmadım. Evvelki hâlim bakır idi, şimdiki hâlim ise altındır. Ve şimdi bakır mağlûb ve altın gālib olmuştur."

2994. Seyyiâtım bütün tâât-ı şükür oldu. Hezl fânî oldu ve cidd şükrün isbâtı oldu.

"Benim taklîd fenâlıklarım bütün Hakk'a şükretmek tâatlarına mübeddel oldu. Binâenaleyh seyyiâtım olan hezl fânî oldu ve onun yerine ciddiyet Hakk'a şükrümün isbâtı oldu ve nefyim isbâta münkalib oldu." Ya'ni hâl-i ciddiyetim Hakk'a ayn-ı şükürdür. Nitekim tevbe edenler hakkında Hak Teala أُولَئِكَ يُبَدِّلُ اللَّهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتِ (Furkan, 25/70) ya'ni, “Allâh Teâlâ onların fenâlıklarını iyiliklere tebdíl eder" buyurur.

2995. Mâdemki seyyiâtım Hakk'a vesile oldu, binâenaleyh seyyiâtım üzerine hiç dakk urma!

"Dakk", bir kimsenin sözüne i'tirâz etmek ma'nâsınadır. Ya'ni, “Mâdemki seyyiâtım benim Hakk'a vusûlüme vesîle ve sebeb oldu; binâenaleyh ey mürîd-i sâdık, seyyiât-i sâbıkama hiç i'tiraz etme!"

2996. Muhakkak seni senin sıdkın talib etmiş idi. Cidd ve taleb de muhakkak bana bir sıdk açtı.

"Sıdk ve hulûsun seni tâlib-i hakikat etmiş idi. Senin bu cidd ve talebin de bana bir sıdk ve ihlâs kapısı açtı."

2997. Senin sıdkın seni talebe getirdi; benim istemem de beni bir sıdka getirdi.

"Senin sıdkın seni hakîkat talebine getirdi; benim hezl ve taklîd ile istemem de beni bir sıdka getirdi."

2998. "Devlet tohumunu zemîne ekiyordum; eğlence ve işsizlik zannediyordum."

"Sana taklîden sa'y ile devlet ve saâdet tohumunu vücûdumun zemînine ekiyordum ve bunu eğlence ve netîcesiz zannediyordum."

2999. "O bî-kâr olmadı serî bir kazanç oldu. Ekdiğim her bir dâne yüz bitti!"

"Benim o taklîdî amelim tahkîk ile netîcelendiği için, serî bir kazanç oldu; zemîn-i vücuduma ekdiğim her bir dâne-i amel, yüz misli bir fâide ve hâsılat verdi!"

3000. "Hırsız gizli bir ev tarafına gitti; vaktâki içeriye girdi, kendi evi olduğunu gördü."

"Benim hâlim, gizlice bir eve giren ve girdiği vakit kendi evi olduğunu gören bir hırsızın hâline benzedi." Ya'ni tarîk-ı Hakk'a sülükümde refikimin rekîbe-i isti'dâdını elde etmek maksadında idim; vaktâki taklîdim tahkîka tebeddül etti, gördüm ki bu sa'yim kendi rekîbe-i isti'dâdım üzerine vâki' imiş.

3001. Ey soğuk sıcak ol, tâ ki sana harâret erişe! Sertlik ile düzel, tâ ki yumuşaklık erişe!

Ey sıfât-ı nefsâniyye ile müncemid bir hâle gelmiş olan soğuk, hakikat talebinde harâretli ol; tâ ki sana hakikat güneşinin harâreti erişe! Nefsine karşı serinlik ve huşûnet ile davran, tâ ki ruhunun yumuşaklığı ve letâfeti erişe!

3002. O iki deve değildir, o bir devedir. Lafız dar geldi, ma'na çok doludur.

O aranılan deve iki deve değildir, birdir. Zîrâ hakikat-ı vücûd vâhiddir. Ve bu keserât onun niseb ve izâfâtından ibarettir ve bir nümayiş-i hayâlîdir. Bi- nâenaleyh sûrette iki görünen, hakîkatta birdir. Fakat isneyniyyet ve keserât âleminden olan lafza ma'nâ-yı vâhidi sığdırmak mümkin değildir. Zîrâ lafız dar, o ma'nâ-yı vâhid ise geniş ve çok doludur. Nitekim Hakîm-i Senâî hazretleri buyururlar: Beyit: "Söylediğim şeyden rücû' ettim. Zîrâ ki sözde ma'nâ ve maʼnâda da söz yoktur." Bu nazmı işiten bir zât dahi, “Acîb şey! Sözden rücû' ettiğini söylediği halde, yine söz ile meşgüldür!" demiştir.

3003. Dâimâ lafız ma'naya erişmeyicidir. O sebepten Peygamber, "Muhakkak lisân kelîl oldu." buyurdu.

Lafız tamâmiyle ma'nâyı beyân edemez. Bu sebepten dolayı Resûl-i Ekrem efendimiz من عرف الله بصفاته كل لسانه ya'ni "Allâh Teâlâ'yı sıfâtıyla ârif olan kimsenin lisânı sâkit oldu" buyurdu.

3004. Nutuk hesapta üsturlab olur. Felekten ve güneşten ne kadar bilir?

"Üsturlab" (اسطر لاب) ve "usturlab" (اصطلاب) güneşin ve yıldızların irtifâını ölçmek için kullanılan bir âlettir. Ya'ni, "Üsturlâb, felekte ancak güneşin ve yıldızların irtifâını ölçebilir. Onların üzerindeki mahlûkātı ve sair hakîkatlerini gösteremez. Nutuk dahi bu üsturlâb gibidir; hakikat feleğinden ve güneşinden ne kadarını izhâr edebilir?"

3005. Hususiyle bir felek ki, felek ondan bir yapraktır, onun güneşinin güneşi bir zerredir!

"Perre" (پره)nin müteaddid ma'nâları vardır. Burada ot yaprağı ve saman çöpü ma'nâsınadır. Ya'ni, "Üsturlâb gibi olan nutuk, felek-i hakikattan tamâmiyle nasıl beyânâtta bulunabilir? Husûsiyle o felek-i hakikat öyle bir felektir ki, sûrî felek o hakikat feleğinden bir küçük yaprak mesâbesindedir. O sûrî feleğin güneşi, o hakîkat güneşinin bir zerresidir!"