Mezâhib-i muhtelife arasında mütereddid olması ve dışarıya çıkması ve mahall-i halâs bulması
35. bölüm / 61 · 3622 kelime · ~19 dk okuma
2914. Öyle ki, her bir kimse ma'rifet cihetinden, gayba mensub olan mevsûfa sıfat yapa.
Öyle ma'lûm olsun ki, her bir mezheb erbâbı ma'rifet-i Hak cihetinden, nazarlarından gäib olan mevsûflarını tavsîf ederler. Mezâhib-i bâtıle erbâbı çoktur. Fakat cenâb-ı Pîr atîdeki beyitlerde, Hak ile bâtıl yekdiğerine memzûc olan dört sınıfın zikri ile iktifâ buyurmuşlardır. Bunlardan birincisi, vücûd-1 Hakk'ı kabûl eden feylesofların mezhebidir. Onların mezheblerinin tafsili uzundur. Hülâsası budur ki: "Hak Teâlâ mûcib bizzâttır ve eşyâ O'nun levâzım-ı zâtiyyesindendir ve silsile-i illet zât-ı Hak'tır. Bunun için O "illet-i ûlâ"dır derler. İkincisi bâhisînden ya'-nî ehl-i İ'tizâl'den olan mütekellimîn tâifesi olup, onlara i'tirâz ederek derler ki: "Sizin bu ta'rîfinize göre vücûd-ı ilâhî mukayyed olmak lâzım gelir. Halbuki o vücûd mutlaktır. Ve kezâ mürîd ve muhtâr olmamak îcâb eder. Halbuki Hak dilediğini işler ve dilediği şeye hükmeder. Ve O'nun irâdesi, zât üzerine zâid olan sıfat değil, O'nun zâtının ay- nıdır." Üçüncüsü, bâhisînin Ehl-i Sünnetten olan mütekellimîn kısmı olup, bunlar da hem feylesoflara ve hem de ehl-i İ'tizâl'den olan mütekellimlere i'tirâzen derler ki: "Hakîkat ne senin dediğin ve ne de senin dediğin gibidir. Belki Hak, zât üzerine zâid olan ve ilim ve kudrete mugāyir bulunan irâdesi ile müriddir." Ve dördüncü tâife dahi, hepsine i'tiraz edip: "Bu kadar dedikoduya lüzûm yoktur. İlim ve ma'rifet sermâye-i gurûrdur. Maksûd olan, nefsin riyâzât ve mücâhedât ile terbiye ve tezkiyesidir" derler ve ma'rifetten bîbehre olarak riyâzet-keş olurlur ve riyâkârâne can çekişirler.
2915. Felsefî başka nevi'den şerh edip, bâhisî de onun sözünü cerh etti.
Yukarıda îzâh edildiği üzere, “bâhisî"den murâd, ehl-i İ'tizâl'den olan mütekellimîn sınıfıdır.
2916. Ve o diğeri her ikisine ta'ne vurur; ve o diğeri riyâ cihetinden can çekişir.
Birinci mısrâ' Ehl-i Sünnet'ten olan mütekellimîn sınıfına; ve ikinci mısrâ' bila-ma'rifet riyâzet-keş olanlara işarettir.
2917. Bunu hakikat bil, bunun hepsi hakikat değildirler. Bu cemaat külliyen dalâlette de değildirler!
Ey tâlib-i hakikat, bunu da hakikat bil ki, bu zikrettiğimiz tâifenin mezhebleri tamâmiyle doğru değildir. Ve bu tâifeler kâmilen dalâlette de değildirler. Bunların mezheblerinin hangi noktalarda hakka isabet etmiş ve hangi noktalarda haktan uzaklaşmış olduklarını burada tedkîk ve münakaşa etmek uzundur. Hak olan hakāyık ve maârif, bu Mesnevî-i Şerifin her tarafında mebzûlen beyân buyurulmuştur.
2918. Zîra bir batıl haksız zâil gelmez. Ahmak kalpı altın kokusuyla satın aldı!
Bu mezâhibe hak ile bâtılın karışmasındaki hikmet budur ki, bir bâtıl ancak hak ile memzûc olursa revaç bulur. Zîrâ birtakım kimseler hak cihetini görüp aldanırlar ve hepsini de haktır diye kabûl ederler. Nitekim ahmak olan kimseler, kalp olan altını, onun üzerinde altın adı ve kokusu olduğu için mübâdele ederler.
2919. Eğer cihanda nakd-i râyic olmasa idi, kalpları harc etmek ne vakit mümkin olurdu?
Cihanda hâlis geçer akçe olmasa idi, kalp paraları harc etmek mümkin olmazdı. Kalp paralar ancak sağ paralara karışmış olduğu halde sürülür.
2920. Doğru olmadıkça ne vakit yalan olur? O yalan, parlaklığı doğrudan alır.
Doğrunun vücûdu olmasa, yalan revaç bulur mu idi? O yalan revâcı ve parlaklığı, doğrunun vücûdundan ve isminden alır.
2921. Eğriyi doğru ümîdi üzere satın alırlar. Zehir bir şekerin içine gider, ondan sonra yerler!
Eğriyi, doğrudur ümîdi ve kanâati ile kabûl ederler. Nitekim, acı ve zehir gibi olan bir ilacı, şeker karıştırdıktan sonra yerler ve içerler.
2922. Eğer ta'mı sevimli buğday olmasa, arpa satıcı buğday göstericiliği ne götürür?
Ta'mı ve lezzeti sevimli ve hoş olan buğdayın vücûdu olmasa idi, arpa satıcı, o arpayı buğday göstericilik hîlesiyle sürmeğe çalışabilir mi idi?
2923. Binaenaleyh deme ki, "Bu cümle sözler batıldırlar!" Bâtıllar hak kokusu üzerinde gönül tuzağıdırlar.
Ya'ni, ey tâlib-i hakîkat, bu îzâhâta nazaran, "Bu mezâhibin hepsinin sözleri bâtıldır" deme! Zîrâ feylesofların ve mütekellimin sınıfının ve riyâzet-keşlerin sözleri büsbütün bâtıl değildir ve kâmilen doğru da değildir. Bu Hak ile bâtıl ulûm-ı enbiyâ mihekkine vurularak ehl-i hakikat tarafından tefrik edilmiştir. İşte buna vâkıf olmayanlar ilm-i tasavvufu okudukları vakit, birtakım esâsâtın muhtelif mezâhib-i turukdan iktibâs olunduğu zannına düşmüşlerdir. Bu zan doğru değildir. Bu mezâhibe efkâr-ı bâtıle karışmış olmasındaki hikmet budur ki, âlemde hak ve bâtıl mevcûddur ve enzâr-ı nâsta umumiyyetle hak makbûl ve bâtıl mezmûmdur. Bununla beraber her iki şıkkın dahi ehli vardır. Ehl-i hak, hakka mahzâ hak olduğu için yapıştığı gibi, ehl-i bâtıl dahi bâtıla haktır diye yapışır. Binâenaleyh bâtıllar hak kokusu ve ümîdi üzerinde bir tuzak olup, gönülleri avlar.
2924. İmdi deme ki "Hep hayaldir ve dalâldir!" Alemde hayal hakikatsiz değildir.
"Bu mezâhib-i muhtelife erbâbının sözlerinin her hayâldir ve dalâldir deme. Zîrâ âlemde hayâl hakikatsiz değildir." Ya'ni, mademki iki âlem-i kevnde hayâlin ve hakîkatin vücûdu sâbittir, elbette onların dahi ilm-i ilâhîde birer hakikatları ve ayn-ı sâbiteleri vardır. Zîrâ bunlar da mezâhir-i ilâhiyyedendir. Nitekim Ebû Medyen-i Mağribî hazretleri buyururlar. Beyit:
لا تنكر الباطل في طوره فإنه من بعض ظهوراته
"Bâtılı kendi tavrında inkâr etme. Zîrâ o da Hakk'ın zuhûrâtının ba'zısıdır."
Ve kezâ bu ma'nâ Mevlânâ Câmî hazretlerinin şu rubâîsinde de böyle beyân buyurulmuştur. Rubâî:
"Mâdemki Hakk'ın zuhûratından ba'zısı bâtıl olarak geldi, o halde bâtılı inkâr eden kimse câhilden başka bir şey değildir. Her kim vücûdun küllünde Hakk'ın gayrini görürse, hakikatü'l-hakäyıktan gäfil olur."
Cenâb-ı Pîr bu beyitlerde ehl-i hakikat olan sûfilerin mezhebini beyân buyurmuşlardır.
2925. Hak, gecelerde gizli Kadir Gecesi'dir, ta ki can her bir geceyi imtihan ede.
Bâtıllar arasında hak, bir senenin geceleri arasında gizlenmiş olan Kadir Gecesi gibidir. Bu gecenin sâir geceler arasında gizlenmesinin sebebi, canlar tarafından her bir gece tecrübe olunmak, ya'ni her bir gece ibâdât ve tâât ile ihyâ olunmak içindir. Ve kezâ bunun gibi Hak Teâlâ mü'minin canı her dîni tecrübe ve tedkik edip noksânını anlayarak dîn-i hakka teşebbüs etmek için, dîn-i hakkı edyân-ı bâtıle arasında gizledi.
2926. Ey delikanlı, bütün geceler Kadir değildir; bütün geceler ondan hâli değildir!
Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî bu beytin şerhinde şöyle buyurur: "Ma'lûm olsun ki, Kadir Gecesi avâmın zannettiği gibi ramazanın yirmi yedinci gecesi veya onun gayri olarak muayyen bir gece değildir. Belki sene-i kâmilenin her gecesi Kadir Gecesi'dir. Vechi budur ki: Meselâ her hangi bir kimse gecelerden bir gecede kendi kemâline erişir ve Hz. Hakk'ın müşâhedesiyle müşerref olur ve melâikenin ve ervâhın nüzülünü muayene eder ve âlemi, zât-ı mukaddesenin envârıyla münevver bulur. İşte o gece onun hakkında Kadir Gecesi'dir. Ve başkaları ondan gāfildir ve bu gece onlar hakkında Kadir Gecesi değildir. Ve diğer gecelerin hâli de böyledir. Binâenaleyh ramazanın yirmi yedinci gecesi bu şerefe nâil olan kimse, ancak o geceyi Kadir Gecesi zannetmiştir. Ve bir kimse ki onun gayrinde bulur, ancak onu Kadir Gecesi zu'm etti Böyle olunca, hiçbir gece Kadir Gecesi'nden hâlî olmaz; ve bütün geceler dahi Kadir Gecesi değildir."
2927. Delk-pûşlar arasında bir fakîri imtihan et ve o kimse ki haktır, onu tut!
"Delk-pûş", eski püskü libâs giyen demektir. "Eski püskü libâs arasında gördüğün her bir fakîri ve dervişi ehl-i Hak zannetme! Bu kıyafette bir dervişi gördüğün vakit, tecrübe et ve ahvâlini tedkîk et! Bunların arasında ehl-i Hak gördüğünü mu'teber tut ve ona hürmetle hüccetini ihtiyâr et!"
2928. Kiyaset ve temyîz sahibi mü'min nerede ki, tâ mef'ülcükleri fetadan açık bilsin!
“Hîz” mef’ûl, (ك) edât-ı tasgîr, “ân” edât-ı cem’dir. “Hîzekân” mef’ûlcükler demek olur. “Fetâ”, ehl-i fütüvvet demektir. Bu beyt-i şerîfte, المؤمن كيس مميز ya’ni, “Mü’min kiyâset meyyüz sahibidir” hadîs-i şerîfine işâret buyurulur. Ya’ni, “Kiyâset meyyüz sahibi olan mü’min nerededir ki, tarîkatta şeytanın mef’ûlcüklerini Ayıp, ehl-i fütüvvet olan tarîk kahramanlarından açıkça bilsin!” Hind nüshalarında ikinci mısra باز داند پادشا را از گدا ya’ni, “Pâdişâhı dilenciden açık bilsin” sûretindedir.
2929. Eğer cihanda ma'yûbât olmasa, tâcirler hep ahmak olurlar.
Cihanda kötü mallar olmasa, iyi ve kötü malı tanıyan tâcirlere lüzûm kalmaz ve maldan anlamayan ahmak ve sâdedil kimseler dahi ticârete ehil olurdu. Çünkü mallarda ma'yûbât yoktur ki, çürüğünü ve sağlamını ayırmağa hâcet kalsın.
2930. Binâenaleyh metâ' tanıyıcılık pek kolay olurdu. Çünkü bir ayıp yoktur. [2940] Ehil ve nâehil nedir?
Bir kimse hangi malı alsa hepsi kusûrsuz olacağı için, metâ' tanımak pek kolay olurdu. Ve ayıp ve kusûr olmayınca, tâcirleri ehil ve nâehil sınıflarına ayırmanın ma'nâsı kalmazdı.
2931. Ve eğer hep ayıp olsa, ilmin fâidesi yoktur. Çünkü hepsi çöptür, burada ûd yoktur.
Ve eğer aksine olarak mallar hep kusurlu ve ayıplı olsa, iyiyi ve kötüyü temyîze âlet olan ilmin fâidesi olmazdı Zîrâ hepsi âdî çöp ve ağaç mesâbesindedir. Aralarında öd ağacı gibi mu'teber olanı yoktur.
2932. O kimse ki, "Hep Hak'tırlar" derse, bir ahmaktır. Ve o kimse ki, "Hep bâtıl" derse, o da şakîdir.
Her kim derse ki, "Âlem cemî'-i vücûh ile Hak'tır", hamâkat olur. Ve o celiyât-ı vücûdu idrâk edememiştir. Zîrâ âlemin vücûdu, vücûd-ı izâfî, vücûd-ı mahz ile adem-i mahz arasında vâki'dir. Bir yüzü bâtıl-ı hakîkî olan "adem"e olduğu için, bâtıl-ı izâfi de derler. Ve bir yü- zü vücûd-ı hakîkîye nâzır olduğu için, vücûd-ı izâfî derler. Binâenaleyh o "mevhûm-ı mahz"dır. Hakikatte vücûd-ı müstakilli yoktur. Binâenaleyh bu mevhûm-ı mahza her vecih ile Hak demek hamâkat olur. Ve her vecih ile Hakk'ın gayri diyen kimse, iki vücûd-ı müstakil isbât etmiş olacağı için müş- rik olur. Ve şirk ise ayn-ı şekāvettir.
2933. Enbiya tacirleri fâide ettiler, renk ve bû tacirleri kûr u kebuddur.
"Enbiyâ tâcirleri"nden murâd, ulûm-ı enbiyânın vârisleri olan evliyâ ve sulehâdır. "Renk ve koku tâcirleri"nden murâd, ömürlerini metâ'-ı dünyâ is- tihsâline vakf eden ehl-i gaflettir. Ya'ni, "Ulûm-ı enbiyâyı alıp satanlar, ha- yât-ı bâkiye için kâr ettiler ve saâdet-i ebediyyeye nâil oldular. Mal ve câh kazanmak için sa'y edenler, bu hayât-ı bâkiyede müflis kaldılar." "Kûr u ke- bûd" burada müflis ve kârsız kalmaktan kinâyedir.
2934. Mal gözde mâr görünür; her iki gözünü iyi sil!
Bâtın gözünde mâl-i dünyâ yılan görünür. Kalbinin iki gözünü mücâhede ve riyâzât ve tâât ile iyice sil ve âlem-i bâtında mâl-i dünyanın misâli yılan olduğunu gör. Nitekim hadîs-i şerîfte, المال حية و الجاه أضر منها ya'ni, "Mal yılandır e câh ondan daha zararlıdır" buyurulmuştur.
Ma'lûm olsun ki, mâl-i dünyâ, nâsın çoğunu sefâhete meyl ettirip, baştan çıkardığı için, sûret-i bâtınîsi yılan olur. Meşrû' cihete sarf edilen ve Hak yo- lunda infâk edilen malın sûret-i bâtınîsi yılan değildir. Nitekim hadîs-i şerîfte, نعم المال للرجل الصالح "Mal, salih kimse için ne güzeldir!” buyurulur. Ve diğer bir hadis-i şerifte خير المال ما أنفق في سبيل الله "Malın hayırlısı Allâh yolunda infâk olu- nandır" buyurulmuştur.
2935. Bu satışın ve kârın gibtasına bakma; Fir'avn'ın ve Semûd'un ziyanı- na bak!
Metâ'-ı dünyanın alış verişine ve kârına ve refâh-ı sûrîsine nazar-ı gıbta ile bakma; belki servet-i dünyâ yüzünden nefisleri azan Fir'avn'ın ve Semûd kavminin âkıbette uğradıkları zarar ve ziyâna bak!
2936. Bu feleğe mükerrer nazar et. Zîrâ ki Hak, "Basarı ba'dehû irca' et." buyurdu!
Bu beyt-i şerîfte, sûre-i Mülk'te vaki الَّذِي خَلَقَ سبع سموات طباقًا ما ترى في خلق الرحمن مِن تَفَاوُت فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرَى مِن فُطُورَ ثُمَّ ارْجِعِ الْبَصَرَ كَرَّتَيْنِ يَنْقَلِبُ إِلَيْكَ الْبَصَرُ خَاسِئًا وَهُوَ حَسِيرٌ (Mülk, 67/3-4) ya'ni, “O Állâh Teâlâ ki, yedi göğü tabaka tabaka yarattı. Sen onun halkında tefâvüt ve halel göremezsin. İmdi basarını ircâ' et; basarın yorulmuş olduğu halde yine sana geri döner!" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Cenâb-ı Pîr efendimiz herhangi bir şeyi tedkîk edip, künhüne vâkıf olarak ibret almak için tekrar tekrar bakmak lâzım olduğuna delil olmak üzere bu âyet-i kerîmeyi âtîdeki bahse bir tavtie olmak için beyân buyurmuşlardır.
Her bir şeyin imtihanı, onda olan hayır ve şer zâhir olmak içindir
2937. Bu nûr tavanından bir nazar ile kāni' olma; def'alar ile bak, gör ki yarıklar var mıdır?
“Bu nûr ve ziyâ tavanı olan göğe bir kere bakmağa kanâat etme, birçok def'alar tekrar tekrar kemâl-i dikkatle bak, bir tarafında yarıklar ve noksanlar görebilir misin?"
Bu âyet-i kerîme sarîh bir sûrette biz ehl-i İslâm'ı rasadâta da'vetten ibâret iken, maatteessüf ihmal ettik. Bu da'vete ehl-i garb icâbet etti ve akıllara hayret veren seyyârelerin vaz'iyyetlerini ve sâir manzûme-i şemsiyyeleri ve kuyruklu yıldızların harekâtını mümkin olduğu kadar tesbît ettiler. Ya'ni, Hâtem-i enbiyâ (aleyhi' s-salâtü ve's-selâm) Efendimizin ümmet-i icâbeti olan ehl-i İslâm bu tavsiye-i Kur'ân'ı ihmal etti ve ümmet-i da'veti olan ehl-i garb, kavlen inkâr ve isti'dâden ve fiilen kabûl etti.
2938. Mâdemki sana dedi ki: "Ayıp arayıcı adam gibi bu latîf tavana defeât ile bak!"
Hak Teâlâ hazretleri mâdemki sana, "Kusûr ve ayıp arayan bir adam gibi, bu latîf olan gökyüzüne tekrar tekrar bak ve tedkîk et!" buyurdu.
2939. Binâenaleyh bilirsin ki, beğenmek hususunda, kesif olan arza ne kadar bakış ve temyiz lâzımdır!
Hak Teâlâ hazretleri, tahsîn-i halkı için, senin vücudundan pek uzak olan semâvâtı tekrar tekrar tedkîke da'vet buyurmasına nazar et de, içinde yaşadığın bu kesîf arzın tarz-ı halkındaki güzellikleri tahsîn ve takdîr için, ne kadar bakış ve temyîz lâzım olduğunu bil ve idrâk et!
2940. Safı tortudan süzmekliğimiz için, bizim aklımıza ne kadar zahmet götürmek lazımdır!
Sâf olan ma'nâyı ve hikem ve esrârı, kesif olan sûretlerden idrak edebilmemiz için, aklımızı pek çok yormak ve zihnimizi meşgül etmek lazımdır. Zîrâ her kesif olan sûret, ma'nâsı için vaz' edilmiştir.
2941. Kışın ve sonbaharın tecrübeleri, yazın harâreti, can gibi bahar!
2942. Rüzgârlar, bulutlar, şimşekler, avârız tepelerini zâhire getirmek içindir.
Kışın ve sonbaharın arzın isti'dâdını denemesi ve tecrübe etmesi ve yaz mevsiminin harâreti, rûh gibi latîf olan bahâr, rüzgârların esmesi ve bulutların toplanıp yağmurlar getirmesi ve şimşekler çakması hep arzda gizli olan avârız ve hâdisâtın baş çıkarmaları ve âlem-i zuhûra gelmeleri içindir.
2943. Toprak renkli zemîn cebinde la'l ve taş, her ne varsa dışarıya çıkarmak içindir.
2944. Bu câmid toprak Hakk'ın hazînesinden ve kerem deryasından her neyi çalmış ise,
"Dejem", câmid, tutuk, gamlı, mahmûr ve düşünceli ma'nâlarınadır. Burada, câmid ve donuk ma'nâsı münasibdir. Bu beyit, yukarıki beyitle beraber bir cümle teşkil eder ve daha evvelki beytin dahi te'kîdidir. Ya'ni, “Mevâsim, rüzgârlar, bulutlar ve şimşekler, toprak renkli zemîn ve donuk toprak, Hakk'ın hazînesinden ve kerem deryâsından her ne çalmış ise ve cebinde kıymetli ve kıymetsiz her ne varsa meydana çıkarmak içindir."
2945. Takdîr polisi ona der ki: "Doğru söyle, götürdüğün şeyi mû-be-mû açık şerh ver!"
Polis mesâbesinde olan takdîr-i ilâhî o câmid ve sâkit olan arza der ki: "Doğru söyle, ilm-i ilâhî hazînesinden alıp götürdüğün şeyi inceden inceye açıkça şerh ve beyân et!"
2946. Hırsız, ya'ni toprak der ki: "Hiç, hiç!" Polis onu tazyîke çeker.
Kenz-i mahfiden rengarenk şeyler çalıp cebinde saklayan toprak lisân-ı hâl ile: "Hiç, hiç! Bir şey çalmadım!" der. Onun isti'dâdını izhâra me'mûr olan tecellî-i Hak polisi, o toprağı türlü türlü tazyîkler altına çeker.
2947. Polis ona gâh şeker gibi mülayim söyler, gâh asar, beter olan her şeyi yapar.
O tecellî-i Hak polisi toprağa, gâh mevsim-i bahâr sûretinde zâhir olup şeker gibi mülayim söyler, gâh rüzgârlar ile havalara kaldırıp asar, gâh yağmurlarıyla kamçılar, gâh kar fırtınaları çıkarıp kar ve buz yığınları altında ezer. Velhâsıl, birbirinden beter kahırlar yapar.
2948. Havf ve recâ ateşinden o gizliler, kahır ve lütuf ortasında zahir olmak içindir.
Hâsılât-ı arzıyyenin bir âfet neticesinde telef olması "havf"i olduğu gibi, hiçbir âfete ma'rûz kalmayarak kemâliyle zuhûr etmesi “recâ”sı ve ümîdi de vardır. Binâenaleyh tecellî-i Hak polisi, bütün bu muameleleri, arzın meknûzâtı kahır ve lütuf ortasında zahir olmak için yapar.
2949. O bahar şahne-i kibriyanın lütfudur ve o sonbahar Huda'nın tehdîd ve tahvifidir.
O mevsim-i bahâr, arzın letâfeti zâhir olduğu bir mevsim olduğundan, Hakk'ın lütfu ile tecellîsidir. Ve tecellî-i Hak polisinin mülayimâne söylemesidir. Sonbahar ise, letâfet-i arziyyenin sönmeğe yüz tuttuğu bir mevsim olmakla, Hakk'ın tehdîd ve tahvîf ile tecellîsidir.
2950. Ve o kış, ma'nevî çarmıhtır, ta ki ey gizli hırsız zahir olasın! [2960]
"Kış mevsimi ise, ey gizli hırsız, hırsızlıktaki mahâret ve mâhiyetini meydana koy diye tecellî-i Hak polisi tarafından arzın ma'nen çarmıha gerilmesidir."
Cenâb-ı Pîr efendimiz buraya kadar olan beyitlerde Hakk'ın âfâka olan tecelliyâtındaki hikmetleri beyân ve bundan sonra da enfüsî olan tecelliyâtı îzâha şürû' buyurmuşlardır. Senenin dört mevsiminde, sâliklerin kendi nefisleri için alacakları ibretler, cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Ibn Arabî hazretlerinin et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye nâmındaki kitabının 16. bâbında îzâh buyurulmuş ve fakîr tarafından bu kitaba yazılmış olan şerhte tafsilât-ı kâfiye verilmiştir. O tafsilâtın burada zikri uzun olur.
Binâenaleyh, mücahid için bir zaman gönül "basť"ı; bir zaman kabz ve erd ve gışş ve gill olur.
Dast" ve "kabz", mücâhede sahibi olan sâlikde sıfât-ı kalbiyyeden birer sıfattır. Sıfat-ı bastın galebesinde ferah ve sürür ve sıfat-ı kabzın galebesinde sıkıntı ve ıztırâb hâsıl olur. Bu iki sıfat-ı kalbiyye, sıfât-ı nefsâniyyeden olan "havf ve "recâ" mukābilidir. Havf ve recânın sebebi ma'lumdur. Zîrâ sâlik, indinde ma'lûm olan bir emr-i mekrûhtan korkar; veyâhud ma'lûm olan bir emr-i mergûba nâiliyyeti ümîd eder. Kabz ve bast ise, vârid-i gaybden ibâret olup, sebebi sâlik indinde meçhûl olur. Sâlik havf ve recâ makâmından, ya'ni makâm-ı nefsten makâm-ı kalbe terakkî etmedikçe kabz ve bastın ne oldu-ğunu bilemez. “Gışş” burada taalluk-ı hâtır vaktinde teşvîş ve hayret ma'nâ-sınadır. Ve “gıll”, küdûret ma'nâsınadır. Ya'ni, âfâkta Hakk'ın tecelliyât-ı lütfiyyesi ve kahriyyesi olduğu gibi enfüste de vardır ve bi'l-münâvebe kalbe gelir ve gider.
2952. Zîrâ ki bu su ve çamur ki, bizim bedenlerimizdir, canların ziyâsının münkirî ve hırsızıdır.
Bu unsurî ve kesîf olan cisimlerimiz, bizim latîf olan rûhlarımızın ziyâsının münkiridir. Ya'ni, rûhlarımızın zuhûr-ı âsârına mâni'dir. Ve onun füyûzâtını çalıp, bu âlem-i süflîde kendi huzûzâtında kullanır.
2953. Hak Teâlâ sıcağı ve soğuğu ve hastalığı ve ağrıyı, ey arslan adam, bizim cismimize koyar!
2954. Korku ve açlık ve malların ve bedenin noksanı, hep can nakdi zâhir olmak içindir.
Hak Teâlâ, bâtını can ve zâhiri sabun köpüğü gibi bir hayâl olan bizim cismimiz üzerine sıcağı ve soğuğu ve hastalığı ve ağrıyı koymuştur. Gerek bunlar ve gerek korku ve açlık gibi ahvâl ve muhtelif âfetlerin te'sîriyle malların eksilmesi ve hastalık ve fenâlık sebebiyle bu cismin günden güne zayıflaması, hep can nakdinin kuvveti zâhir olmak ve sûretlerin bir hayâl-i zâil olup, kendi bâtınları olan ma'nâlarının asılları olan Hakk'a rücû' etmesi içindir. Nitekîm âyet-i kerîmede buyurulur. `وَلَنَبْلُوَنَّكُم بِشَيْءٍ مِّنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِّنَ الْأَمْوَالِ وَالْأَنفُسِ وَالثَّمَرَاتِ وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ الَّذِينَ إِذَا أَصَابَتْهُم مُّصِيبَةٌ قَالُوا إِنَّا لِلَّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ` (Bakara, 2/155-156). Ya'ni, “Biz sizi korku ve açlık ve mallardan ve nefisten ve semerâttan eksilme cihetinden bir şeyle imtihan ve tecrübe ederiz. Ve sabredenlere müjde ver ki, onlara bir musîbet isâbet ettiği vakit, ‘Biz Allâh içiniz ve biz O'na rücû' edicileriz.’ derler!” Burada bir suâl vârid olur. “Hak Teâlâ kullarından kimin sâbir olduğunu bilmez mi ki, bu sûretle imtihan buyuruyor?” Ma'lûm olsun ki ilm-i ilâhîde iki i'tibâr vardır. Birisi "mertebe-i vahdet"te ve "taayyün-i evvel"de Zât-ı Ulûhiyyetin cemî-i sıfât ve esmâsına mücmelen il-midir. Bu ilim kendi zâtına olan ilimden ibaret olduğundan, bu mertebede ilim, âlim, ma'lûm arasında aslâ temeyyüz yoktur. Hepsi şey'-i vâhiddir. Ve bu ilim, ma'lûma tâbi' olan nevi'den değildır. Zîrâ Zât ile beraber kadîmdir. İkincisi, "mertebe-i vâhidiyyet"e ve "taayyün-i sânî'ye tenezzülünden sonra kendinde mündemiç olan bilcümle sıfatının ve esmâsının sûretleri yekdiğerinden müte-meyyiz olarak ilm-i ilâhîde peyda olduklarından, her birinin iktizâ-yı zâtīleri olan kābiliyyet ve isti'dâdâtı ne ise inkişaf eder. Ve bu kābiliyyet ve isti'dâdât ba'de'l-inkişaf, Hakk'ın tafsîlen ma'lûmu olurlar. İşte Hakk'ın bunlara taalluk eden ilmi, onların ma'lûmiyyetlerinden sonra olduğundan, "ilim ma'lûma tâ-bi'dir" denildiği vakit, ilm-i sıfatî ve esmâî anlaşılmalıdır. İlmin ma'lûma tâbi-iyyeti hakkındaki delîl-i Kur'ânî وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنْكُمْ وَالصَّابِرِينَ (Muham-med, 47/31) ya'ni, “Biz sizi imtihan ederiz; tâ ki sizden mücâhid ve sâbir olan-ları bilelim!" âyet-i kerîmesidir. Hakk'ın, "Tâ ki biz bilelim!" kavli asla te'vîl edilemez. Bunu ancak mütekellimîn gibi tenzîh-i vehmî sâhipleri te'vîl ederler.
2955. Bu vaîd ve va'dler koparılmıştır; bu iyi ve kötü için ki, karışmştır.
Bu âlem-i sûrette iyi ve kötü birbirine karışmış olduğu için, Hakk'ın ni'metler ile va'dleri ve azâblar ile vaîdleri koparılmış, ya'ni vâki' olmuştur.
2956. Mâdemki hakkı ve bâtılı karıştırdılar, nakdi ve kalpı çeremdâna döktüler.
“Çeremdân”, deriden mâ'mûl kese ma'nâsınadır. Hind nüshalarında böy-ledir. Ankaravî nüshasında “haramdân”dır ve haram yeri ma'nâsı verilmiş-tir. Her ikisinden de murâd, vücûd-ı beşerdir. Ya'ni, “Mâdemki Hakk'ın mer-tebe-i ahadiyyetinde hakîkatları birbirinden temeyyüz etmiş olan hakkı ve bâtılı ve saîdi ve şakîyi bu âlem-i sûrette birbirine karıştırdılar ve âlem-i kev-ne hepsini ale's-seviyye insan sûretinde gönderdiler ve nakd-i hâlis olan hakkı ve kalp akçe mesâbesinde olan bâtılı deriden ma'mûl bir keseye müşâ-bih olan sûret-i beşeriyye içine döktüler.”
2957. İmdi ona hakāyıkta imtihanlar görmüş bir güzîde mihekk lazımdır.
deki zamir-i gâib, yukarıdaki ... پس مجاهدرا beytinde beyan buyurulan mücâhide râci'dir."Mihekk"ten murâd, mürşid-i kâmildir. Ya'ni, "Tarîk-ı Hak'ta mücâhid olan kimseye, hakāyık-ı ilâhiyyede çok tecrübeler görmüş olan bir müntehab insân-ı kâmil lâzımdır.
2958. Tâ ki bu tezvîrleri fârûk ola; tâ ki bu tedbirlerin düsturu ola!"
"Tezvîr" lügatta, yalan söze güzellik verip, gerçek yerine geçirmek demektir. "Düstûr", burada dâl'in zammı ile, sözüne i'timâd olunan kimsedir. Ya'ni, "O mihekk olan mürşid-i kâmil, hakāyık-ı ilâhiyyede görmüş olduğu çok tecrübeler sebebiyle, tezvîrleri ve bâtılları ayırıcı ola ve hak ve bâtılı ayırmak husûsundaki tedbirlerinde sözüne i'timâd oluna."
2959. Ey Mûsa'nın anası, ona süt ver; ve onu suya bırak ve beladan endîşe etme!
"Ey mürşid-i kâmil, Mûsâ meşrebinde olan o mücâhid mürîdine ilim ve hikmet sütünü ver ve onu ilim ve ma'rifet denizine at ve boğulur diye korkma!" Bu beyt-i şerîfin cenâb-ı Pîr tarafından nefs-i nefislerine hitâb olduğu mahsüstür.
2960. Her kim "elest" gününde o sütü içti, Mûsa gibi sütü temyîz etti!
[2970] "Her kim "Elestű bi-rabbiküm" (A'râf, 7/172) hitâbına muhâtab olan âlem-i ervâhta kendi imâmı olan bir "rûh-ı küllî"den ilim ve hikmet sütünü içti ise, bu âlem-i kesâfet olan dünyâda dahi Mûsâ (a.s.)ın, vâlidesinin sütünü tanıyıp başkalarının sütünü içmediği gibi, ezelde mensûb olduğu "insân-ı kâmil"in meşrebine muvâfık olan ilim ve hikmet sütünü temyîz etti ve ancak onun sütünü içti ve başkalarından yüz çevirdi."
Bu iki beyitte ve atîdeki beyitte, وَأَوْحَيْنَا إِلَى أُمِّ مُوسَى أَنْ أَرْضِعِيهِ فَإِذَا خِفْت عليه فألقيه في اليم وَلاَ تَخَافِي وَلَا تَحْزَنِي إِنَّا رَادُوهُ إِلَيْكَ (Kasas, 28/7) ya'ni "Onu emzirmekliği biz Mûsâ'nın validesine vahyettik. İmdi onun üzerine korkarsan, onu deryâya bırak ve korkma ve mahzûn olma. Biz onu sana reddederiz!" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ve Hz. Mûsâ ve Fir'avn vak'ası tefsîrlerde mufassal ol- duğundan, burada zikrine hâcet yoktur. Cenâb-ı Pîr, mürîd-i mücâhidi cenâb-ı Mûsâ'ya; ve mürşid-i kâmili Hz. Mûsâ'nın validesine; ve nefsi Fir'avn'a; ve ilim ve hikmeti süte; ve riyâzet ve mücâhedâtı, boğulmak korkusu olan deryâya teşbîh buyurmuşlardır.
2961. Eğer sen çocuğunun temyîzi üzerine harîs isen, ey Mûsa'nın anası bu zamanda onu emzir!
Ey mürşid-i kâmil, eğer sen ezelde rûhu sana tâbi' olan sâlikinin terbiyesine harîs isen, bu Fir'avn'ın sarayı mesâbesinde olan âlem-i cismâniyyette de onu emzir!
2962. Tâ ki kendi anasının sütünün ta'mını göre; tâ ki fenâ fikirli olan dâye-ye aşağıya gelmeye!
"Ser", baş ma'nâsına geldiği gibi, fikir ve hayâl ma'nâsına da gelir. Ya'ni, "Ey mürşid-i kâmil, kendi evlâdını emzir ki, kendilerine mürşid süsü veren birtakım fenâ fikir ve hayalli nâkısların terbiyelerine tenezzül etmesin ve onların ellerinde ziyâna uğramasın!"