Niçin settârlık etmiyor diye sahâbeden birinin Resûl (a.s.)ın inkârını düşünmesi
34. bölüm / 61 · 1957 kelime · ~10 dk okuma
2879. Nihayet bu nükûlden, yârân-ı Resûl'den bir yârin kalbine inkâr geldi.
Resûl-i Ekrem Efendimizin, münafıkların mescidine gitmekten nükûl etmesinden dolayı ashâb-ı kirâmdan bir zâtın kalbine inkâr ve i'tirâz geldi.
2880. Dedi ki: "Böyle ak saç ve sakallı ve ağır başlı ihtiyarları bu Peygam-[2889] ber utandırıyor."
O sahâbî kendi kendine diyordu ki: "Saçı ve sakalı ağarmış ağır başlı bir takım ihtiyarlar yalvararak mescide da'vet ettikleri halde, Resûl-i Ekrem hazretleri bunların da'vetini reddedip, sözlerini yüzlerine karşı tekzîb ediyor."
2881. "Hani kerem, hani örtü örtücülük, hani haya; peygamberler yüz bin ayıp örterler!"
"Peygamberler ümmetlerinin pek çok ayıp ve kusûrlarını setr ettikleri halde, bu Peygamber'in keremi ve kusûrlar üzerine örtü örtücülüğü ve hayâsı nereye gitti?"
"Sitr" perde ve hicâb ve örtü ma'nâsına isimdir. "Pûş", "pûşîden" masdarından emr-i hâzırdır. "Sitr-pûş" vasf-ı terkîbî olur. "Pûşîdeki (ی) masdariy-yettir; "örtü örtücülük" demek olur.
2882. Tekrar gönülde çabuk istiğfar etti, tâ ki onun i'tirazından yüzü sarı olmaya.
"Yüzün sarı olması" utanmaktan kinâyedir. Ya'ni, "Sahâbî içinden ettiği bu i'tirâzı hoş görmeyip, yine kalbinden hemân istiğfâra başladı ve o zamâna kadar Resûl-i Ekrem hazretlerinden gördüğü esrâr ve hikem kendisini îkāz etti ve sonunda utanmamak için derhal bu fikirden rücû' etti."
2883. Ashâb-ı nifakın dostluğunun uğursuzluğu, mü'mini onlar gibi çirkin ve âsî etti.
Ya'ni "Mescid yapan münafıklar tarafına cüz'î bir meyil etmekteki uğursuzluk, o sahâbînin bâtınını da o münafıklar gibi muvakkaten çirkin ve âsî bir hâle getiriverdi." Binâenaleyh, mü'minlerin zâlimlere ve ehl-i inkâra cüz'î bir meyilleri bile câiz değildir. Zîrâ meyl-i kalbî beşerin bâtını üzerinde pek müessirdir. Sulehâya meyil bâtını ıslâh ettiği gibi, zâlimlere ve fenâlara meyil dahi bâtını ifsâd eder. Nitekim Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de وَلَا تَرْكَنُوا إِلَى الَّذِينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَكُمُ النَّارُ (Hûd. 11/113) ya'ni, “Zâlimlere meyletmeyin; size ateş temâs eder!" buyurulur.
2884. Tekrar sızlanıp derdi ki: "Ey sırrı çok bilici, beni küfrân üzerinde musırr koyma!"
Ya'ni, sahâbî bu fikr-i i'tirâzından rücû' edip, tekrar sızlanarak münâcâtında der idi ki: "Ey esrârı çok bilen Allâh'ım, beni bu fikr-i i'tirâz üzerinde musırr olarak bırakma ve bu i'tirâzı kalbimden kemâl-i keremin ile izâle buyur!"
2885. "Gönül, gözün görmesi gibi elimde değildir; ve yoksa bu demde hışım ile gönlü yakardım!"
Bakan bir göze suver-i eşyâdan bir şeyin müsâdif olmaması mümkin olmadığı gibi, havâss-i hamse yolundan kalbe havâtır gelmemesi de imkânsızdır, İnsanın gözü ilk bakışta iyiye ve kötüye müsâdif olur. Bunu men' etmek insanın elinde değildir. İnsanın iradesi ilk nazardan sonra başlar. Meselâ göz, bakması şer'an haram olan bir yere isâbet ettiği vakit insan ilk nazarda ma'zûrdur. Fakat bu ilk nazardan sonra tevâlî eden nazarlarda ma'zûr değildir. Çünkü bu nazarlar irâdesi ile vâki' olan nazarlardır. Eğer isterse, o ilk nazarda gördüğü şeyden gözünü çevirebilirdi Bunun gibi, havâss-i hamse yolundan insanın kalbine birtakım hâtıralar ve fikirler hücum eder. Bu havâtırın vürûdunu men' etmek insanın elinde olmadığından ma'zûrdur. Eğer bir fenâ hâtıra gelir ve insan onun takarrurunu men' etmez de kavlen ve fiilen ızhâr ederse mes'ûl olur. Bu beyt-i şerîfte, bu irâdesizliğe işaret buyurulur. Ya'ni "Gönlün bu hâssasını izâle etmek elimde değildir. Eğer elimde olsa idi bu fenâ hâtıradan dolayı öfkelenip onu yakardım" demek olur.
2886. Bu düşünce içinde onu uyku kaptı; onların mescidi gübre dolu göründü.
Sahâbî bu düşünce ve münâcât içinde müstağrak iken, ona uyku galebe etti ve uyudu. Rü'yâsında, münafıkların mescidini gördü; o mescidin içi gübre ile dolu bir halde idi.
2887. Onun taşları pislik içinde, harab yer; taşlardan kara duman fışkırır idi.
2888. Duman onun boğazına gitti ve onun boğazını hasta etti. Acı dumanın korkusundan uykudan sıçradı.
2889. Derhal yüz üstü düştü ve ağladı. Dedi ki: "Ey Huda, bunlar münkirlik alâmetidir!"
O sahâbî uykudan uyanmasıyla beraber hemen secdeye kapandı ve ağlayarak dedi ki: "Yâ Rab, benim rü'yâda gördüğüm mescidin bu mülevves hâli bu mescidi yapanların münkirliklerinin alâmetidir!"
2890. Böyle yumuşaklıktan öfke daha iyidir. Zîrâ beni îmânın nurundan [2899] ayırır.
"Hilm" (حلم) yumuşaklık; ve "hilm" (حلم) hışım ve gazab ve intikâm almak ma'nâsınadır. Ya'ni, "Benim o münafıklara karşı icrâsı münasib olacağını zannettiğim muâmele-i halîmâneden gazab ve öfke ile muâmele icrâsı daha hayırlıdır. Zîrâ onlara karşı olan muâmele-i halîmâne, beni îmânın nûrundan uzaklaştırır!"
2891. Eğer ehl-i mecâzın dahi sa'yini tefahhus etsen, soğan gibi kat kat kokmuş olur.
"Ehl-i mecâz"dan murâd, ehl-i dünyâdır. Zîrâ onlar dahi muamelelerinde sıfât-ı nefsâniyyeleri te'sîri ile kizb ve tezvîrden ictinâb etmezler. Binâenaleyh onların sa'yleri de soğan tabakaları gibi kat kat kokmuş tezvîr ve hîlelere müsteniddir.
2892. Her biri birbirinden daha içsizdir; sâdıklarınki birbirinden daha hoştur.
O ehl-i mecâzın her birisi diğerinden daha koftur. Binâenaleyh muamelelerine i'timâd olunmaz. Sâdıkların sa'yi ve muâmelesi ise birbirinden daha hoş ve latîftir.
2893. O kavim, ehl-i Kuba mescidinin hedmi için, libasları üzerine yüz kemer bağladılar.
O hasedci ve hîle ve tezvîre müsteniden Mescid-i Dırâr'ı yapan münafıklar, takvâ ve ihlâs esasları üzerine ehl-i Kubâ'nın yaptıkları mescidi yıkmak için hazırlandılar, "Ber kabâ kemer besten", hizmete hazırlanmaktan kinâyedir.
2894. Nitekim ashâb-ı Fil Habeş'te bir Ka'be yaptılar; Hak ona ateş vurdu.
Nitekim Yemen hükümdârı Ebrehe, Ka'betullah'ı ibtâl için, Habeş cihetinde bir Ka'be yaptılar ve Ka'be-i Muazzama üzerine filler ve askerler ile yürüdüler. Nihayet Hak Teâlâ o yaptıkları yalancı Kâ'be'ye bir ateş musallat edip yaktı
2895. İntikamdan dolayı Ka'be'ye kasd ettiler. Onların hali nasıl oldu? Ke-lâm'dan oku!
Ebrehe askeriyle beraber intikam niyeti ile Ka'betullah'a sû-i kasd etti. Onların ne hâle geldiklerini Kelâm-ı İlâhîde "Elem tere keyfe" (Fil, 105/1) sûre-i şerîfesinde oku. Nitekim bu vak'a-i Fil, tefsîr kitaplarında mufassalen beyân olunmuştur.
2896. Dînin kara yüzlülerine muhakkak hîle ve mekr ve inadın gayri alet yoktur!
“Cihîz”, “cihâz” kelimesinin imâle olunmuşudur. Esbâb ve âlât ma'nâsınadır. “Dînin kara yüzlüleri”nden murâd, münkirler ve münafıklardır. Ve bunların işleri, ehl-i dîne karşı husûmet ve tezvîr ve hîle ve desîsedir.
2897. Her sahâbî o mescidden açık vakıa gördü; nihayet onun sırrı onlara yakîn oldu.
Ya'ni, Resûl-i Ekrem hazretleriyle münafıklar arasında o mescid mes'elesinden dolayı vâki' olan muhalefetten ashâb-ı kirâm hayrette kalmışlar idi. Çünkü mes'elenin iç yüzü onlara meçhûl idi. Bunun üzerine ashâb-ı kirâm- dan her birisi o Mescid-i Dırâr hakkında açık sûrette rü'yalar gördüler ve nihâyet bu gördükleri rü'yâlar sebebiyle o Mescid-i Dırâr'ın iç yüzü onlara da münkeşif oldu ve muhalefet-i Nebevî hakkında onlara da yakîn hâsıl oldu.
2898. Eğer vakıaları bir bir açık söylesem, imdi ehl-i şekk üzerine safâ yakîn olur!
Bu vâkıât hakkında şurrâh-ı kirâm muhtelif mütâlaâtta bulunmuşlardır. Ba'zıları "Bu beyitteki vâkıât dahi Mescid-i Dırâr hakkındadır" demiş; ve ba'zıları, "Resûl-i Ekrem Efendimizin âlem-i dünyâya vedâ' buyurduklarından sonra ashâb-ı kirâm arasında zuhûr edecek ihtilafâta dâirdir" demiş. Ve Hind şârihlerinden Bahru'l-Ulûm hazretleri dahi, "Suret-i umûmiyyede ashâb-ı kirâmın vâkıât ve küşûf-ı muhtelifeleridir" demiştir. Fakîre bu son mütâlaa daha muvâfık gelmiştir. Bu sûrette hülâsa-i ma'nâ şöyle olur: "Ashab-ı kirâm hazerâtının herhangi bir husûs hakkındaki vâkıât ve keşiflerini tafsîlen birer birer beyân edecek olsam, "yakîn" dediğimiz ma'nâ sâf olarak zâhir olur ve ehl-i şekkin şekki dahi bâtıl olur. Zîrâ yakîn zâhir olduğu vakit şekk zâil ve bâtıl olur." Atîdeki beyitler bu ma'nâyı te'yîd eder.
2899. Fakat onların sırlarının keşfinden korkarım. Nâzenîndirler ve onlara naz yakışır.
Fakat onların vâkıâtı ve keşfleri onların sırları olduğundan, ben onların sırlarını böyle birer birer tafsîlen enzâr-ı âmmeye koyup ızhâr etmekten korkarım. Çünkü ashâb-ı kirâm, Sultân-ı Enbiyâ Efendimizin nazar-ı iksîrlerinde terbiye görmüş ve yetişmiş olduklarından, nâzenîndirler ve bu şerefe nâiliyyetten dolayı nâz etmek de onlara yakışır.
2900. Şer'i taklīdsiz kabûl etmişlerdir; o nakdi miheksiz tutmuşlardır. [2909]
Ashâb-ı kirâm hazerâtı sâhib-i keşf olduklarından, ahkâm-ı şer'iyyenin esrârı kendilerine münkeşif olmuş ve bu ahkâmı taklîdsiz olarak kabûl etmişlerdir. Ve hayât-ı dünyeviyye ve uhreviyye için bir nakd-i hâlis olan bu ilm-i şerîfi mihek mesâbesinde olan muhâkemât-ı akliyyelerine tâbi' tutmaksızın kabûl ve icrâ etmişler ve "Bu niçin böyle oluyor?" diye suâle hâcet görmemişlerdir. Zîrâ bir kimseye bir şeyin sırrı ve hikmeti münkeşif olursa, artık suâle ve muhâkemeye hâcet kalmaz. Nitekim cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabi hazretleri Tedbîrât-ı İlâhiyye kitabında, "Sabah namazı farzının niçin iki ve akşam namazı farzının niçin üç rek'at olduğuna dair ashâb-ı kirâmın Risâletpenâh Efendimize suâl sorduklarını işitmedik" buyururlar.
2901. Mâdemki Kur'ân'ın hikmeti mü'minin gāibidir, her bir kimse kendi gāibi üzerine mûkindir.
"Hikmet-i Kur'ân"dan murâd, Hakk'ın ma'rifeti ve vahdâniyyetidir. Ya'ni, sırr-ı vahdet-i vücûd ve buna müteallik olan maârif-i ilâhiyye, âlem-i kesâfet ve keserât ahkâmına dalmış olan mü'minin gāib ettiği bir şeydir. Zîrâ bir mü'min nereden ve ne için geldiğini ve nereye gideceğini ve ne için gidece-ğini ve gerek kendisinin ve gerek muhîtindeki eşyânın mâhiyyâtı neden ibâ-ret olduğunu tab'an ve isti'dâden düşünür ve bu meçhûlâtın zevkan inkişâ-fına kadar ıztırâbâtı sakin olmaz ve taharrî-i hakikattan geri kalmaz. İşte bu hikem ve hakāyık mü'minin gāib ettiği şeydir. Ve hiç şübhe yoktur ki, her-kes gāib ettiği şeyin ne olduğunu yakînen bilir. Ya'ni bulduğu vakit, "işte bu benim gäib ettiğim şeydir" diye hükmeder; "Bu benim midir?" diye kimseye sormaz. Fakat münkirler ve dinsizler böyle değildir. Zîrâ onların tab' ve is-ti'dâdları hicâb-ı ezelî içinde olduğundan, bu âlem-i keserât ve kesâfetin ez-vâkına ve huzûzâtına kanâat etmişler ve mebde' ve maâdlerinin gamını aslâ duymamışlardır. Ve onlara nasâyih ile bunları duyurmak da kābil değildir. Çünkü hikmet-i Kur'ân onların gāib ettiği şey değildir ki arasınlar!
O şahsın kıssasıdır ki, kendisinin zâyi' devesini arardı ve sorardı
2902. Bir deveyi gaib ettin ve acele onu aradın; bulduğun vakit o senin oldu-ğunu niçin bilmezsin?
"Deve"den murâd, hikmet-i Kur'ân'dır. Deve bir kimsenin yükünü ve kendisini menzil-i maksûda götürmek için vâsıta olduğu gibi; hikmet-i Kur'ân dahi insanı merci'i ve masîri olan Hakk'a îsâl edecek vâsıtadır. Ve insan bu hikmet devesini avârız-ı nefsâniyye sebebiyle bu âlem-i kesâfette gāib etmiştir. Vaktâki Kur'ân'a muhatab oldun, o gāib ettiğin hikmet devesini buldun. İmdi ey mü'min, bu deve senin için olduğunu nasıl olur da bilemezsin?
2903. Gāib ne olur? Bir nâkayı gāib etmişsin. Senin elinden kaçmıştır, perde içindesin!
O gāib deve de nasıl bir devedir? Nâkadır. Ya'ni süt veren dişi deveyi gāib etmişsin. Sen perde-i keserât ve kesâfet-i nefsâniyye içinde olduğun halde, o ilim sütünü verip rûhunu besleyen hikmet nâkası senin elinden kaçmıştır; farkında değilsin!
2904. Kervan yükletmeğe gelmiş; senin deven ortadan gāib olmuştur!
"Kervan"dan murâd, ehl-i sülüktür. Ya'ni, "Ehl-i sülük hikmet nâkalarına binip, a'mâl-i sâlihalarını da yükleterek, menzil-i maksûdları olan Hakk'a teveccüh etmişlerdir. Senin bineceğin hikem ve maârif-i ilâhiyye devesi ortadan gāib olmuştur!"
2905. Dudağı kuru olarak o tarafa bu tarafa koşuyorsun. Kervan uzak gitti ve gece yakındır!
Sen ise vâsıta-i vuslat olan hakāyık ve maârife susamış ve dudağı kurumuş olarak, "Nerededir?!" diye, ehl-i ilim zannettiğin kimselerden şuna buna müracaat edip duruyorsun. Maârif-i ilâhiyyede terakkî eden sâlikler senden uzaklaştılar. Gece mesâbesinde olan ömr-i dünyevî dahi sonuna yaklaşmak üzeredir.
2906. Yük yer üstünde kalmış, yolda korku var; sen deve arkasında dolaşmakla koşucu olmuşsun!
Hayât-ı sûriyyendeki müktesebâtın muhtâc-ı nakil bir haldedir. Sefer-i urûcda korkulu mevtınlar vardır. Sen ise hâlâ hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeyi anlayacağım diye koşup duruyorsun!
2907. Böyle diye ki: "Ey müslümanlar, sabahleyin bir ahırdan sıçramış bir deveyi kim görmüştür?"
Rast geldiklerine diyorsun ki: "Ey müslümanlar, sabâh-ı zuhûrda bir kenz-i mahfi, ya'ni insân-ı kâmil ahırından fırlamış olan hikem ve maârif devesini gören var mı?"
2908. "Her kim devemden nişan söylerse, bu kadar kuruş müjdelik veririm!"
"Her kim bana benim isti'dâdıma münasib olan hakāyık-ı ilâhiyyeden bir remz ve nişân söylerse, ona müjdelik veririm."
2909. Tekrar her bir kimseden nişan ararsın; her bir hass bundan dolayı sana istihzâ ile güler.
Ey tâlib-i hakikat, her ârif zannettiğin kimseden nişân ararsın! Fakat hakîkatin câhili olduğu halde âriflik taslayan her bir kimse senin bu soruşturmandan dolayı bir hande-i istihzâ ile der
2910. Ki: "Bir deve gördük, kırmızı bir deve; bu tarafa, o alef tarafına gidi-[2919] yordu."
Ya'ni, kendi zannî ve tahmînî olan ma'lûmâtından bahsetmeğe başlar. Kimi şöyle ve kimi böyledir, der. Nitekim atîdeki beyitlerde işâret buyurulur.
2911. O biri der ki: "Kulağı kesilmiş idi." Ve o diğeri der ki: "Onun çulu nakışlı idi."
2912. O biri der ki: "Deve bir gözlü idi." Ve o diğeri der ki: "Uyuzluktan tüysüz idi."
2913. Her bir hass, müjdelik için yüz nişanı abes cihetinden beyan etmişlerdir.
İlimleri ve mezhebleri istidlâlâta ve zan ve tahmîne müstenid olan her bir kimse, seni müjdelik olarak kendisine bend etmek için abes ve beyhûde olarak türlü türlü fikirler ve mütâlaalar beyân etmişlerdir.