Onu Mescid-i Dırâr'a götürmeleri için münafıkların Peygamber (a.s.)1 aldatması
33. bölüm / 61 · 2121 kelime · ~11 dk okuma
2839. Resûl-i Hak üzerine efsûnlar okudular; mekr ve hîleler atını sürdüler.
"Rahş" Şehnâme'de kahramanlığı hikâye olunan Rüstem'in atının ismidir. Burada, istiâre tarîkıyla kullanılmıştır. "Füsûn" ve "efsûn", bir kimseyi teshîr için okunup üfürülen havâssa derler. Türkçe'de "apsun" derler. Ya'ni, "O münafıklar Resûl-i Ekrem Efendimizi teshîr için, apsun gibi olan latîf sözleri söylediler ve mekr ve hîle atını öne sürdüler."
2840. O mihriban ve merhamet mezhebli Resûl, öne tebessümden başka ve [2849] "Pekî!"den başka şey getirmedi.
"Mihribân", muhabbetli demektir. Ya'ni, "İbâdullâha muhabbetli ve tab'-ı şerîfleri merhametle memzûc olan Resûl-i zîşân Efendimiz onların bu sözlerine karşı tebessümden ve "Peki" sözünden başka türlü bir mukābelede bulunmadı."
2841. O cemaatin şükürlerini yad etti; icabette kāsıdları şad etti.
O cemâata teşekkür etti ve mescide gitmeyi kabûl hususunda, hîle ve mekr kasd eden o taifeyi bu muvâfakatiyle memnûn etti.
2842. Onun önünde onların mekri, süt içinde kıl gibi birer birer görünürdü.
Maamâfih huzûr-ı Risâletpenâhî de o tâifenin mekri ve hîlesi, beyaz süt içinde yüzen kara kıllar gibi birer birer görünürdü.
2843. O latif, kılı görülmemiş yaptı. O zarif, süte "Aferîn!" dedi.
O latîf olan Nebiyy-i zîşân, onların zâhirde süt mesâbesindeki latîf sözlerinde mündemiç kara kıl gibi olan hilelerini görmemiş gibi davrandı ve izhâr buyurmadı. O zarîf Peygamber-i zîşân, onların süt mesâbesindeki latîf sözlerine, "Aferîn, teşekkür ederim!" buyurdu.
2844. Yüz binlerce mekr ve hîle kılının hepsinden o dem gözü uyuttu.
Onların bu latîf sözlerinde gizledikleri hîle ve mekr kıllarının hepsinden gözünü o esnâda yumdu ve bir şey demedi.
2845. O kerem denizi doğru buyurdu ki: "Ben size sizden daha müşfikim."
O kerem deryâsı olan Resûl-i Ekrem Efendimiz pek doğru olarak buyururdu ki: "Ben size sizden daha ziyâde şefkatli ve merhametliyim." Bu beyt-i şerîfte, Ebû Hureyre hazretlerinden mervî olan şu hadîs-i şerîfe işaret buyurulur. أنا أولى بالمؤمنين من أنفسهم فمن توفى من المؤمنين فترك ديناً فعلى قضاؤه و من ترك مالا فلورثته. Ya'ni, "Ben mü'minlere kendi nefislerinden evlâyım. Binâenaleyh mü'minlerden bir kimse vefât edip borç bırakırsa, onun edâsı benim üzerime lâzımdır. Eğer mal bırakırsa, onun vârislerine aittir." Ve sûre-i Ahzâb'da da النبى أولى بالمؤمنين من أنفسهم (Ahzâb, 33/6) ["Peygamber, mü'minlere kendi canlarından daha yakındır."] buyurulmuştur.
2846. Ben çok ışıklı ve ziyade nâhoş alevli bir ateşin kenarında oturmuşum.
2847. Siz pervâne gibi o tarafa koşucusunuz. Benim her iki elim pervâne sürücü olmuştur.
Bu iki beyit, Buhârî-i Şerifte Ebû Hureyre hazretlerinden mervî olan şu hadîs-i şerîfin ma'nâ-yı münifidir. مثلى كمثل رجل استوقد نارا فلما أضاءت ما حولها جعل الفراش و هذه الدواب التي تقع في النار يقعن فيها و جعل يحجزهن و يغلبنه فيقتحمن فيها فأنا آخذ بحجز كم عن النار هلم عن النارو أنتم تقتحمون فيها Ya'ni, "Benim meselim, ateş yakmış olan bir adam meseli gibidir. Ateş alevlendiği vakit pervâneler etrafında dolaşırlar ve ateşe vâki' olan bu hayvanları o adam men' eder ve onlar ona galebe edip ateşe hücûm ederler. İmdi, ben sizi ateşten men'e mübâşirim ve 'Ateşten kaçınız!' derim; siz ise ateşe hücûm edersiniz!" "Ateş"ten murâd, zulümât-ı tabîiyye ve hevâ-yı nefsâniyyedir. Ve "men"den murâd, ahkâm-ı şer'iyyeye da'vettir.
2848. Vaktâkî onun üzerine oldu, tâ ki Resûl revân ola. "Guldan dinleme!" diye Hakk'ın gayreti sada vurdu.
"Gül"dan murâd, münafıklardır. Ya'ni, "Münafıkların tatlı sözleri üzerine zâhiren Resûl-i Ekrem Efendimiz Mescid-i Dırâr tarafına gitmeğe karar verdi. Fakat Hakk'ın gayreti 'Gül mesabesinde olan münafıkların sözünü dinleme!' diye Peygamber-i zîşâna vahiy gönderdi." Bu vahiy âyeti yukarıda zikredilmiş idi.
2849. Şöyle ki bu habisler mekr ve hîle etmiştir. Getirmiş oldukları şeyin cümlesi maklubdur.
Söyledikleri tatlı sözlerin iç yüzü başkadır. Bâtında fenâ düşünürler, zâhirde iyi söylüyorlar.
2850. Onların kasdı kara yüzlülükten başkası olmadı. Nasrânî ve yahûdî dînin hayrını ne vakit ister?
Onların maksadları kalb yüzlerinin karalığıdır. Nasrânî ve yahûdî hiç dîn-i İslâm'ın hayrını ister ve onların hayrı için mescid binâ ederler mi?
2851. Cehennemin köprüsü üzerine bir mescid yaptılar; Huda ile hilelerin nerdini oynadılar.
"Nerd", tavla ma'nâsınadır. "Cehennem köprüsü"nden murâd, sıfât-ı nefsâniyyedir. Ya'ni, “Münafıklar sıfât-ı nefsâniyyelerine müsteniden bir mescid yaptılar ve bu mescidi hilelerine âlet yapıp, Hakk'a karşı tavla oyunu gibi bir oyun oynadılar."
2852. Onların kasdı ashâb-ı Resûl'ü tefrîktir. Her fuzûl Hakk'ın fazlını ne vakit tanır?
O münafiıkların bu mescidi yapmalarındaki maksadları, Resûl-i Ekrem'in ashâb-ı kirâmı arasına tefrika düşürmektir. İttihâd ve ittifakın fazl-ı Hak olduğunu, her fuzûl ve her had-nâ-şinâs hiç tanıyabilir mi?
2853. Tâ ki bir münkiri Şam'dan buraya çeksinler. Zîrâ münkirler onun va'zı ile sarhoşturlar.
Ankaravî nüshasında "cahûdî" (جودی) dir. Münkir ma'nâsınadır. Hind nüshalarında "cehudi" (جهودی) dir. Bir yahudi demek olur. Bundan murâd, yukarıda zikr olunan Ebû Âmir ismindeki râhibdir.
2854. Peygamber buyurdu ki: "Peki, fakat biz yol arzusu üzerindeyiz ve ga-za azmi üzerindeyiz."
Resûl-i Ekrem hazretleri münafıkların da'vetine cevâben buyurdular ki: "Biz şimdiki halde Tebük gazâsı seferine müteveccih olduk."
2855. "Vaktaki bu seferden geri döneyim, ondan sonra o mescid tarafına revân olayım revân."
روان گردم روان : Gerdem" "geşten" masdarının fiil-i muzâri'i olduğuna göre, ikinci "revân" te'kîd ma'nâsını ifade eder. Ya'ni, "Gidici olayım gidici!" demektir.
2856. Onların def'ini söyledi ve gazâ tarafına koştu. Hilekârlara, hîleden bir tavla oyunu düzdü.
Münafıkların cezaları kendi amellerinin cinsinden olmak üzere, Resûl-i Ekrem efendimiz onların hilelerine mukābil bir oyun olarak, bu tarîk-ı hîle ile onları def buyurdu ve ciddî bir iş olan gazâya müteveccih oldu. Zîrâ bu sûret, emr-i ilâhîye muvâfıktır. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de, فمن اعتدى عليكم فاعتدوا عَلَيْهِ بمثل مَا اعْتَدَى عَلَيْكُمْ (Bakara, 2/194) ya'ni, “Kim ki sizin üzerinize tecavüz ederse, siz de sizin üzerinize tecavüz ettiği şeyin misliyle onun üzerine tecâvüz edin" buyurulur.
2857. Vaktaki gazâdan geldi, tekrar geldiler, va'de-i mâzîye pençe urdular.
Resûl-i Ekrem Efendimiz selâmetle gazâdan avdet buyurdular; münafıklar tekrar geldiler ve Resûl-i Ekrem Efendimizin evvelki va'dlerine sarıldılar ve da'vette ısrar ettiler.
2858. Hak ona dedi ki: "Ey Peygamber, özrü açık söyle ve eğer cenk olursa, 'Olsun!' de!"
Hak Teâlâ Resûl-i Erem Efendimize vahiy buyurdu ki: "Ey Nebiyy-i zîşânım, o münafıkların özrünü ve hîlelerini açık söyle; ve eğer onlar bundan hiddet edip kavgaya mübâşeret edeceklerini söyleyip, tehdîde kıyâm ederlerse, 'Varsın bu husûsta kavga da olsun!' de!"
2859. Dedi: "Ey hîlekâr kavim, sâkit idiniz, tâ ki sizin sırlarınızı söylemeyeyim, susunuz!"
Resûl-i Ekrem Efendimiz bu vahy-i ilâhî üzerine o münafıklara buyurdu ki: "Ey hîlekâr tâife, da'vetinizde ısrâr ile beni söyletmeyiniz! Sâkit idiniz, tâ ki sizin zamîrinizde sakladığınız sırlarınızı meydana çıkarıp, sizi rüsvây etmeyeyim! Binâenaleyh susunuz!"
2860. Vaktaki onların esrarından birkaç nişan ortaya getirdi, onların işi fenâ oldu.
2861. Kāsıdlar o zaman, "Hâşe lillah, hâșe lillah!" deyici oldukları halde ondan rücû' ettiler.
"Hâşe lillâh", kelime-i tenzihiyyedir. Ya'ni, "Biz Allâh'a yemin ederiz ki, biz nifaktan münezzehiz!" demek olur. Ya'ni, "Hîle ve mekr kasd eden tâife, Resûl-i Ekrem'den bu nişanları işittikleri vakit hílekârların âdetleri olduğu vech üzere kendilerini yeminler ile temize çıkarmak istediler."
2862. Her münafık hîle cihetinden koltuğunun altında bir Mushaf'ı Peygamber tarafına getirdi.
2863. Yemînler için ki, îmân siperdir. Zîrâ yemînler eğrilerin adetidir.
"Cünne", kalkan ve siper ma'nâsınadır. Bu beyt-i şerîfte, sûre-i Münâfikun'da olan, اتخذوا أيمانهم جنة (Münafikûn, 63/2 Mücadele, 58/16) ya'ni, "Yeminlerini kalkan ve siper ittihâz ettiler" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'ni, "Münafıklar koltuklarının altına birer Mushaf-ı Şerif alıp, yemîn etmek için huzûr-ı Risâletpenâhîye geldiler ve bu yeminlerini bâtınlarındaki hílelerine kalkan ve siper yapmak istediler. Bu halleriyle, gizliyi ve âşikârı bilen Allâh Teâlâ'ya karşı da yalanlarında ısrâra tasaddî ettiler.
2864. Vaktaki eğri adamın dînde vefâsı yoktur, her bir zaman yemînini bozar.
Dîni zaîf olup, muâmelâtında eğri olan adam yemîn ettiği vakit bu yemînini bozar. Biraz dîn kaydını gözeten olursa, o da köpeklere ekmek doğramak sûretiyle kefâret çâresini arar ve bâtınında merkûz olan eğriliğin kökünden ıslâhı çâresini düşünmez.
2865. Doğrular için yemîne hâcet yoktur. Zîrâ ki onlar için ışıklı iki göz vardır.
Muâmelelerinde sıdk ve salâh üzerine olan kimselerin, başkalarını kandırmak için yemîn etmeğe ihtiyaçları yoktur. Zîrâ ki onlar muâmelâtında ışıklı olan kalb ve akıl gözleriyle, Hakk'ı hazır ve nâzır görürler ve söz verirlerse sözlerini tutarlar.
2866. Mîsakı ve ahidleri bozmak ahmaklıktandır. Yemînleri ve vefâyı hıfz etmek takînin işidir.
Yemîni ve ahidleri bozmak ahmaklıktır. Çünkü Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de أوفوا بالعهد (İsrâ, 17/34) Ya'ni, “Ahidlere vefâ edin ve verdiğiniz sözleri yerine getirin!" buyurdu. Hakk'ın emrinin azametini idrâk edemeyen ahmaktır ve yeminleri ve sözlerini muhafaza etmek takî olan kimselerin işidir. Zîrâ ehl-i takvâ, azamet-i Hakk'ı müdrik olan ehl-i zekâvettir.
2867. Peygamber buyurdu ki: "Sizin yemîninizi mi doğru tutayım; yahût Hakk'ın yemînini mi?"
Resûl-i Ekrem Efendimiz o münafıkların yeminlerine karşı cevâben buyurdu ki: "Ey hílekârlar, siz yemin ediyorsunuz ve Allâh Teâlâ hazretleri dahi vahyinde والله يشهد انهم لكاذبون (Haşr, 59/11) ["Allah, onların yalancı olduklarına şahitlik éder"] buyuruyor. Binâenaleyh size mi inanayım, Allâh Teâlâ'ya mı inanayım?"
2868. Kavim tekrar ellerinde Mushaf ve dudakları üzerinde oruç mührü olduğu halde and içtiler.
"Sevgend horden", yemin etmek ve and içmek ma'nâsınadır. "Mühr-i savm" oruç mührü demek olup münafıkların hilelerine müteallık olan kelâmdan perhiz ettikleri ma'nâsınadır. Ya'ni, "O mescid yapan münafıklar, ellerine Mushaf almış ve hîlelerine müteallik olan kelâmdan dudakları üzerine perhiz ve oruç mührünü vaz' etmiş oldukları halde yemin ettiler."
2869. Dediler ki: "Bu temiz ve doğru olan kelâm hakkı için ki, o binâ-yı mescid Hudâ içindir!"
2870. "Orada hiç hîle ve mekr yoktur; orada zikir ve sıdk ve 'Ya Rabbi vardır." [2879]
"O bizim yaptığımız mescidde hîle ve mekr yoktur; orada zikr-i Hak ve hulûs-i kalb ve 'Yâ Rabbî!' diyerek münâcât etmek vardır."
2871. Peygamber buyurdu ki: "Huda'nın âvâzı benim kulağıma sadâ gibi erişir!"
Ma'lum olsun ki, "Kelâm" sıfat-ı Hak'tır. Ve bu sıfat-ı Kelâm, vücûd-ı mutlakın libâs-ı gayriyyetle zâhir olduğu her bir mertebesinde muhtelif sûretlerde vâki' olur. Şöyle ki; enbiyâya vahiy ile olur. Ve vahiy ya nüzûl-i Cibrîl ile, ya'ni Cibril'in sûret-i melekiyyeden hey'et-i beşeriyyeye tenezzülü ve temessülü ile; veyahud nefes (نفث) ile, ya'ni Cibrîl'in bir sûrete mütemessil olmaksızın, vahy-i ilâhînin ma'nâsını kalb-i şerîf-i nebeviye ilkā etmesiyle olur. Veyâhût Hz. Mûsâ'ya ağaç sûretinden إِنِّى أَنَا اللَّهُ (Kasas, 28/30) ["Muhakkak ben Allahım!"] hitâbı vâki' olduğu gibi, bir sûret-i kesîfe perdesi arkasından zâhir olur. Bu üç sûrete de, وَمَا كَانَ لِبَشَرٍ أَنْ يُكَلِّمَهُ اللَّهُ إِلَّا وَحْيًا أَوْ مِنْ وَرَاءِ حِجَابٍ أَوْ يُرْسِلَ رَسُولًا فَيُوحِيَ بِإِذْنِهِ مَا يَشَاءُ (Şûrâ, 42/51) ya'ni “Allâh Teâlâ beşere ancak vahiy olarak, veyâ hicâb arkasından, yâhût bir resûl gönderilip onun izniyle dilediği şey vahy olunur" âyet-i kerîmesinde işâret buyurulur. Bir de bilâ-vâsıta nidâ-yı Hak vardır ki, ona da, وَكَلَّمَ اللَّهُ مُوسَى تَكْلِيمًا (Nisa, 4/164) ["Ve Allah Mûsâ ile gerçekten konuştu"] âyet-i kerîmesinde işâret buyurulur. Fakat bu sûret dahi evvelki âyet-i kerîmenin ma'nâ-yı umûmîsi tahtına dâhildir. Zîrâ nidâ-yı Hak işitilmek için, abdin vücûd-ı abdânîsi ve nidânın vücûdu lâzımdır. Binâenaleyh, "münâdî" ve "münâdâ" ve "nidâ" nisbetleri olmadıkça kelâm vukū'una imkân yoktur. Bu nisbetler ise hep hicâbâttan ibâret olduğundan, kelâm-ı Hak verâ-yı hicâbdan olmuş olur. Bu beyt-i şerîfte, bu son tarz-ı kelâma işâret buyurulur. Ya'ni, "Ben Hakk'ın nidâsını, sizin âlem-i kesâfette birbirinizin sadâsını işittiği gibi işitirim."
2872. "Hak sizin kulağınıza mühür koydu, tâ ki âvâz-ı Huda'ya sebak getirmeye."
Ya'ni, "Hakk'ın nidâsına yol bulup geçememek için, Hak Teâlâ sizin gibi münafıkların ve münkirlerin kulaklarını mühürledi." Ma'lûm olsun ki; mühürlenmek iki sûretle olur. Birisi, kelâm-ı Hak peygamber lisânı ve sadâsı ile vâki' olur; münkirler bu sadâyı ve kelâmı his kulağı ile işitirler, fakat kalblerindeki inkârları canlarının kulağını mühürlediğinden, o kelâmın mezâyâsı canlarına nüfüz edemez, işitmemiş gibi olurlar. Nitekim âyet-i kerîmede sûre-i Lokman'da `وَإِذَا تَتْلَى عَلَيْهِمْ آيَاتُنَا وَلَّى مُسْتَكْبِرًا كَأَنْ لَمْ يَسْمَعها` (Lokmân, 31/7) ya'ni, "Vaktâki onlara bizim âyâtımız tilâvet olundu, onları işitmemiş gibi müstekbirâne yüz çevirdiler" buyurulur. Diğeri `أَلَسْتُ بربِّكُمْ` (A'raf 7/172) ["Ben sizin Rabbınız değil miyim?"] hitâbında olduğu gibi, doğrudan doğruyarûh kulağı ile işitilen hitâbât-ı ilâhiyyedir ki, ehl-i kesâfet bundan hicâb içindedirler. Binâenaleyh bu kesâfet-i tabiiyye rûh kulağının üzerinde bir mühürdür. Evvelki mühür îmân ile münfekk olur; ikinci mühür, îmândan sonra sülük ve mücâhedât-ı azîme ile ve inâyet-i Hak ile münfekk olur.
2873. İşte bana Hakk'ın âvâzı sarîh olarak geliyor; sâfı tortudan süzdüğüm gibi!
Ya'ni, "Bana bu âlem-i kesâfet içinde, süzülmüşü bulanıktan ve tortudan süzdüğüm gibi, Hakk'ın nidâsı saríh ve berrak olarak geliyor."
2874. Nitekim Mûsa ağaç tarafından Hakk'ın sesini işitti; ey bahtı mes'ûd olan!
2875. "Muhakkak Ben Allah'ım!" diye ağaçtan işitirdi; kelâm ile nûrlar zahir olurdu.
Evvelki beyitteki "ey mes'ûd-baht" bu beyite merbûttur ve Hz. Mûsâ'ya râci'dir. Ve bu iki beyitte, sûre-i Kasas'ta olan şu âyet-i kerîmeye işâret buyurulur `فَلَمَّا أَتَاهَا نُودِى مِنْ شَاطِئِ الوَادِ الأَيْمَن فِي الْبُقْعَة المُبَارَكَة مِنَ الشَّجَرَةِ أَنْ يَا مُوسَى إِنِّي أَنَا اللَّهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ` (Kasas, 28/30) Ya'ni, “Vaktâkî Hz. Mûsâ Tûr Dağına geldikte, Eymen vâdîsinin kenarında, mübarek mahalde ağaçtan, 'Yâ Mûsâ, ben âlemlerin Rabbisi olan Allah'ım!' diye nidâ olundu." Kıssanın tafsîli tefsîr kitaplarındadır.
2876. Vaktaki vahyin nûrundan aciz kaldılar, yine yeni yemînler okudular.
Vaktâki münafıklar kendilerinin karanlık ve gizli olan hilelerini meydana çıkaran vahyin nûrundan âciz kaldılar, tekrar yeni yemînler ile Peygamberi kandırmağa çabaladılar.
2877. Mâdemki Huda yemîne "siper" ta'bîr etti; cenkçi siperi ne vakit elden koyar!
Mâdemki Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Münafikin'de أَتَّخَذُوا أَيْمَانَهُمْ جَنَّةٌ فَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ (Mücadele, 58/16; Münafikūn, 63/2) ya'ni. “Münafiklar yemînlerini siper ittihâz ettiler; Hak yolundan başkalarını men' ettiler" buyurdu; cenkçi olan münafıklar bu yemîn siperini hiç elden bırakırlar mı?
2878. Tekrar Peygamber tekzib-i sarîh ile onlara fasih olarak: "Muhakkak yalan söylediniz!" buyurdu.