Münafıkların kıssası ve onların Mescid-i Dırâr yapması
32. bölüm / 61 · 1009 kelime · ~6 dk okuma
2817. Eğer Kur'ân'ın naklinden dinlersen, o eğri gidicilikte diğer bir misal layıktır.
Ya'ni, "Ey sâmi', eğer Kur'ân-ı Kerîm'in nakline kemâl-i dikkatle kulak tutarsan, hîle ve telbîs yapmak sûretiyle eğri hareket hakkında başka bir misâl daha zikrini münasib görürüm!" Bu beyt-i şerîfte, sûre-i Tevbe'de münafiklar hakkında beyân buyurulan şu âyet-i kerîmeye işâret buyurulur: وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مسجدًا ضِرارا وكفرا وتفريقا بين المؤمنين وإرصادا لمن حارب الله ورسوله من قبل وليحلفن إن أردنا إلا الحسنى والله يشهد إنهم لكاذبون لا تقم فيه ابدا (Tevbe, 9/107-108) Ya'ni, "O kimseler ki, zarar ve küfür ve müʼminler arasını tefrîk ve evvelce Allâh ve Resûlü'yle muhârib olan kimseye intizâr için mescid binâ ettiler; 'Biz iyilik murâd ettik.' diye de yemîn ettiler. Halbuki Allâh Teâlâ onların yalancı olduklarına şehadet eder. Aslâ orada namaza kāim olma!"
Tefsîrlerin beyânına göre bu kıssanın hülâsası budur ki: Benî Amr ve Benî Avf Mescid-i Kubâ'yı binâ ettikten sonra Risâlet-penâh Efendimiz o mescidde ashâb-ı kirâmı ile beraber namaz kıldılar. Bu kabílelerin ihvânı olan Benî Ganem b. Benî Avf bunları kıskandılar; ayrıca bir mescid daha binâ ettiler ve Şam'da mukîm olan Ebû Âmir ismindeki râhibi celb edip orada imam yapmağa ve onun vesâyâsı dâiresinde hareket etmeğe niyet ettiler. Bu Ebû Amir dedikleri şâhıs, evvelce Resûl-i Ekrem efendimiz ile muhârebe etmiş ve Uhud gazâsında da Resûl-i Ekrem'in yüzüne karşı "Seninle hangi tâife muhârebe ederse, ben onlar ile beraber olup, seninle mukābele edeceğim!" demiş idi. Mescidin binâsı bittikten sonra Resûl-i Ekrem Efendimize gelip, "Yâ Resûlallâh, ihtiyaç ve yağmurlu geceler için bir mescid yaptık. Ashâb-ı kirâmın ile beraber orada namaz kılmanı arzû ediyoruz!" dediler. Risâletpenâh Efendimiz giyinip onlarla beraber kalktı o sırada bu âyet-i kerime nâzil oldu.
2818. Böyle bir eğri oyunu çift ve tekte ehl-i nifâk Peygamber ile oynadılar.
"Tek mi, çift mi?", meşhûr oyunun adıdır. Avucunda olan şeylerin tek mi, yâhût çift mi olduğunu oyuncular birbirlerine sorarlar. Hülâsası meçhûlü bilmekten ibarettir. Bu Mescid-i Dırâr dahi Peygamber'e karşı "Tek mi çift mi?" oyunu mesâbesinde idi. Zîrâ iyilik perdesi altında fesâd-ı meçhûl var idi.
2819. Dediler ki: "Dîn-i Ahmedî'nin izzeti için bir mescid yapalım!" Halbuki o hasedcilik idi.
2820. Böyle bir eğri oyunu oynadılar. Onun mescidinden başka bir mescid yaptılar.
2821. Döşemesini ve tavanını ve kubbesini tezyîn etmiş, fakat cemaatin tefrîkini istemiş idiler.
Zâhirde levâzımıyla beraber müzeyyen bir câmi' yapmış idiler. Fakat bâtında cemâat-ı müslimîn arasına nifak sokup, aralarını tefrîk etmek istemiş idiler.
2822. Niyaz ile Peygamber'in nezdine geldiler; deve gibi onun huzurunda diz çöktüler.
"Lâbe" temelluk ve yaltaklanmak ve tatlı dillilik ma'nâsınadır. Ya'ni, “Sûret-i zahirede huzûr-ı Peygamberî'de temelluk ve tabasbus yaptılar." Nitekim bir kimse bir mes'elede haddinden fazla temelluk ederse ihtiyât lâzımdır.
2823. Şöyle ki: "Ey Hakk'ın Resûlü, muhsinlik için o mescid tarafına kademini rencîde edesin!"
"Ey Hakk'ın Resûlü, bizi ihsânınla memnun etmek için o yaptığımız mescid tarafına adım atmak zahmetini ihtiyâr buyur!"
2824. "Çamurlu ve bulutlu günün mescididir. Zarûret gününün ve ihtiyaç vaktinin mescididir!"
2825. “Tâ ki bir garib orada hayır ve yer bula, tâ ki bu hizmet evi çoğala!"
Ya'ni, "Biz bu mescidi niyyet-i hayriyye ile yaptık. Evi barkı olmayan gurabâ Ashâb-ı Suffe gibi orada sâkin olurlar ve bu münasebetle mü'minlere hizmet edecek ev ve ibâdethâne çoğalmış olur."
2826. Tâ ki dînin şiârı çok ve dolu ola. Zîrâ ki acı iş yârân ile hoş ola!
"Şiâr", alâmet ve âsâr ma'nâsınadır. Ya'ni, "Bu mescidi yapmak sûretiyle âsâr-ı dîn çoğalmış ve İslâm vatanı bu gibi âsâr ile dolmuş olur. Çünkü nefse acı gelen ibâdet emri dostların bir araya toplanmasıyla kolay ve zevkli olur."
2827. Bir saat o mahalle teşrif ver. Bizi tezkiye et, bizden ta'rîf ver!
"O yaptığımız mescidde ashâb-ı kirâmın ile beraber namaz kılmak sûretiyle o mahalle şeref bahşet; bizi sâir kabâil arasında tezkiye et ve bizim hüsn-i hâlimizi i'lân ederek onların arasında ma'rûf kıl!"
2828. Mescidi ve ashâb-ı mescidi okşa. Sen aysın, biz geceyiz; bir dem bize muvafakat et!
2829. Tâ ki senin cemâlinden gece gündüz gibi olsun. Ey, senin cemâlin can parlatıcı güneştir!
2830. Ey yazık ki, o söz gönülden olaydı, nihayet o taifenin muradı hasıl olurdu! [2839]
Yazık o parlak sözlere ki, eğer o sözler hîle ve telbîs olmayıp, kemâl-i samîmiyetle gönülden olaydı, akıbet o Benî Ganem b. Avf tâifesinin murâdı kendiliğinden hâsıl olurdu!
2831. Lütuf ki gönülsüz ve cansız dile gelir, ey dostlar, külhanın yeşilliği gibi olur!
"Tûn”, külhan ma'nâsınadır. Burada mahall-i necâset ve gübrelik mahal demektir.
Ya'ni, "Kalb ve rûhun niyyeti hilafına olarak, yalnız dilden gelen latif sözler, ey hakîkî dost olan mü'min kardeşlerim, gübrelikte biten yeşillik mesâbesindedir!"
2832. Ona da uzaktan bak, geç; ey oğul, yemeğe ve koklamağa layık olmaz!
"Bu da sûret-i zâhirede bir letâfet ve yeşilliktir. Fakat içine dalma, uzaktan bak da geç! Ey oğul, orada biten yenecek yeşillikler yemeğe ve koklamağa lâyık değildir. Sakın onlar ile intifa' etme!"
2833. "Agah ol, bî-vefâların lutfu tarafına gitme ki, o harab köprü olur, iyi dinle!"
"Aklını başına al da, bî-vefâların bu gibi latîf sözlerine ve va'dlerine aldanma. O lutuflar ve va'dler bir harâb köprü gibidir!"
2834. "Eğer bir câhil onun üzerine ayağını vursa, o köprü yıkılır ve o ayağı kırar."
"Eğer lütuf ve mevâîdin çürüklüğüne vakıf olmayan bir kimse o çürük üzerine adım atarsa, o köprü derhal yıkılır ve adım atan ayağı da kırar."
2835. "Her nerede asker bozulmuş olursa, iki-üç gevşekten ve muhannesten olur."
Her nerede münhezim olmuş bir ordu olursa, bu inhizâm birkaç zaîfü'l-kalb ve korkak kimsenin yüzünden vâki' olur.
2836. O merd gibi silah ile safa gelir; "İşte yâr-ı gar!" diye ona gönül koyarlar.
"O muhannes, ya'ni kadın tabîatlı olan korkak, silahlı olarak saff-ı harbe gelir; onun sûret-i zâhiresine bakanlar, "İşte bu müşkil vaz'iyyet içinde bize bir yardımcı arkadaş!" diyerek ona gönül koyar ve i'timâd ederler."
2837. "Zahm gördüğü vakit yüz çevirir; onun gitmesi senin arkanı kırar."
"O korkak kimse başkasının yaralandığını görse, veyâhût kendisi cüz'î bir yara alsa, derhal yüz çevirir. Onun saff-1 harbden geri kaçması senin arkan- daki arkadaşlarını da ürkütür ve senin metânetini kesr eder. Ve ıstılâh-ı askerîde "panik" dedikleri bir inhizâm-ı azîme bâdî olur."
2838. Bu uzundur ve çok olur; ve o şey ki maksûddur, gizli olur.
Bu bahis uzundur, tafsil ettikçe teselsül eder ve söz çoğalır ve maksûdumuz olan bahis geride ve mestûr kalır.