Vezîrin hikâyesidir ki, pâdişâh onu vezâretten azl etti ve muhtesiblik verdi
31. bölüm / 61 · 543 kelime · ~3 dk okuma
2809. Şah bir vezîri muhtesib yaparsa, şah onun muhibbi olmaz, onun düşmanı olur.
"Muhtesib", fenâlıkları men'e me'mûr olan zâbıta me'mûru ma'nâsındadır. Ya'ni "Bir hükümdar kendisine vezîr ittihâz ettiği bir kimseyi zabıta me'mûru yaparsa bu o kimsenin hakkında hükümdârın lütfu ve muhabbeti eseri değil, belki gazabı ve adâveti eseridir." Bu beyit, yukarıda geçen 2807 numaralı beyite merbûttur.
2810. O vezîr dahi bir günah yapmış olur. Nâçâr sebebsiz tağayyür olmaz.
“Nâ-gezîr", nâçâr ve zarûrî ma'nâsındadır. Bu beyt-i şerîfte sûre-i Ra'd'da vaki إِنَّ اللَّهَ لاَ يُغَيْرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّى يُغَيْرُوا مَا بِأَنْفُسِهِمْ (Ra'd. 13/11) ya'ni, “Allâh Teâlâ, nefislerinde olan ahvali bozmadıkça bir kavmin ahvâlini bozmaz" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Bu âyet-i kerîme ferdî ve içtimâî bir düstûr-ı azîm- dir. Ya'ni, "Hak Teâlâ hazretleri bir kimse kendi nefsindeki salâhı bozmadıkça, onun ahvâl-i umûmiyyesindeki râhat ve salâhı bozmaz. Ve kezâ bir hey'et-i ictimaiyye münasebât-ı umûmiyyesindeki salâhı bozmadıkça, Hak Teâlâ o hey'etin ni'met ve râhatını bozmaz" demek olur.
2811. O ki evvelden muhtesib oldu, muhakkak onun için ibtidâdan o baht ve nasib olmuştur.
Ya'ni, "Bu âlem-i sûrette evvelden zabıta me'mûru olarak zâhir olup vezâret mertebesine vâsıl olmamış olan bir kimse hakkında bir şey denemez. Onun bu hâl-i iftitâhının devamına nazaran, böyle bir kimse hakkında, "Onun bu hâli, bahtı ve nasîbi, ya'ni ayn-ı sâbitesinin isti'dâdı iktizâsındandır" denebilir.
2812. Fakat o ki evvel şâhın vezîri olmuştur, muhtesib yapmağa sebeb kötü fiilidir.
"Fakat o kimse ki, bu âlem-i sûrette evvelâ makām-ı fenâya vâsıl olarak Hakk'ın halîfesi ve vezîri olmuş iken, ba'dehû Hakk'ın onu zabıta me'mûru yapmasının sebebi hiç şübhe yoktur ki, onun kötü fiilidir." Bu kıssada, Hz. Muâviye'nin evvelki ve sonraki hâline işâret olduğu mahsüsdür.
2813. Vaktaki şah seni asitanesinden huzuruna çağıra, tekrar âsitane tarafına geri süre.
"Asitâne"den maksûd, âlem-i sûrettir. Ya'ni, "Vaktāki şâh-ı hakîkî olan Hak seni âsitâne olan âlem-i keserât ve kesâfetten huzûruna, ya'ni fenâ fillâh mertebesine da'vet edip, ba'dehû tekrâr âlem-i kesâfet tarafına reddede."
2814. Sen muhakkak bil ki, bir kabahat etmişsin; cehilden dolayı cebri öne getirmişsin!
"Sen muhakkak bil ki, bir günah ve kabâhat yapmışsın; ve bu kabâhatin sebebi ile âlem-i hicaba reddolunmuşsun. Fakat cehlinden dolayı hakîkat-i hâli ve kendi kabâhatini görmeyip, cebri öne sürer ve kazâ-yı ilâhîye iftirâ edersin." Zî-râ kazâ-yı ilâhî senin isti'dâdına göre olan hükümdür. Ve senin isti'dâdın ise evvelce vezâret mertebesi olan fenâ fillâh mertebesine ve makām-ı cem'a kadar terakkî etmene bakılırsa pek parlak imiş. Lâkin ne çâre ki, senin bu güneş gibi parlak olan isti'dâdını küsûfa uğratan senin cürüm ve günâhındır!
2815. Dersin ki: "Benim için nasib ve kısmet bu olmuştur." İmdi niçin dünkü o devlet senin elinde olmuştur?
Dersin ki, "Bu benim mertebe-i âliyeden sukūtum, benim ayn-ı sâbitemin isti'dâdı iktizâsıdır ve ezelî olan kısmetim ve nasîbim bu olmuştur." Mâdem-ki isti'dâdın böyle dûn imiş, o halde dünkü devlet ve saâdetin senin eline neden dolayı geçmiş idi? Eğer ezeldeki isti'dâdın parlak olmasa idi, o gaib ettiğin devlet ve saâdet eline geçer mi idi?
2816. Kendi kısmetini, cehlinden sen kendin kestin. Ehil olan adam kendi kısmetini artırır!
"Binâenaleyh kendi nasîb-i ezelîni, cehlin sebebiyle sen kendi elin ile kesmiş oldun. Burada sana cebr eden olmadı. Ehliyyetini kendin akîm bıraktın. Zîrâ bu âlem-i sûret âlem-i sa'ydir. Cehlden nefret ve ilme ehliyyet gösteren adam, sa'y ile parlak isti'dâdının semeresini iktitâf edip, nasibini artırır; takdîr-i ilâhîye bühtân etmez!"