Hırsızı erişip tutacak kadar yaklaşmış olan hâne sahibine, o şahsın seslenmesi ile hırsızın kaçması
30. bölüm / 61 · 1122 kelime · ~6 dk okuma
2785. Bu ona benzer ki, bir şahıs evinde hırsızı gördü; onun arkasında koştu.
Ey İblîs, senin büyük bir hayır ve fâideden alıkoymak için daha aşağı bir hayır ve fâideye da'vetin bu kıssaya benzer ki; bir şahıs evinde gördüğü hırsızın arkasından koştu.
2786. Tâ ki onun arkasında iki üç meydan koştu. Nihayet o yorgunluk onu ter içinde bıraktı.
2787. O hamlede ki, ona yakın geldi, hattâ ona sıçraya ve erişe.
Ya'ni, "O hırsıza hemen bir hamlede sıçrayıp yakalayacak kadar yaklaştı."
2788. Diğer hırsız ona: 'Gel, tâ ki bu belâ alâmetlerini göresin!' diye bağırdı.
2789. Ey iş adamı, çabuk ol ve geri dön! Tâ ki hali burada müessif göresin!
Ey hırsızı yakalamak işinin arkasında koşan adam, çabuk ol ve geri dön ki, teessüfe şâyân olan hâli burada göresin!
2790. Dedi: 'Ola ki o tarafta bir hırsız olsun; eğer çabuk dönmezsem bu benim üzerime gider!'
Hırsızın arkasından koşan adam dedi: 'Câiz ki o tarafta bir hırsız daha olsun; eğer çabuk dönmezsem, belki bu ikinci hırsız belâsı da benim üzerime vâki' olur."
2791. Zevceme ve çocuklarıma el vurur. Bu hırsızı bağlamak bana ne vakit fâide eder?'
2792. Bu müslüman keremden beni çağırıyor. Eğer çabuk dönmezsem ona nedâmet gelir!'"
2793. O iyilik isteyicinin ümîd-i şefkati üzerine hırsızı bıraktı, yoldan geri geldi.
2794. Dedi: 'Ey iyi dost, ahval nedir? Senin bu figānın ve bağırman kimin elindendir?'"
2795. Dedi: 'İşte hırsızın ayağının izini gör. Deyyûs hırsız bu tarafa gitmiştir!'
"Zen-be-müzd", karısını ücretle veren kimseye derler ki, "deyyûs" demektir.
2796. İşte deyyûs hırsızın ayağının izi. Bu nakış ve iz üzerine onun arkasında git!'."
2797. Dedi: 'Ey ahmak, bana ne söylüyorsun? Nihayet ben onu tutmuş idim!'
2798. Senin bağırmandan hırsızı bıraktım. Ben sen eşeği bir adam zannettim!
2799. Ey filân, bu ne saçmadır ve herzedir? Ben hakikati buldum, nişan ne olur?'"
"Ben hakikati, ya'ni hırsızın kendisini buldum. Sen ise onun izinden ve alâmetinden bahsediyorsun! Hırsızın kendi dururken ayak izinin ne ehemmiyeti olur!"
2800. "Dedi: 'Ben sana doğrudan nişan veriyorum. Bu hakikattan âgâh olduğumun nişanıdır."
Bağıran adam dedi: 'Ben sana doğruya îsâl edecek olan izi ve nişânı gösteriyorum. Bu ise benim hakîkattan âgâh olduğumun alâmetidir.'
2801. "Dedi: 'Sen yankesicisin, yahud ahmaksın! Belki sen hırsızsın ve bu halden âgâhsın!'
Hırsızı koğalayan kimse dedi: 'Mâdemki hakikattan âgâh olduğunun nişânını gösteriyorsun ve bu izin hakikatı da hırsızın kendisidir; o halde sen o hakikatla müttehidsin. Binâenaleyh yankesicisin, veyâhud müttehid olduğun şeyin hakikatını bilemeyecek kadar ahmaksın. Ve belki sen de onun gibi hırsızsın ve onun bu hırsızlığından ve tecavüzünden âgâhsın!'
2802. Kendi hasmımın saçını çekici olarak çekiyordum; sen 'İşte nişân!' diye onu kurtardın!'
"Hasmım olan hırsızın kendisini yakaladım ve saçını çekici olduğum halde çekiyordum. Sen ise beni ize ve alâmete da'vet ederek onu kurtardın." Cenâb-ı Pîr efendimiz bu rumûzât altında müstetir olan ma'nâya intikālen buyururlar ki:
2803. Sen cihet söyleyicisin, ben cihetlerden haricim. Visal içinde ayat yahud beyyinat söyleyicisin!
Tercüme olunan ma'nâya göre "cihet-gû" ve "âyât-gû" vasf-ı terkîbîdir ki, "cihet söyleyici" ve "âyât söyleyici" demek olur. Ya'ni, 'Ey beni çağıran kimse, sen این طرف رفتست دزد ya'ni, 'Hırsız bu tarafa gitmiştir' diyerek bana cihet söyleyicisin. Ve ben vasl içinde iken sen âyât ve delâil söyleyicisin. Ben ise hırsızın kendisini tutmuş ve cihet aramaktan hârice çıkmış idim. Zîrâ matlûbu bulduktan sonra onu taleb etmek abestir.'
Ankaravî hazretlerinin verdiği ma'nâya göre, “cihet-gû" vasf-ı terkîbî; ve "âyât-gû"daki "kû", kâf-ı Arabî ile "Hani?" ma'nâsınadır. Ya'ni, 'Sen cihet söyleyicisin, ben ise cihetlerden hâricim. Visâl içinde âyât ve delâil hani? Ya'ni, hakikata vâsıl olunduğu vakit, o hakikatin alâmetlerini ve delîllerini aramağa hâcet kalır mı? Ve hakîkatin kendisine vusûl hâlinde, artık onun sıfatı ve âsârı ile meşgül olmanın ma'nâsı olur mu?' demek olur.
2804. Sıfattan mahcûb olan adam sun'u görür. Sıfatta odur ki, o zâtı gaib etmiştir!'
Ya'ni, "Sıfatın perdesi, masnûât olan eşyâdır; ve Zât'ın perdesi sıfattır. Binâenaleyh sıfattan gāfil ve zâhil olan kimse, o perdenin haricinde kalan sun'u ya'ni masnûât-ı ilâhiyye olan eşyayı görür. Ve onun perdesi olan sıfatları müşâhede eden kimse dahi bittabi' Zât'ın müşâhedesinden hâriç kalır ve bu müşâhedesinde Zât'ı gäib etmiş olur." Böyle olunca, ashâb-ı müşâhede üç kısım olmuş olur. Bir kısmı, masnûâtın zâtında mahbûs olmuşlardır ve ondan nefsânî istifade ederler ve aslâ sıfâta intikâl edemezler. Bunlar hem sıfattan ve hem de Zât'tan mahcûblardır. Ve bir kısmı dahi, masnûâttan sıfâta intikāl etmişlerdir; ve lâkin sıfâttan geçip Zât-ı bahta yol bulamamışlardır. Ve bir kısmı, Zât'ta müstağrak olup, masnûâttan ve sıfättan gāfil ve zâhildirler. Hind şârihlerinin hülâsaten ve îzâhen beyânı budur. Fakat fakîre göre bu beyt-i şerîfte bir vecih daha vârid olur. O da budur ki: Sıfâttan dolayı Zât'tan mahcûb olan kimse sun'u görür ve masnûâtta Zât'ın sereyânını idrâk etmez. Binâenaleyh Zât'ı gäib etmiş olan kimse sıfât içinde müstağraktır. Bu ma'nâya göre, sıfatı müşâhededen mahcûb olanların zikri bu beyitin mazmûnundan hâriç kalır. Zîrâ onların hâli zikre şâyân değildir. Çünkü bu müşâhedenin asla kıy- meti yoktur. Bu müşâhede, his gözünün tabîî olan bir görüşüdür; menşeinden bî-haberdir. Ve hayvanlar dahi eşyayı bu görüşle görürler ve hallerine göre ondan istifade ederler.
Ve ma'lûm olsun ki, ehl-i sülükün şühûdu üç vecih iledir. Birisi, eşyâda zât-ı Hakk'ın ancak sıfatını görmektir. Ve diğeri, ancak Zât'ı müşâhede edip, sıfâttan ve eşyâdan gāfil ve zâhil olmaktır. Ve üçüncüsü, Zât ile beraber sıfâ-tı görmektir. Birincisi "fark” hâlidir ki, sıfât Zât'a perde olur. İkincisi "cem'" ve "fenâ fillâh” hâlidir ki, Zât sıfâta perde olur. Üçüncüsü "cem'u'l-cem'" ve "bakā-billâh” hâlidir ki, bu mertebede sıfât Zât'a perde olmadığı gibi, Zât dahi sıfâta perde olmaz. Bu hâl kâmil ve mükemmil olan zevâtın ve verese-i kümmelînin hâlidir. Bu beyt-i şerîfte birinci hâle; ve âtîdeki beyitte dahi ikinci hâle işaret buyurulur.
2805. Ey oğul, vâsıllar Zât'ın garkıdırlar; ne vakit onun sıfatına nazar ederler?
Sıfat perdesinden kurtulup, Hakk'ın zâtında fânî olanlar aslâ sıfâta nazar edemezler. Zîrâ Zât sıfâtın perdesi olur.
2806. Vaktaki senin başın ırmağın dibinde ola, ne vakit gözün suyun rengine düşer?
Bu beyt-i şerîf "fenâ-fillâh" hâline misâldir. Nitekim, başını ırmağın dibine daldırdığın vakit, suyun rengini göremezsin. İşte böylece, Hakk'ın zâtında müstağrak olanlar dahi, renklerden ibaret olan O'nun sıfatına nazar edemezler.
2807. Ve eğer dipten suyun rengine geri gelsen, imdi sen şa'rı verdin, palası aldın!
"Şa'r", kıl ve ince ipek libâs; ve "palâs", kaba kebe ma'nâsınadır. Ya'ni, "Eğer ırmağın dibinden başını ırmağın sathına çıkarıp suyun rengine baksan, bil ki ince ipek libâs verdin; onun yerine kaba bir kebeyi aldın ve "fenâ" hâlinden, evvelki "fark" hâline ve sıfât perdesine rücû' ederek, zevk-i vahdetten âlâm-ı kesrâta düştün. Bu ise, yüksek bir mertebeden aşağı bir derekeye sukūttur."
2808. Avâmın taatı, havassın günahıdır; avâmın vuslatı, havassın hicabı bil!
Sâliklerin avâmı, sıfâta teveccüh ile tâat ederler. Binâenaleyh onlar hicâbât-ı nûrâniyye içindedirler. Bu hicâb-ı nûrânî ise, havâss-ı evliyâ indinde günah addolunur. Sâliklerin avâmı bu hicâb-ı nûrânîyi ayn-ı vuslat bilirler. Halbuki havâss indinde bu sıfat zât-ı Hakk'ın hicabıdır. Nitekim muhakkıklar حسنات الابرار سيئات المقربين ya'ni, "Ebrârın hasenâtı mukarreblerin seyyiâtıdır" demişlerdir.