Kādının âfet-i kazâdan şikâyet etmesi, nâibin ona cevabı
29. bölüm / 61 · 2178 kelime · ~11 dk okuma
2737. Bir kadıyı oturttular ve ağlar idi; naib dedi: "Ey kadı, ağlamak nedendir?"
Bu kıssa, yukarıdaki 2736 numaralı beyite merbûttur. Ya'ni, "Bir kadıyı kadılık makāmına oturttular ve o ağlar idi. Onun gıyâbında rü'yet-i da'vâya vekâlet edecek olan nâib efendi dedi ki: "Ey kadı efendi, bu senin ağlamanın sebebi nedir?"
2738. "Bu senin ağlama ve feryad vaktin değildir; senin sürûrunun ve mübarek olsunun vaktidir!"
Kadılık makāmına oturmuş olduğun bu vakit, ağlamak ve feryad etmek zamânı değildir. Belki senin sevineceğin ve sana “Mübarek olsun!" diyecekleri bir vakittir."
2739. Dedi: "Ah, bir bî-dil, iki alim arasında bir câhil nasıl hüküm sürer?"
"Bî-dil" burada mütereddid ma'nâsınadır. Ya'ni, kadı nâibe cevâben dedi: "Ah, nasıl ağlamayayım! Benim gibi bir hükmünde mütereddid olan adam, da'vâlarının inceliklerini bilen iki hasım arasında, onların bu da'vâlarından bî-haber ve câhil olan bir kimse nasıl hüküm sürecektir ve onların lehine ve aleyhine nasıl hükmedecektir?" Bu beyt-i şerîfte, القاضي جاهل بين عالمين ya'ni, "Kadı iki âlim arasında bir câhildir" hadîs-i şerîfine işâret buyurulur.
2740. "O iki hasım kendilerin[in] vakıasından vakıftırlar. Miskîn kadı o iki [2747] bendden ne bilir?"
"O iki hasım kendi aralarında tahaddüs eden da'vânın her noktasına vâkıftırlar. Zavallı kadı o iki alâkadan, ya'ni müddeî ve müddeâ-aleyhin doğru veyâ eğri olan alâkalarından bî-haberdir."
2741. "Onların halinden câhildir ve gāfildir. Onların kanına ve malına nasıl gider?"
"Kadı müddeî ve müddeâ-aleyhin hallerinden câhil ve gāfil iken, meselâ bir cinâyet da'vâsında onların kısâsına veyâ diyetine nasıl hükmedebilir?"
2742. Dedi: "Hasımlar âlimdirler ve illete mensubdurlar; sen câhilsin, fakat milletin şem'isin."
Naib cevâben dedi: “Vâkıâ hasımlar da'vâlarının dakāyıkını iyi bilirler. Fakat her birinin kalbinde garaz ve illet vardır. Sen her ne kadar onların ahvâlinden câhil isen de, nûr-ı ilim ile milletin şem'isin ve ışığı mesâbesindesin."
2743. Zîra ki, arada senin illetin yoktur; o feragat gözlerin nûrudur."
"Çünkü müddeî ile müddeâ-aleyh arasında senin kalbin bir garaz-ı nefsânî ile ma'lûl değildir. Senin bu garaz-ı nefsânîden ferâgatin, akıl ve zekâ gözlerinin nûrudur. Binâenaleyh bu sayede haklıyı ve haksızı ayırt edebilirsin."
2744. Ve o iki âlimi garazları kör etti. Onların ilmini illet, kabirde etti."
"O da'vâlarına âlim olan iki hasmın garaz ve maksadları, akıllarının gözünü netîceyi görmekten kör etti. Onların bilgilerini bu garazın illeti gömdü ve kabre koydu."
2745. Cehli illetsizlik âlim eder; illet gönüllerden ilmi koparır."
"Onların da'vâlarına cehlin olsa da, sendeki illetsizlik seni onların da'vâlarına âlim eder. Eğer sende garaz-ı nefsânî illeti olursa, onların da'vâlarının esâsına ve esrârına vukūfun olsa bile, bu illet gönülden o ilmi ve vukūfu koparır atar. Binâenaleyh hükümde hâkim olan ilim değil, garaz-ı nefsânî illeti olur. Ve bu garaz seni tarafgîrliğe sevk eder."
2746. Sen rüşvet almadıkça görücüsün; tama' ettiğin vakit körsün ve bendesin."
"Sen da'vâcılardan rüşvet almadıkça haklıyı ve haksızı görücü olursun. Eğer da'vâcılardan gelecek menfaata göz dikmiş isen, haklıyı ve haksızı görmekten kör olursun ve onların emirlerine ve arzûlarına âmâde bir köle olmuş olursun ve menfaatını gördüğün tarafı iltizâm edersin." Hadîs-i şerîfte `لعن الله الراشى والمرتشى والرايش بينهما` ya'ni, "Allah Teâlâ rüşvet verene ve alana ve arada vâsıta olana la'net etti" buyurulur. Ve diğer bir hadis-i şerîfte de `الطمع يذهب الحكمة من قلوب العلماء` ya'ni, "Tama' âlimlerin kalblerinden hikmeti giderir" buyurulur. Ve yine diğer bir hadis-i şerîfte de şöyle buyurulur: `استعيذوا بالله من الطمع فإن الطمع يهدى إلى الطبع` ya'ni, "Tama'dan Allah'a sığınınız. Zîrâ tama' tabîata rehber olur!"
2747. Ben huyu hevadan ayırt etmişim; şehvete mensub olan lokmaları az yemişim.
Şurrâh-ı kirâm, bu ve âtîdeki beyitin Hz. Muâviye lisânından beyân buyurulduğunu zikretmişlerdir. Fakat fakîrin zevkine göre bu iki beyiti cenâb-ı Pîr efendimiz kādının lisânından buyururlar. Ve bu kadı kıssasının bu bahiste zikrinde de bir nükte-i dakîkaya intikāl olunur. O da budur ki: Şâh-ı velâyet İmâm Alî (k.v.) hazretleri ile cenâb-ı Muâviye aralarında vâki' olan da'vâdan dolayı, birçok kimseler mevki'-i kazâda oturup, ma'lûmât-ı târîhiyye üzerine lehte ve aleyhte birtakım hükümler verirler. Halbuki yukarıda 2739 numaralı beyitte zikrolunan hadîs-i şerîf mûcibince, kadı iki âlim arasında bir câhildir. Binâenaleyh bu mes'eleyi mevzû'-i bahs edip muhâkemeye girişmek ve lehte veyâ aleyhte hüküm vermekten ictinâb etmek lâzımdır. Husûsiyle hayât-ı dünyeviyyesinde henüz sıfât-ı nefsâniyyeden kurtulmamış olan kimselerin bu işe karışmaları hiç câiz değildir. Zamân-ı Hz. Pîr'de bu mes'elenin kendilerinden suâl buyurulması üzerine, Mesnevî-i Şerîf'te bu Hz. Muâviye kıssasını ve kadı hikâyesini beyân buyurmak sûretiyle, ehl-i irfâna umûmî bir cevâb verdikleri anlaşılır. İşte bu ma'nâya mebnî, bu beyt-i şerîfi kadı lisânından kendileri beyân buyururlar. Ve Muâviye aleyhtarlarının bu kıssayı hoş görmemelerine cevap verip, buyururlar ki: "Ben huyumu ve tab'ımı hevâ-yı nefsânîden ayırt etmişim. Bu hayât-ı dünyeviyyede şehvânî lokmaları az yemişim ve nefsimin arzûlarını az icra etmişim. Binâenaleyh bu Mesnevî-i Şerîf'teki beyânâtım firâset-i hakîkiyyeye müsteniddir. Ey kāri', sakın i'tirâz etme ve yanlış muhakeme yoluna gitme!"
2748. Benim çeşni tutucu gönlüm ışıklı oldu. Muhakkak sûrette doğruyu yalandan bilir!
Benim gönlüm zevk-i hakikat ile mütezevviktir ve hakikat nûruyla münevverdir. Binâenaleyh hükmünde doğru ile yalanı fark ve temyîz eder. Ve bu husûsta tarafgîrlerin uydurdukları hilaf-ı hakikat sözleri temyîze muktedirdir.
Muâviye'nin İblîs'i ikrâra getirmesi
2749. "Sen beni muhakkak niçin uyandırdın? Ey hîlebâz, sen uyanıklığın düşmanısın!"
2750. "Sen afyon gibisin, hep uyku getirirsin. Sen içki gibisin, aklı ve ilmi götürürsün!"
2751. "Seni çarmıh etmişim, âgâh ol, doğru söyle! Doğruyu bilirim, sen hîleler arama!"
"Çarmıh etmek", münâzarada ilzâm etmek ve çarmıha gerilmiş gibi âciz bırakmak ma'nâsınadır.
2752. "Ben herkesten onu taleb tutarım ki, o tab' ve huyda onun sahibi ola."
Ya'ni, "Ben herkesten isti'dâdının müsâid olduğu şeyi ve kābiliyyeti olan işi isterim."
2753. "Ben sirkeden şekerlik istemem; ve muhannesten de askerlik istemem."
"Muhannes", korkak ve kadın tabîatlı ve mef'ûl ma'nâsınadır. Ya'ni, "Sirkede tatlılık kābiliyyeti ve isti'dâdı olmadığından, ondan şekerin yapacağı hizmeti beklemem. Ve muhanneste dahi kahramanlık ve fedâ-yı nefs isti'dâdı olmadığından, ondan da askerlik hizmetine muntazır olmam."
2754. Ben mecûsîler gibi puttan aramam ki, o Hak ola; yahud Hak'tan bir nişân ola.
"Alemde Hak ve bâtıl vardır. Mecûsîler bu Hakk'ı puttan ararlar; veyâhud vücûd-ı Hakk'a bir nişân ve alâmet addederler. Onların Hakk'ı puta hasr edip orada aramaları ve وَمِنْ آيَاتِهِ خَلْقُ السَّمَوَاتِ وَالأَرْضِ (Rûm, 30/22; Şûrâ, 42/29) âyet-i kerîmesi mûcibince, semâvât ve arzın hey'et-i mecmûası âyât-ı ilâhiyyeden olduğu halde, onları bırakıp, münhasıran putu vücûd-ı Hakk'a nişân addetmeleri bâtıldır. Binâenaleyh eğer ben Hakk'ın ancak ism-i Mudill'in mazharı olan şeytandan zuhûr ettiğine kanâat edip, doğruyu ondan ararsam, mecûsîlerin yaptığı bâtıl bir fiili yapmış olurum."
2755. Ben gübreden misk kokusunu aramam; ben ırmak suyu içinde kuru kerpiç aramam!
2756. Ben şeytandan bunu aramam; zîrâ o gayrdır ki, beni hayıra uyandırsın!
"Ben şeytandan, bir mü'minin namaz vaktinde uyandırılmasını beklemem. Zîrâ mü'min ism-i Hâdî'nin; ve şeytan ism-i Mudill'in mazharıdır. Ve ism-i Mudill, ism-i Hâdî'nin gayrıdır. Onun mazharları da bittabi' gayr olur. Binâenaleyh ağyârdan yârin hizmeti olan hayır beklenemez."
İblîs'in kendi zamîrini Muâviye'ye doğru söylemesi
2757. Diş dibinden ona dedi: "Ey fülân, seni onun için uyandırdım: Bil!"
"Diş dibinden söylemek", dilini çiğneyerek tekellüf-i tâm ile çaresiz ifade-i merâm etmekten kinâyedir. Ya'ni, İblîs Hz. Muâviye'nin ısrârına karşı çâresiz hakkı söylemeğe başladı da dedi ki: "Ey fülân, seni uyandırmamın sebebi budur. Bil ki:"
2758. “Ta ki namazda, devleti yüksek olan Peygamber'in arkasından cemâate erişesin."
"Cenâb-ı Peygamber (s.a.v.) Efendimizin arkasında cemâatla kılınan namaza yetişesin!" Bu beyânâ nazaran, Hz. Muâviye ile İblîs arasındaki bu münâzaranın Risâletpenâh efendimizin ömr-i saâdetlerinde vâki' olduğu anlaşılır.
2759. "Eğer namaz vakitten gide idi, muhakkak sana bu cihan karanlık, ziyâsız olurdu!"
"Cihânın karanlık ve ziyâsız olması", şiddet-i kederden kinâyedir. Ya'ni, "Eğer namaz vakti geçmiş olup, sen uykuda kalmış olsa idin, çok kederlenirdin ve cihân kararır idi."
2760. "Aldanmadan ve kederden, senin iki gözünden kırbalar gibi yaşlar giderdi."
[2768] "Gabîn" burada, ma'tûf olduğu "derd" karînesiyle, ma'nâ-yı masdarî olarak, "mağbûn olmak ve aldanmak" ma'nâsınadır. "Meşk", su tulumu ve kırba ma'nâsınadır. Ya'ni, "Aldanmaktan ve kederden, çok ağlar ve yaş dökerdin."
2761. "Her bir kimse bir taatta zevk tutar; şübhesiz ondan bir saat sabr edemez."
"Her bir kimsenin bir nev'-i tâatta zevki vardır. Ya'ni, kimi namazdan, kimi oruçtan, kimi sadakadan, kimi tesbih ve tehlîlden zevk alır ve bunlara karşı sabretmek elinden gelmez. Zîrâ zevki onu her an bu tââta çeker."
2762. "O aldanma ve keder yüz namaz olurdu. Hani namaz ve hani o niyâzın fürüğu!"
"O uykuda kalmak sûretiyle hâsıl olan zarar-ı ma'nevî ve namaz vaktinin fevtinden kederlenme, vaktinde kılınan yüz namaza muâdil olurdu. O vaktinde kılınan namazın sevâbı nerede; ve vakti geçen namazdan dolayı teessüf ederek afv-ı kusûr için yana yana Hakk'a olan münâcâtın fürûğu ve nûru nerede!
Cemâat namazının fevti üzerine o muhlisin hasret yemesinin fazîleti
2763. O bir kimse mescidin içine giderdi, halk mescidden dışarı çıkar idi.
2764. "Ne oldu ki, mescidden çabuk dışarıya çıkıyorlar?" diye cemâata sorucu oldu.
2765. O birisi ona dedi ki: "Peygamber namazı cemaatla kıldı ve râzdan fâriğ oldu."
"Râzdan fâriğ oldu" buyurulması ile, namazın münâcât olmasına ve Hakk'a kendi sırrının arzına işâret buyurulur.
2766. "Ey ham adam, sen nereye gidiyorsun? Çünkü Peygamber selâm vermiştir."
2767. "Ah!" dedi; o âhtan dışarıya duman çıktı. Onun âhı gönülden kan kokusunu veriyordu."
2768. O cemâattan birisi dedi: "Bu âhı sen bana ver ve benim o namazım senin olsun."
"Senin bu fart-ı tahassür ile ettiğin âh benim olsun ve benim cemâatla kılmış olduğum namaz senin olsun. Bunları mübadele edelim!" dedi.
2769. Dedi: "Ahı verdim ve namazı kabûl ettim." O âhı yüz niyaz ile aldı.
"Namaza yetişemeyen kimse bu teklîfe râzî olup, "Pek a'lâ, ettiğim âhı sana verdim ve senin namazını da kabûl ettim" dedi. Ve cemâatla namaz kılan kimse dahi o âhı yüz niyâz ve ricâ ile ondan aldı." Ma'lûm olsun ki, âlem-i ma'nâda böyle alış verişler çok olur. Her ne kadar maddiyyâtta müstağrak olanlar bunu ma'nâsız ve çocukluk gibi telakkî ederlerse de, işin hakikatı onların zannettikleri gibi değildir. İrâde-i beşerin pek büyük rolü vardır. Nitekim manyetizma, hipnotizm hâdisâtı, bu irâdenin te'sîrâtını bir nebzecik olsun beşeriyyete sezdirmektedir.
2770. Gece rü'yasında ona bir hâtif dedi ki: "Hayat ve şifâ suyunu satın [2778] aldın."
"Şifî" (شفی), "şifâ" (شفا) kelimesinin imâlesidir. Cemâatla namaz kılan kimse gece rü'yâ gördü ve rü'yâsında bir hâtif ona dedi ki: "Cemâata yetişemeyen kimsenin ettiği âh, bir hayat ve şifâ suyu idi. Sen namazını verdin ve bu hayat ve şifâ suyunu satın aldın."
2771. "Bu ihtiyarın ve bu duhûlün hürmetine, bütün halkın namazları kabul oldu."
Bu da hâtifin sözünün mâba'didir. Ya'ni, "Senin bu alış verişi ihtiyârın ve bu bey'e duhûlün hürmetine bütün halkın namazları indallâhta makbûl oldu."
İblîs'in Muâviye'ye kendi mekrine ikrâr etmesinin tamâmı
2772. İmdi Azazîl ona dedi: "Ey adl beyi, mekrimi ortaya koymak lazımdır!"
“Azâzîl”, İblîs'in ism-i kadîmi olduğu yukarıda geçmiş idi. Ya'ni, İblîs Muâviye'ye dedi ki: "Ey adâletin beyi, mâdemki seni kandıramadım; artık hilemi ve mekrimi meydana çıkarmak îcâb etti!"
2773. "Eğer namazın fevt olaydı, o zaman gönül derdinden ah u figān vururdun."
2774. "O teessüf ve o figān ve o niyaz, iki yüz zikri ve namazı geçerdi."
2775. “Böyle âh, hicabı yakmamak için, ben korkudan seni uyandırdım."
"Hicīb”, “hicâb" kelimesinin imâle olunmuşudur. "Nehîb" korku ma'nâsınadır. "Sen namaz vaktini geçirmekle bir hicâb-ı kesîf içine düşmüş idin. Uyandığın vakit edeceğin teessüf bu hicabı yırttıktan sonra, fazîlette ve sevâbda vaktinde kıldığın namazın fazîletini ve sevâbını geçecek idi. Binâenaleyh bu hicabı böyle bir âh ile yakmamak için, korktum seni uyandırdım."
2776. “Tâ ki senin için böyle bir ah olmaya, tâ ki senin için ona bir yol olmaya!"
"Tâ ki böyle kıymetli bir âhı edemeyesin ve senin için böyle kıymetli bir âha yol açılmasın diye seni uyandırdım."
2777. "Ben hasûdum, hasedden böyle yaptım. Ben düşmanım, benim işim mekr ve kîndir."
İ'tirâftan ve Muâviye onun sözünü kabûlden sonra Muâviye'nin İblîs'e cevabı
2778. Dedi: "Şimdi doğru söyledin. Senden bu gelir, sen buna lâyıksın!"
Hz. Muâviye İblîs'e cevâben dedi: "İşte şimdi doğrusunu söyledin. Ve senden beklenen de budur. Ve sen bu gibi hîle ve fesâdı icrâya lâyıksın!"
2779. "Sen örümceksin, sineği av tutarsın. Ey köpek, ben sinek değilim, zahmet getirme!"
2780. "Ben akdoğanım, beni şah şikâr eder. Bir örümcek ne vakit bizim etrâfımızı dolaşır?"
2781. "Kādir oldukça hele git sinek tut; ayran tarafına sineklere salâ vur!"
"Helâ!" kelime-i tenbîhtir. "Agâh ol ve müteyakkız ol!" demektir. Türkçe "hele" sûretinde müsta'meldir. "Sala" Gıyâsu'l-Lügāťın beyânına göre, bir şeyi vermek için bir kimse tarafına bağırmaktır. Kütüb-i mu'tebere-i arabiyyede bu ma'nâsına tesadüf edilmemiştir. Meselâ Mevleviler dergâhında taâm vakti geldikte, hücre-nişîn olanlara "Lokmaya sala!"; ve namaz vakti geldikçe "Abdeste salā!"; ve mukābele ve semâ' vakti geldikte "Tennûreye sala!" diye nidâ ederler. "Dûğ” ayran ma'nâsınadır. Burada, hîle ve tezvîrden kinâyedir. Ya'ni Hz. Muâviye İblîs'e der ki: "Sen örümceksin, işin gücün sinek avlamaktır. Ben sinek değilim ki, beni avlayabilesin! Ben akdoğan kuşuyum. Beni ancak şâh avlar. Binâenaleyh sen gücün yettikçe git sinek avla ve ancak sinekleri híle ve tezvîrâtına da'vet et!" "Sinek"ten murâd, ukūl-i zaîfe ashâbıdır.
2782. "Ve eğer sen bal tarafına da'vet edersen, o da muhakkak ayran ve yalan olur.!"
"Bal"dan murâd, umûr-ı hayriyyedir. Ya'ni, “Ey İblís, sen umûr-ı hayriyye tarafına da'vet etsen, o da senin hîlen ve yalanın îcâbıdır!"
2783. "Sen beni uyandırdın, uyku idi. Sen gemi gösterdin, o girdab idi!"
"Ben namaz vakti uykuda idim ve bu uyku zımnında bir hayır var idi. Sen ise beni bu hayrın fevti maksadıyla uyandırdın. Senin bu uyandırışın zararlı bir uyku oldu. Sen namaz vakti uyandırmağı, selâmete çıkaran bir gemi sûretinde gösterdin. Halbuki gemileri batıran bir girdâb idi."
2784. "Sen beni ondan dolayı hayra da'vet ettin. Sen beni ondan daha iyi hayırdan sürdün!"
"Sen beni, zımnında zarar olduğundan dolayı hayra da'vet ettin. Sen beni da'vet ettiğin hayırdan daha yüksek olan bir hayırdan sürdün ve mahrûm ettin!"