Tekrar Muâviye'nin İblîs'e ilhâhı
28. bölüm / 61 · 774 kelime · ~4 dk okuma
2723. Dedi: "Seni benden doğruluktan başkası kurtaramaz; adl seni doğruluk tarafına da'vet eder."
Bu muhâvere neticesinde Hz. Muâviye İblîs'e musırrâne dedi ki: "Ey İblís, seni benim elimden doğru söylemekten başka bir şey kurtaramaz! Adl-i ilâhî seni muhakkak sûrette bu yaptığın işte doğru söylemek tarafına da'vet eder."
2724. "Doğru söyle, tâ ki benim pençemden kurtulasın! Benim niza'ımın tozunu mekr oturtamaz!"
"Sen beni namaza uyandırmak fiilinle bir mücadele ve muhâsame kapısı açtın. Ben bu münâzarada sana kat'iyyen mağlûb olmak istemem. Ve doğru cevab vermedikçe emr-i münâzarada yakanı bırakmam. Beyhûde hîle ve mekr etme. Kaldırdığın münâzara ve münâzaa tozunu senin hilen sindirip teskîn edemez!"
2725. Dedi: "Ey düşünceler dolu hayal düşünücü, yalanı ve doğruyu nasıl bilirsin?"
İblîs Hz. Muâviye'ye cevâben dedi: "Ey fikri düşünce ve hayâlât ile dolu olan kimse, sen benim sözlerime inanmayıp, 'Yalandır.' diyorsun. Yalanı ve doğruyu tefrík etmek için elindeki mîzân ve delîl nedir?"
2726. Dedi: "Peygamber bir nişan vermiştir; kalba ve iyiye mihekk koymuştur."
2727. "Yalan, kalbde bir şektir' buyurmuştur. Doğru, itmi'nân, sürûrdur" buyurdu.
"Reyb" şek; "tuma'nîn" râhat ve sükûnet; "tarûb" sürûr ma'nâlarınadır.
Ve bu beyt-i şerîf, `دع ما يريبك إلى ما لا يريبك فإن الصدق طمأنين والكذب ريب` ya'ni, "Sen şek veren şeyi şek vermeyen şeye bırak. Zîrâ sıdk râhat ve sükûn; ve kizb şek verir" hadîs-i şerîfinin ma'nâsıdır. Ankaravî hazretleri, Ahmed ve Tirmizî'nin bu hadis-i şerîfi İbn Ömer'den ve Hasan-ı Basrî'den rivâyet ettiklerini beyân buyurur. Hind şârihleri, İmâm Hasan (a.s.) efendimizden de rivâyet buyurulduğunu beyân ederler. Hülâsası budur ki, "Bir sözü dinlediğin vakit, eğer o söz senin kalbine râhat ve sükûnet verirse inan; eğer şek verirse onu bırak. Çünkü doğru sözün şânı, kalbe râhat ve sükûnet vermektir. Ve yalan sözün şânı da kalbe şek ve şübhe bırakmaktır."
2728. "Gönül yalan sözden rahat etmez. Su ve yağ asla ışık parlatmaz."
"Su ile yağ karıştığı vakit, kandilin fitilinden ziyâ zâhir olmaz, cızırdayıp söner. Bunun gibi, yalan ile karışık olan doğru sözden de parlaklık zâhir olup, kalbi tenvîr etmez."
2729. "Doğru sözde kalbin rahatı vardır; doğruluklar gönül tuzağının dânesidir."
"Doğru sözden kalb râhat ve sükûnet bulur. Çünkü gönül tuzak ve söz kuş ve doğruluk yem gibidir. Binâenaleyh kuş gibi olan söz, ancak kalb tuzağına tutulup takarrur etmek için yem gibi olan doğruluk lâzımdır."
2730. "Meğer ki gönül marîz olsun; fenâ ağızdır ki, bunun ve onun çeşnisini [2737] bilmez."
Ya'ni "Doğru sözün kalbe itmi'nân; ve eğri sözün şek vermesi, sıfât-ı nefsâniyye marazlarından sâlim olan kalb içindir. Bu hâssa, marîz olan bir kalbde yoktur. Nitekim hastalık sebebiyle kuvve-i zâikası bozulan bir ağız, yediği şeylerin tadını ve çeşnisini hissedemez."
2731. Gönül marazdan ve illetten sâlim olduğu vakit, yalanın ve doğrunun ta'mını bilici olur.
2732. Adem'in hırsı buğday tarafına olduğu vakit, Adem'in kalbinden selîmliği kaptı.
Bu beyt-i şerîfin ma'nâsını Âdem-i mâzîye hasretmek münasib değildir. Bu ma'nâ efrâd-ı benî Adem'in her an ve zamanda hepsine şâmildir. Bu umûmî ma'nâya göre, "buğday"dan murâd, suver-i tabîiyyedir. Teşbîhteki vecih budur ki, bir buğday dânesinden, kendi cinsinden olan birçok buğday dâneleri çıktığı gibi, suver-i tabiiyyeden dahi müteselsilen birçok sûretler zâhir olmasıdır. İmdi, efrâd-ı benî Âdem'in her an bu suver-i tabîiyyeye meyli şiddetlenmesinden dolayı, kalbinde safvet ve selâmet kalmaz. İnsanın meylettiği suver-i tabîiyyenin hadd ü hesabı yoktur. Hak Teâlâ bunların esâsâtını Kur'ân-ı Kerîm'de زين للنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَات من النِّسَاء والبنين والقناطير المُقَنْطَرَة من الذهب والفضة وَالْخَيْلِ الْمُسَوَّمَة وَالْأَنْعَامَ وَالْحَرْث (Al-i İmrân, 3/14) âyet-i kerîmesinde beyân buyurmuştur. Ve bu âyet-i kerîmenin ma'nâsı ve îzâhı, I. cildde زين للناس حق آراسته است beyt-i şerîfinde geçti. İblîs efrâd-ı benî Adem'i iğvâât-ı mütemâdiyesiyle bu suver-i tabiiyyeye meyl ve muhabbete sevk edip, idrâk-i hakāyıktan hicâba düşürür.
2733. İmdi, senin yalanını ve hîleni dinledi; aldandı ve öldürücü zehiri içti!
"İmdi, efrâd-ı benî Adem senin yalan ve hîleden ibaret olan ilkāâtını dinledi; ve doğru gibi görünen bu vesveselerine aldandı ve hayât-ı ma'neviyyesi için öldürücü bir zehir olan hilelerini kabûl etti ve suver-i tabiiyyeye meyl ve muhabbetini şiddetlendirdi."
2734. Adem o nefeste akrebi buğdaydan bilmedi. Heves sarhoşundan temyîz uçar.
"Doğru gibi görünen vesveseni kabûl ettiği o nefes ve o an içinde, meyil ve muhabbet ettiği şey kendisine haz veren bir sûret-i tabîiyye midir, yoksa hayât-ı ma'neviyesini sokup zehirleyen bir akrep midir, bunu temyîz edip bilemez. Çünkü bir sûrete meyil ve heves gösteren kimse bir sarhoşa benzer. Ve sarhoşta ise temyîz-i sahîh olmaz." Meselâ istediği bir kadını eline geçirdiği vakit, şehvetinin sarhoşu olur; irtikâb edeceği fiil-i zinânın şenâatını temyîz edemez. İnsâniyyete yakışmayacak olan bu hâl-i hayvâniyyeti pek tabîî görür. Bu ise hayât-ı ma'neviyyesini sokan bir akreptir.
2735. "Halk arzû ve hevânın sarhoşudurlar; o sebebden senin hileni kabul edicilerdir."
2736. "Her kim kendini heva huyundan geri itti; kendi gözünü sırra âșina etti."
"Her kim nefsini suver-i tabiiyyeye meyil ve muhabbet huyundan geri çekti ise, kalbinin gözünü esrâr-ı ilâhiyyeye âşinâ etti."