İçeriğe atla

Onun beyânındadır ki her bir nefiste Mescid-i Dırâr'ın fitnesi vardır

37. bölüm / 61 · 660 kelime · ~4 dk okuma

3006. Vaktaki zahir oldu ki, o mescid değil idi; hîle ve mekr idi ve münkirin tuzağı idi.

Vaktaki o Mescid-i Dırâr'ın hakîkî bir mescid olmayıp, bir hîle ve mekr yuvası ve münkirlerin tuzağı olduğu meydana çıktı. Hind nüshalarında "cahûd" (جحود) yerine "cühûd" (جهود) vâki'dir. Yahûdîler de münkirîn zümresinden olduğundan, ma'nâ değişmez.

3007. Binâenaleyh Nebî buyurdu ki, onu koparalar, çöp ve kül atılacak yer yapalar.

Binâenaleyh Nebiyy-i zîşân Efendimiz o mescidi yıkmalarını ve çörçöp ve kül atılacak bir mezbele ittihâzını emir buyurdular. Rivâyet olundu ki, bu mescidin tahribi için Resûl-i Ekrem Efendimiz ashâbdan Mâlik b. Duhşüm ve Ma'n b. Adiyy ve Âmir b. es-Seken ve Vahşî'yi çağırıp, onlara buyurdular ki: احرقوه و اهدموه و اجعلوا مكانه كناسة ya'ni, "Yakınız ve yıkınız ve onun yerine mezbele ve süprüntülük yapınız!" buyurdular. Ve onlar da öyle yaptılar.

3008. Zîrâ mescid sahibi mescid gibi kalp idi; tuzak üzerine döktüğün tâneler cûd değildir.

Zîra Mescid-i Dırâr'ı binâ edenler dahi mescid gibi kalp ve müzevvir idi. Tuzak üzerine döktüğün yem tâneleri o tuzakla tutacağın hayvana karşı ikrâm ve cûd ve sehâ değildir.

3009. Senin oltanın üzerinde olan et, balık kapıcıdır; öyle lokma ne atâdır, ne de sehadır!

3010. Cemad olan Mescid-i Kuba, onun küfvü olmayan o şeye yol vermedi.

Sıdk ve hulûs üzerine binâ olunan Mescid-i Kubâ, cemâddan ibaret olduğu halde, hîle ve fesâd üzerine binâ olunan Mescid-i Dırâr'ı kendi küfvü ve nazîri olmadığını gördü ve Server-i Âlem (s.a.v.) Efendimizin orayı teşrif buyurmalarına yol vermedi ve bu sûretle iki cemâd arasında fark ve temyîz zâhir oldu.

3011. Cemâdât hakkında böyle bir zulüm gitmedi; adl beyi o küfüv olmayana ateş vurdu.

“Cemâdât cinsinden olan iki mescid arasında temeyyüz ve fark hâsıl olup, Resûl-i Ekrem Efendimizin o Mescid-i Dırâr’da namaz kılması, mahallinde vâki’ olmayacak bir amel ve zulüm olacağı için, adl beyi olan Risâletpenâh Efendimiz, Mescid-i Kubâ’nın küfvü ve nazîri olmayan o mescide ateş vurdu.” “Teft” harâret ma’nâsına olup, burada ateş ma’nâsı murâd olunur. Hind nüshalalarında, nûn ile “neft” vâki’dir ve ma’lûm olduğu üzere “neft” mevâdd-ı müştaileden bir maddedir.

3012. İmdi hakāyık için ki, asılların aslıdır, bil ki orada farklar ve fasıllar vardır!

İmdi, cemâdât arasında böyle fark ve temyîz olunca, asılların aslı olan efrâd-ı beşeriyyenin hakāyıkı ve a’yân-ı sâbiteleri için ilm-i ilâhî mertebesinde elbette farklar ve ayrılıklar olacağı bedîhîdir. Zîrâ ilm-i ilâhîde ism-i Hâdî’nin mazharı olan saîdler ile ism-i Mudill’in mazharı olan şakiler elbette bir değildirler. Ve bu hakāyık, asıl olan ervâhın asıllarıdır. Binâenaleyh, asılların aslı olur.

3013. Ne onun hayatı onun hayatı gibi olur; ne onun memâtı onun memâtı gibi olur!

Efrâd-ı beşeriyyenin hakāyıkındaki tefâvüt hasebiyle, birinin hâl-i hayâtı diğerinin hâl-i hayâtına benzemediği gibi, hâl-i memâtları dahi birbirlerine benzemez. Ve bu tefâvüt esmâ-i ilahiyye arasındaki tefâvütten neş'et eder ve bu fark ve tefâvüt birçok âyât-ı Kur'âniyye ile sâbittir.

3014. Onun mezarını asla onun mezarı gibi bilme. O cihanın halinin farkını ne söyleyeyim!

Birinin mezarı, ya'ni ahvâl-i berzahiyyesi başka, diğerinin ahvâl-i berzahiyyesi yine başkadır. O cihânın, ya'ni berzahın ahvâlindeki fark ve tefâvütü nasıl anlatayım? Zîrâ ne kadar efrâd-ı beşer varsa o kadar da fark ve tefâvüt-i ahvâl vardır. Ve ehl-i saâdetin derecâtı bî-nihâye olduğu gibi, ehl-i şekāvetin derekâtı da bî-nihâyedir. Rekâib-i isti'dâdın ta'dâd ve beyânı kābil değildir. Nitekim hadîs-i şerîfte القبر روضة من رياض الجنة أو حفرة من حفرات النيران ya'ni, "Kabir ya cennet bağçelerinden bir bağçedir, veya cehennem çukurlarından bir çukurdur" buyurulur.

3015. Ey iş adamı, işini mihekke vur, tâ ki ehl-i Dırar'ın mescidini yapmayasın!

Ey amel sahibi olan sâlik veyâ mü'min, kendi amelini selîm bir muhâkeme ile muvâzene et. Onda nefsin bir hîlesi ve tezvîri var mıdır yok mudur ve yoksa ihlâsa mı müsteniddir, dikkat et, tâ ki amelini binâ ederken ehl-i Dırâr mescidinin küfvünü ve nazîrini yapmış olmayasın!

3016. Sen o mescidi yapanların üzerine istihzā ettin. Vaktaki nazar ettin, sen de onlardan idin!

Ey amelinde nefsinin hîlesi ve tezvîri olan kimse, sen o Mescid-i Dırâr'ı yapanlar ile alay ve istihzâ ettin. Halbuki sen kendi nefsinin tezvîrine dikkat edecek olursan, kendinin dahi onlardan birisi olduğunu görürsün!