İçeriğe atla

Hindli'nin hikâyesidir ki kendi arkadaşı ile bir amel üzerinde münâzaa ederdi ve haberi yoktu ki o da ona mübtelâdır

38. bölüm / 61 · 1685 kelime · ~9 dk okuma

3017. Dört Hindli bir mescide gittiler, taat için rükû' ve secde edici oldular.

Dört Hindli bir câmi'e gidip, ibâdet için namaz kılıcı oldular.

3018. Her biri bir niyet üzerine tekbîr etti; miskinlik ve derd ile namaza geldi.

Her biri iftitâh tekbîrini alıp, kemâl-i huzû' ve inkisâr ile namaz kılmağa başladı

3019. Müezzin geldi, o birinden: “Ey müezzin ezan okudun mu, vakit midir?” diye bir lafız fırladı.

Hindli'nin birisi bu sözü namaz içinde iken söyledi.

3020. O diğer Hindli niyaz cihetinden: “Hey, söz söyledin ve namaz bâtıl oldu!” dedi.

Diğer Hindli namaz içinde söz söyleyen arkadaşına, kendinin kemâl-i niyaz ve huzû'undan bu hâli münasib görmedi de: “Hey kendine gel, namaz içinde dünyâ kelâmı ettin, namazın fâsid oldu!” dedi. Hind nüshalarında “ez niyâz” yerine “der-niyâz” vâki' olmuştur. Ve “niyâz”dan murâd namaz olduğuna göre, ma'nâ, “O diğer Hindli namaz içinde: ‘Hey, söz söyledin ve namaz bâtıl oldu!’ dedi” demek olur.

3021. O üçüncü bu ikinciye: "Ey amuca, ona ne ta'n vurursun? Kendine söyle!" dedi

O üçüncü Hindli dahi yine namaz içinde bulunduğu halde ikinci Hindli'ye i'tirâzen: "Ey amuca, namaz içinde müezzine vakit soran arkadaşımıza ne i'tiraz ediyorsun! Sen de onun gibi namazda söz söyledin ve namazın fâsid oldu!" dedi.

3022. O dördüncü, "Allah'a hamd olsun ki, ben o üç kişi gibi kuyuya düşmedim!" dedi.

O dördüncü Hindli dahi yine namaz içinde olduğu halde dedi ki: "Elhamdülillâh ki ben o üç arkadaşım gibi namazımı ifsâd etmek kuyusuna düşmedim ve namazım fâsit olmadı."

3023. İmdi her dörtlerin namazı fâsid oldu. Ayıp söyleyiciler yolu pek ziyâde gaib etmişlerdir.

Dört Hindli'den her birisinin namazı bozuldu. Zîrâ ihvânının kusûrunu görüp söyleyenlerin pek çoğu, kendi nefislerini unutup, salâh yolunu gāib etmişlerdir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: أَتَأْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبِرِّ وَ تَنْسَوْنَ أَنْفُسَكُمْ (Bakara, 2/44). Ya'ni, "Kendi nefislerinizi unuttuğunuz halde nâsa birr ve takvâ ile mi emredersiniz?"

3024. Ey saâdetli bir can ki kendi kusûrunu gördü! Her kim ki bir ayıb söyledi, onu kendine satın aldı!

Saâdetli bir can odur ki, kendi ayıblarını ve kusûrlarını gördü ve onları izâle etmeğe çalıştı. Ve her kim böyle bir kimsenin önünde bir ayıb ve kusûrdan bahsetti ki, o saâdetli can o ayıb ve kusûru kendi üzerine aldı ve “Bu işittiğim ayıb bende olsa gerektir" diye aleyhine hükmetti. Nitekim hadîs-i şerîfte, طوبى لمن شغله عيبه عن عيوب الناس وأنفق الفضل من ماله و مسك الفضل من قوله -yani, Ne mutlu o kimseye ki onun ayıbı nâsın ayıplarından kendisini meşgül etti ve malından fazlasını infâk etti ve kavlinden fazlasını imsâk etti!" buyurulmuştur.

3025. Zîrâ ki onun yarısı ayıblıktan olmuştur; ve onun o diğer yarısı gayblıktan olmuştur.

İnsan cisim ile rûhtan mürekkeptir. Cismâniyyeti ayıb ve kusûr âlemine mensuptur ve rûhâniyyeti ise gayb âlemine mensuptur. Binâenaleyh âlem-i cismâniyyette neş'e-i nefsâniyye gālib olduğundan, ef'âl ve harekâtında da ayıb ve kusûr gālib olur ve üzerinde sıfât-ı nefsâniyye hüküm-fermâdır, sıfât-ı rûhâniyyesi mağlûb bir haldedir.

3026. Mâdemki senin başının üzerinde on yara vardır, senin merhemin kendi üzerine lâzımdır, işi bağla!

Mâdemki senin cisminin başı üzerinde birçok sıfât-ı nefsâniyye yaraları vardır ve senin merhemin dahi o sıfât-ı nefsâniyye ayıblarını görmendir, binâenaleyh başkalarının ayıblarından kendi ayıbını görmen daha müreccahtır. Bunu bil de işini ona göre tertib et!

3027. Kendisini ayıblamak onun ilacıdır; münkesir olduğu vakit "İrhamu"nun mahallidir.

Kişi kendisini ta'yib etmek, sıfât-ı nefsâniyyesini ve enâniyyetini kıracak bir ilâçtır. Kendi ayıbını ve kusûrunu görüp, kalbi münkesir olduğu ve kendisini herkesten daha aşağı gördüğü vakit, “İrhamu" (إرحموا) ya'ni "Merhamet edin!" emri tahtına dâhil olan sınıftan olur. Ve bu husûstaki emr-i Risâletpenahî şudur: إرحموا ثلاثا عزيز قوم ذل وغنى قوم افتقر وعالما يلعب به الجهال Ya'ni, “Üç tâifeye, ya'ni kavmin azîzi olup zelîl olan ve kavmin zengini olup fakîr olan kimselere ve kendisiyle câhillerin istihzâ ettikleri âlimlere merhamet edin!" Zîrâ bu üç tâife inkisâr-ı kalb içindedir ve inkisârları hasebiyle şâyân-ı merhamettirler. Ve diğer bir hadîs-i şerîfte de şöyle buyurulur: الرجل على أربعة أنواع رجل يدرى و يدرى أنه يدرى فهو عالم فاتبعوه ورجل لا يدرى ولا يدرى أنه لا يدرى فهو جاهل فاجتنبوه و رجل يدرى و لا يدرى أنه يدرى فهو نائم فايقظوه و رجل لا يدرى و يدرى أنه لا يدرى فهو يدرى فهو عاجز فار حموه Ya'ni, "Adamlar dört nevi' üzerinedir. Adam vardır ki, bilir ve bildiğini bilir; o âlimdir, ona tâbi' olun. Ve adam vardır ki, bilmez ve bilmediğini bilmez; o câhildir, ondan ictinâb ediniz. Ve adam vardır ki, bilir ve bildi- ğini bilmez; o uykudadır, onu uyandırınız. Ve adam vardır ki, bilmez ve bilmediğini bilir; o âcizdir, ona merhamet ediniz." İmdi, bu dördüncü nevi' sâhib-i inkisâr ve acz olduğundan, şâyân-ı merhamet görülmüştür.

3028. Eğer aynı ayıb sende yoksa îymin [eymin] olma; ola ki o ayıb senden dahi zahir ola!

Eğer başkasında gördüğün ayıbın aynı sende yoksa bile, onu ta'yib ederek kendi nefsinden îymin olma Zîrâ sen henüz sıfât-ı nefsâniyyenden fânî ve bu sıfât-ı rûhâniyye ile kāim olmadın. Câiz ki o başkasında gördüğün kusûr ve ayıp, bir âmil ve müessirin te'sîriyle ansızın senden dahi zuhûr edebilir. Nitekim hadis-i şerifte من عير أخاه بذنب لم يمت حتى يعمله ya'ni, "Kim ki din kardeşini bir günah ile ta'yîr ederse, onu işlemedikçe ölmez"; ve diğer bir hadis-i şerifte لا تظهر الشماتة لأخيك فيرحم الله ويبتليك ya'ni, “Dîn kardeşin için şemâtet ızhâr etme; Allâh Teâlâ ona merhamet eder ve seni mübtelâ kılar!"buyurulur.

3029. Huda'dan “Lâ tehâfû"yu işitmemişsin; imdi kendini niye îymin ve hoş görmüşsün?"

Sen henüz sıfât-ı nefsâniyyenin hükmü altında bulunduğun ve "fenâ" ve "bakā" mertebelerini icrâ etmemiş olduğun için, Hak Teâlâ canibinden لا تخافوا (Fussilet, 41/30) ya'ni "Korkmayın!" hitâbını işitmemişsin. Hal böyle iken, kendi nefsini niye her ayıbdan îymin ve hoş görmüşsün?

3030. Senelerce İblîs iyi nam yaşadı, rüsvây oldu; gör ki onun namı nedir! [3040]

İblîs'in evvelki adı Azâzîl olup, senelerce âlem-i melekiyyette ibâdât ve tâât ile iyi nâmla yaşadı ve nihâyet Âdem'i kusûrlu ve kendini efdal ve hayırlı görmesi ve hasedi sebebiyle rezîl ve rüsvây oldu. Şimdi gör ki, onun adı ne fenâdır ve onun adından herkes Hakk'a sığınır!

3031. Cihânda onun yüksekliği ma'ruf oldu; ma'rufluğu aksine oldu. Ey vay ona!

Onun âlem-i rûhâniyyetteki yüksekliği, bu âlem-i sûrette bize nakl-i ilâhî ile ma'rûf oldu. Sonunda onun bu ma'rûfluğu ve şöhreti aksine oldu. Vay o İblîs'in hâline!

3032. Îymin olmadıkça sen ma'rûfluk isteme; git "havf"ten yıka, sonra yüz göster!

Böyle olunca, sen sıfât-ı nefsâniyyenden fânî ve onun şerrinden îymin olmadıkça salâh-ı hâl ile şöhret ve ma'rûfluk isteme. Git evvelâ rûhunun yüzünü sıfât-ı nefsâniyyeye rücû' korkusunun lekesinden yıka ve temizle; ondan sonra şöhret ve ma'rûfiyyet ile meydana çık!

3033. Ey benim güzelim, senin sakalın bitmedikçe başka sakalsıza ta'n vurma!

Ey henüz sülûkte şâbb-ı emredlik mertebesinden recûliyyet mertebesine terakkî etmemiş olan güzel çocuğum, senin sakalın mesâbesinde olan sıfât-ı rûhâniyyen zâhir olmadıkça, başka mübtedî sâliklerin uyûbuna ta'n vurma ve i'tirâz etme ve tenkîde kıyâm etme!

3034. Buna bak ki, onun canı mübtelâ oldu; bir kuyuya düştü, nihayet sana nasihat oldu!

Bu hâle bak ki, onun rûhu uyûb-ı nefsâniyyesine mübtelâ oldu ve bu sebeple zulmet-i tabîat kuyusuna düştü. Onun bu kuyuya düşmesi sana nasîhat ve ibret oldu.

3035. Sen düşmedin ki, onun nasihati olasın. Zehri o içti, sen şeker ye!

Sen hâline şükret ki, o süfliyyete ve hayvâniyyete düşüp, hâlin ona ibret ve nasihat olmadı. Binâenaleyh onun zehir içtiğini gör ve sen o zehri içme de şeker ye!

O diğeri korkmak için Guz'ların bir adamı öldürmeğe kasdetmesi

3036. Kan dökücü olan Türk Guzları geldiler; yağma için ansızın bir köyü vurdular.

"Guz", Asya'da Semerkand taraflarında bir Türk kabîlesinin adıdır. Hâl-i bedâvette olup, yağmacılık ve şekāvet yaparlar. Moğollar'dan daha hûn-rîzdirler.

3037. O köyün a'yanından iki kimseyi buldular; onun birisinin helâkinde isti'câl ettiler.

3038. Onun elini bağladılar ki, onu kurban edeler. Dedi ki: "Ey şahlar ve âlî-rükünler!"

Öldürülecek olan kimse o Guz Türkleri'ne hitâben dedi ki; "Ey kabilenin şâhları ve âlî-rükünleri!"

3039. "Ne yüzden benim kanıma kasdediyorsunuz; neden dolayı nihayet benim kanıma susamışsınız?"

3040. "Beni öldürmekte ne hikmet ve ne garaz vardır? Mâdemki böyle fakîr [3050] ve çıplak tenliyim!"

3041. Dedi: "Bu senin arkadaşın üzerine heybet aksetmek için; o korkmak ve altını çıkarmak için."

Ya'ni, Türk, "Seni öldürmeğe kasdetmemizin sebebi budur" dedi.

3042. Dedi: "O benden daha miskindir." Dedi: "Kasden yapmıştır, onun altını vardır."

Öldürülecek adam Türk'e dedi: "O benim arkadaşım benden daha miskîn ve fakîrdir." Türk cevâben dedi ki: "O kasden ve tezvîr için fakîr kıyafetine girmiştir. Yoksa o zengindir ve onda altın vardır."

3043. Dedi: "Mâdemki vehimdir, biz ikimiz biriz; ihtimal makāmında ve şekteyiz."

Öldürülecek adam cevâben dedi: "Mâdemki onda vücûdunu tevehhüm ettiğiniz altın için onu benim ölümüm ile korkutmak istiyorsunuz, şu halde vehminize tebean hareket ediyorsunuz. O vehminiz onun hakkında vârid olduğu gibi benim hakkımda da vârid olur. Binâenaleyh biz ikimiz bir oluruz. Ve ikimiz dahi ihtimal makāmında ve şekteyiz; birimizin diğeri üzerine sebeb-i tercîhi yoktur."

3044. "Ey şahlar, evvelen onu öldürünüz, tâ ki ben korkayım ve altının nişanını vereyim!"

Ya'ni, “Mâdemki sebeb-i tercihimiz yoktur, o halde ey kabîlenin şâhları, evvelen arkadaşımı öldürünüz, tâ ki ben onun ölümünden korkup, bende tevehhüm ettiğiniz altının nişanını meydana çıkarayım!"

3045. İmdi, Allah'a mensub olan keremleri gör ki, biz ahir zamanda intihada geldik!

Mâdemki bu kıssada olduğu gibi, korkmak ve ibret almak için sona kalmak fâidelidir, o halde biz ümmet-i Muhammed hakkındaki Allâh Teâlâ'nın lütuf ve keremlerini gör ki, bizi âhir zamanda ve dünyânın nihâyetlerinde izhâr buyurdu ve ümem-i sâlifenin azgınlıkları yüzünden, onlar hakkındaki kahırlarını bize bildirdi.

3046. Nihayet Nûh kavminin ve Hûd kavminin helâki, bizim canımıza rahmet bulutunu gösterdi

"Ârız" bulut ma'nâsınadır. "Arız-ı rahmet" ta'bîrinde, bu iki kavmin helâki azâb bulutlarıyla vâki' olduğuna işaret buyurulur. Bu bulutlar, kavm-i Nûh'a tûfan; ve kavm-i Hûd'a şiddetli bir fırtına getirdi. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de kavm-i Hûd'dan naklen buyurulur: هذا عارض ممطرنا بل هو ما استعجلتم به ريح فيها عَذَابٌ اليم (Ahkaf, 46/24). Ya'ni, "Kavm-i Hûd dediler ki: 'Bu bize yağmur getiren bir buluttur.' Cenâb-ı Hak buyurdu ki: 'Belki o isti'câl ettiğiniz şey, azâb-ı elîmi mutazammın olan rüzgârdır!"." Ya'ni, "Kavm-i Nuh'u ve kavm-i Hûd'u helâk eden azâb bulutu, bizim canımıza rahmet bulutunu gösterdi."

3047. Onları öldürdü ki biz ondan korkarız. Ve eğer bu aksine olaydı vay sana!

Allâh Teâlâ gönderdiği azâb bulutlarıyla onları öldürdü ki biz onların ahvâlini Kur'ân-ı Kerîm'de okumakla korkarız. Ve eğer biz evvel gelip onların makāmında olaydık ve bizim helâkimiz bizden sonra gelenlere ibret ve nasîhat olaydı vay bizim hâlimize!