İçeriğe atla

Gemi içinde hırsızlık ile müttehem ettikleri o dervişin kerâmetleridir

53. bölüm / 61 · 1294 kelime · ~7 dk okuma

3470. Bir gemi içinde bir derviş var idi; merdlik eşyasından bir yığın yapmış idi.

[3478] "Merdlik eşyası"ndan murâd, ahlâk-ı hamîde ve evsâf-1 cemiledir. Ve "yığın"dan murâd, bunlardan mürekkeb bir kitle-i ma'nâdır. Bu ma'nâ, “merdî" (مردی) deki “yâ” masdariyyet i'tibâr olunduğuna göredir. Eğer "yâ" vahdet için olursa, "Bir adamın eşyâsından yığın, ya'ni yastık yapmış idi" demek olur.

3471. Altın kesesi gaib oldu, o uyumuş idi. Cümleyi aradılar ve onu da gösterdi.

3472. Ki, "Bu uyumuş fakîri de arayalım." Para sahibi gamdan onu bîdâr etti

Bu iki beytin nesren tercümesi şöyle olur: "Gemi içinde birinin altın dolu kesesi gaib oldu. Gemi halkını birer birer hep aradılar. Para sahibi bu dervişi de gösterdi, "Bu uyumuş fakîri de arayalım!" dedi. Gamından onu uykudan uyandırdı ve ona dedi:

3473. Ki, "Bu gemide kese gāib olmuştur. Cümleyi aradık. Sen kurtulamazsın!"

"Çeremdân", meşinden ma'mûl kemer ve kese ma'nâsınadır.

3474. "Eski libası çıkar, eski libāstan soyun. Tâ ki halkın evhâmı senden fariğ olsun!"

3475. (Dervîş) dedi: "Ya Rab, senin köleni alçaklar müttehem ettiler, fermân eriştir!"

3476. Vaktaki ondan dervişin gönlü eleme geldi, derhal her taraftan baş çıkardılar.

3477. Her birinin ağzında bir muhteşem inci olarak derin denizden yüz binlerce balık,

"Jerf" derin; ve "şigerf" büyük, iyi muhteşem, kalın ve zîbâ ma'nâlarınadır. Bu iki beyit bir cümle-i tâm teşkil eder. Ya'ni, "Kendisini hırsızlıkla ithâm ettiklerinden dolayı dervişin gönlü kederlendi; derhal derin deniz tarafından yüzbinlerce balık, her birinin ağzında birer muhteşem inci olduğu halde baş çıkardılar."

3478. Her bir inci bir memleket haracı. Zîra İlâh'tandır, bu bir şirket tutmaz!

Balıkların ağzındaki her bir incinin kıymeti bir memleket haracına ve vâridâtına mukābildir. Zîrâ bu inciler Allâh Teâlâ hazretleri tarafından gönderilmiş bir ihsandır. Bu ihsân-ı ilâhînin mislini ve nazîrini yapabilecek bir fert yoktur. Ve böyle bir ihsâna iştirâke kimsenin gücü yetmez.

3479. (Derviş) gemiye birkaç inci attı ve sıçradı; havaya bir kürsî düzdü ve oturdu.

3480. Kendi tahtı üzerinde şahlar gibi güzelce bağdaş kurdu. O yükseğin yukarısında ve gemi onun önünde.

Birinci beytin nihâyeti ile ikinci beytin birinci mısrâ'ı bir cümle teşkil eder. Ya'ni نشست خوش مربع چون شهان بر تخت خویش ya'ni "Kendi tahtı üzerindeki şâhlar gibi güzelce bağdaş kurup oturdu" demek olur.

3481. (Derviş) dedi: "Haydi gemi size, Hak bana! Tâ ki hırsız dilenci sizinle beraber olmasın!"

3482. "Acaba bu ayrılıktan kime ziyân olur? Ben Hakk'ın çifti ve halk ile tek olarak hoşum!"

"Ben bu ayrılıktan dolayı ziyan görmem. Çünkü Hak benim mûnisim ve musahibimdir. Ve Hak benim musahibim olunca, halktan infirâdım ve tek ve tenhâ olarak kalmam bana hoşluk ve zevk verir!"

3483. "O bana ne hırsızlık töhmeti koyar; ne de benim yularımı bir gammaza verir!"

مهار بدست غمازی دادن ya'ni "yuları bir gammazın eline vermek", kinâyât-ı Acem'dendir. Rüsvây ve bed-nâm etmekten kinâye olur.

3484. Gemi halkı, "Ey himmet sahibi, böyle âlî makāmı sana neden verdiler?" diye bağırdılar.

3485. Dedi: "Fakîr üzerine töhmet koymaktan ve hakîr bir şey için Hakk'ı inciticilikten!"

Bu beyit, gemi halkına serzeniş ve ta'rîz sûretiyle vâki' olmuştur. Gemi halkı, "Ne yaptın da böyle yüksek bir mertebeye nâil oldun?" diye sordular; o da "Sizin yaptığınız gibi Allâh'ın bir fakîrini kabâhatli tuttum ve para gibi ehl-i Hak nazarında hakîr olan bir şey için Hakk'ı incittim. Bu makām-ı âlî, böyle kötü fiilime mukābil mükâfat olarak verildi" demek olur.

3486. "Cenâb-ı Hakk'ı tenzih ederim; belki şahların ta'zîminden. Zîrâ fakîrler üzerine sû'-i zan edici olmadım!"

Bu beyit evvelki ta'rîz ve istihzâdan beyân-ı hakikata rücû'dur. Ya'ni, “Hâşâ lillâh, bu yüksek mertebeyi sizin yaptığınız kötü fiil mukābilinde bulmadım! Belki ma'nâ şâhlarına ta'zîm etmekten buldum. Zîrâ hiçbir vakitte tarîk-ı Hak fakîrlerine sû'-i zan etmedim!"

3487. "Nefesi hoş [ve] latif olan o fakîrler ki, onların ta'zîmi için Abese geldi!"

“Benim ta'zîm ettiğim o nefesi hoş ve latîf olan fakîrlerdir ki, onların ta'zîmi için Hak Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de عَبَسَ وَ تَوَلَّى أَنْ جَاءَهُ الْأَعْمَى sûre-i şerîfesini gönderdi." Bu sûre-i şerîfede olan âyet-i kerîmenin ma'nâsı ve sebeb-i nüzülü, yukarıda 2052 numaralı beyite musâdif olan چون دوایت میفزاید درد پس قصد بر طالب بگو بر خوان عبس beyt-i şerifinin îzâhında geçti.

3488. "O fakirlik kıvranmak için değildir. Belki onun içindir ki Hakk'ın gayri hiç yoktur."

“O Hak yolundaki fakîrlik, levâzım-ı hayâtiyyenin fıkdânından dolayı kıvranmak ve te'mîn-i ihtiyaç için nâsın kapılarını dolaşmak için değildir. Belki bu mezâhirde zahir olanın ancak Hak olduğunu görmek ve bilcümle halkın kendi gibi âciz ve zelîl ve ancak Hakk'a muhtâç olduğunu bilmek içindir. Binâenaleyh ihtiyâcâtını halktan bekleyen ve Hakk'ı görmeyen kimse, kendi gibi bir dilenciye arz-ı hâcât eden bir dilenciye benzer!"

3489. "Nasıl müttehem tutarım onları ki, Hak yedinci tabakanın emîn-i mahzeni etti!"

"Yedinci tabaka"dan murâd, vücûd-ı mutlakın yedinci mertebe-i tenezzülü olan insân-ı kâmil mertebesidir ki, bu kâmil cem'iyyet-i esmâiyyeyi hâiz ve bu esmâ tecelliyâtının emîn-i mahzenidir. Ve o mertebeler şunlardır "Aha-diyyet", "vahdet", "vâhidiyyet", "ervâh”, “misâl", "şehadet” ve “insân-ı kâmil"dir.

3490. Müttehem nefistir, akl-ı şerîf değildir. Müttehem histir, nûr-ı latif değildir.

Müttehem olan nefistir. Zîrâ âyet-i kerîmede, `و مَا أَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَة فَمَنْ نَفْسِكَ` (Nisâ, 4/79) ya'ni, “Sana kötülükten bir şey isâbet ederse, nefsindendir" buyurulur. Şerîf olan akıl ise müttehem değildir. Zîrâ hitâbât-ı ilâhiyye, şerâfetinden dolayı akla vâki' olmuştur. Ve kezâ müttehem olan havâss-i hamsedir. Zîrâ bu havasta galatlar ve yanlışlar vardır. Meselâ göz uzak mesafedeki büyük bir cismi küçük görür ve Güneş'i bir kalkan cirmi kadar bir şey zanneder. Ve kulak, hafif olan karıncanın ayağının hışırtısını duymaz ve yoktur zanneder. Bunlar hissin galatlarıdır ve kabahatleridir. Fakat nûr-ı latîf olan akıl, muhakemeleriyle hissin bu galatlarını ve hatâlarını meydana çıkarır.

3491. Nefis Sofistâî geldi; ona vur ki, ona vurmak ıslah eder; ona hüccet söylemek değil!

Nefis Sofistâî meşrebinde zâhir oldu. Birinci cildde 556 numaraya musâdif olan `در خیالتش چو سوفسطائيم از سبب سوزيش من سودائیم` beytinde de îzâh olunduğu üzere, Sofistâî, zenâdıkadan hakāyık-ı eşyayı münkir olan bir tâifedir. Ve onlar üç fırkadır. İnâdiyye, İndiyye ve Lâedriyye. İnâdiyye'nin i'tikādı budur ki, hakāyık-ı âlem ancak vehim ve hayâlde sâbittir. Ve İndiyye'nin mu'tekadı budur ki, hakāyık-ı âlem i'tibâr hasebiyledir. Eğer cevher i'tibâr edersen cevherdir ve eğer araz i'tibâr edersen arazdır. Lâedriyye derler ki: "Bizim hakāyıkın sübûtunda ve adem-i sübûtunda şekkimiz vardır ve şekte dahi şekkimiz vardır." Onlara Sofistâî demelerinin sebebi budur ki; Sof" (`سوف`) lisân-ı Yunânî'de ilm-i hikmete derler. Ve "ista" (`اسطا`) muzahref ma'nâsınadır. "Sofistâî" demek, “hikmet-i muzahrafeye mensûb" demek olur. Ya'ni, "Sofistâî denilen akılsız ve mantıksız tâifeyi hüccet-i akliyye ve delâil-i mantıkıyye ile yola getirmek kābil değildir. Onlara dayak ister, işte nefis dahi bu meşrebde olduğundan, ona dahi aklî ve naklî deliller te'sîr etmez. O kendi bildiğine gider. Binâenaleyh ona riyâzet ve mücâhede dayakları lâzımdır. Onu ancak bu dayaklar yola getirir."

3492. Mu'cizeyi görür, o zaman parlar. Ondan sonra "O bir hayal idi" der.

Nefis, enbiyâdan mu'cizeyi ve evliyâdan kerâmeti gördüğü vakit bu hârikulâde hâdiselere hayret edip îmân eder ve enbiyâ ve evliyânın da'vet ettiği yola teveccüh eder. Nefsin o yolda hazzı ve zevki olmadığından, biraz sonra der ki: "O gördüğüm hadiseler bir hayâl idi!"

3493. "O acîbin rü'yeti hakikatta olaydı, niçin gece ve gündüz gözün mukîmi gelmedi?"

"O acib olan hârikanın görülmesi hakikat dâiresinde vâki' olaydı, gözümüzde ale'd-devâm sâbit bir halde bulunurdu ve sâir eşyayı istediğimiz zaman gördüğümüz gibi onu da görür idik. Hayal olduğu için gözümüzde takarrür etmedi." İşte nefis bu muhakemesiyle Sofistâî zümresine lâhık olur.

3494. O temizlerin gözünün mukîmi olur; hayvanların gözünün karîni olmaz!

O acib olan mu'cizeler, hârikalar rûhâniyyet âlemindendir. Binâenaleyh sıfât-ı nefsâniyyeden mutahhar ve rûhanî olan kimselerin gözünde sâbit ve mukîm olur ve onlar dâima onu görürler. Sıfat-ı nefsâniyye levsiyle mülevves ve hayvanât zümresine mülhak olan kimselerin gözünün karîni olmaz.

3495. Zîra o acb bu histen âr ve neng tutar. Tavus ne vakit dar kapıda olur?

Zîrâ o acib olan mu'cizeler ve hârikalar ahvâl-i rûhâniyyeden olduğundan, cismâniyyete taalluk eden bu havâss-i hamsenin karîni olmağa tenezzül etmezler. Meselâ süslü ve latîf olan bir tâvus kuşu dar bir kuyuda yaşayabilir mi?

3496. Sakın bana "Çok söyleyici" demeyesin! Ben yüzden birini söylerim ve o da kıl gibi!