İçeriğe atla

Sıçanın devenin yularını çekmesi ve sıçanın nefsinde mu'cib olması

52. bölüm / 61 · 2022 kelime · ~11 dk okuma

3428. Bir sıçancık bir devenin yularını eline kaptı; ve o inad cihetinden revân oldu.

Bir küçük sıçan bir koca devenin yularını kavradı ve kendisini büyük görmesi cihetinden yürümeğe başladı.

3429. Deve hamaratlık cihetinden onunla revân oldu; sıçan pehlivanım diye mağrur oldu.

Çalışkan bir hayvan olan deve hamaratlığı cihetinden, sıçan tarafından yuları çekilmesiyle beraber yürümeğe başladı Deve yürüyünce, sıçan, “İşte ben koca bir deveyi çekiyorum, ben pehlivanım!" diye nefsinde gurûr duydu.

3430. Onun fikrinin pertevi deveye vurdu; dedi: "Ben sana gösteririm, sen hoş ol!"

Sıçanın bu fikr-i gurûru deveye aksetti de, içinden dedi ki: "Sen şimdilik kendi fikrinle hoş ve mahzûz ol, ben sana gösteririm!"

3431. Nihayet büyük ırmak kenarına geldi ki, onda cesîm fil zebûn olurdu.

3432. Sıçan orada durdu ve kuru oldu; deve dedi: "Ey dağ ve sahra yoldaşı!"

"Husk gest" (خشک گشت Türkçe'de "dona kaldı" ta'bîrinin mukābilidir.

3433. "Bu tevakkuf nedir, hayranlık ne içindir? Ayağını mertçe ırmak içine koy!"

3434. "Sen kılavuzsun ve benim pîş-âhengimsin; yol ortasında olma ve susma!"

"Pîş-âheng", pîşvâ ve muktedâ ma'nâsınadır.

3435. (Fare) dedi: "Bu su büyük ve derindir! Ey yoldaş, ben boğulmaktan korkuyorum!"

3436. Deve, "Hele suyun haddini göreyim!" dedi; o deve suyun içine acele ayak koydu.

3437. (Deve) dedi: "Ey kör sıçan, su dize kadardır! Neden hayran oldun ve akıldan gittin?"

3438. Dedi: "Sana karıncadır ve bize ejderhadır. Zîrâ dizden dize kadar farklar vardır!"

Fâre deveye cevâben dedi: “Bu ırmağın suyu sana nisbetle karınca mesâbesindedir; ve bizim gibi fârelere nisbetle ejderha mesâbesindedir. Zîrâ dizlerin cesâmeti arasında çok farklar vardır."

3439. "Ey pür-hüner, eğer senin dizine kadarsa, muhakkak benim başımın tepesinden yüz arşın geçti!"

"Ey çok hünerli deve, eğer bu ırmak suyu senin dizine kadar çıkarsa, muhakkaktır ki, benim başımın tepesinden yüz arşın kadar yukarıya çıkar!"

3440. Dedi: "Başka bir defa küstahlık etme! Ta ki senin cismin ve canın bu [3448] kıvılcımlardan yanmasın!"

Deve fârenin aczini görünce ona dedi ki: "Bir daha edebsizlik etme ki, bu edebsizliğin kıvılcımları senin cismini ve canını, ya'ni zâhirini ve bâtınını yakmasın!"

3441. "Sen kendin gibi sıçanlar ile yarış et! Sıçanın deve ile sözü olmaz!"

3442. Dedi: "Tövbe ettim, Allah için beni bu mühlik sudan geçir!"

Sıçan deveye dedi ki: "Bir daha seninle müsâvílik da'vâsında bulunmamak için tövbe ettim. Allâh rızâsı için aczime merhamet et de, beni bu mühlik ırmaktan ileri geçir!"

3443. Deveye merhamet geldi, dedi: "Agâh ol, sıçra ve benim hörgücüm üzerine otur!"

3444. "Bu geçirmek muhakkak bana müsellem oldu. Senin gibi yüz binlercesini geçireyim!"

Cenâb-ı Pîr bu kıssada deveyi insân-ı kâmile ve fâreyi de insân-ı nâkısa teşbih buyurmuştur. Nitekim âtideki beyitlerde bu ma'nâ tavazzuh eder.

3445. Mâdemki peygamber değilsin, yola arkadan git; ta ki bir gün kuyudan mansıb tarafına erişesin!

"Peygamber" ta'bîri burada nübüvvet-i teşriyye ve ta'rîfîyyenin ikisine de şâmildir ve mutlakan muktedâ-bih olan zât ma'nâsınadır. Nitekim hadîs-i şerifte علماء أمتى كأنبياء بني إسرائيل ya'ni, "Benim ümmetimin âlimleri Benî İsrâîl nebileri gibîdir" buyurulur. Ve bundan murâd, "nübüvvet-i ta'rifiyye'yi hâiz olan ulemâ-i billâhtır. Ya'ni, "Sen mâdemki muktedâ-bih olacak bir mertebede, tarîk-ı Hak'ta hâiz-i kemâl değilsin; binâenaleyh tarîk-ı Hak'ta arkadan git ve kâmile tâbi' ol! Tâ ki bir gün bu tebaiyyet berekâtıyla bu karanlık tabîat kuyusundan mansıb-ı rûhâniyyete vâsıl olasın!"

3446. Mâdemki sultan değilsin, sen raiyyet ol! Mâdemki gemici adam değilsin, kendin sürme!

Mâdemki sen ma'nâ âleminin sultânı değilsin; bu âlemin sultânına tabi' ol. Ve mâdemki bu vücûd-ı izâfî ve keserât âlemi denizinde yüzen vücûd-ı unsurîni sevk ve idare edebilecek mahâreti hâiz bir gemici değilsin, onu kendi re'yinle o tarafa bu tarafa sürme ki, girdâblara düşürüp helâk etmeyesin!

3447. Mâdemki kamil değilsin, yalnız dükkan tutma; hamîr yapmak için eli hoş ol!

Mâdemki tarîk-ı Hak'ta ve maârif-i ilâhiyyede kâmil ve zevk sahibi değilsin, o halde bir kâmile tâbi' olmaktan istinkâf edip, yalnız başına da'vâ-yı irşâda kıyam etme! Evvelâ elini temizle, sonra hamur yoğurmaya başla. Ya'ni dest-i irâdeni sıfât-ı nefsâniyye kirlerinden temizle, sonra irşâd işine karış. Nitekim Türkçe'de, "Elinin hamuruyla erkek işine karışma! "darb-ı meseli meşhûrdur.

3448. "Ensıtû!"yu dinle, sus! Mâdemki Hakk'ın dili olmadın, kulak ol!

Ya'ni Hak Teâlâ sûre-i A'raf'ın sonunda وَإِذَا قُرِئَ الْقُرْآنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ وَأَنْصِتُوا لَعَلَّكُمْ ترحمون (A'raf, 7/204) ya'ni, "Kur'ân okunduğu vakit O'nu dinleyin ve susun. Umulur ki rahmet olunursunuz!" âyet-i kerîmesindeki "Ensıtû!" ["Dinleyin!"] emrini tut. Zira insan-ı kamil الإنسان والقرآن توأمان ya'ni, "insan-ı kamil ve Kur'ân ikizdir" buyurulduğu vechile, Kur'ân mesâbesindedir. Ve o maarif-i ilâhiyye ve hakāyık-ı rabbâniyyeden bahsettiği vakit sus ve onun sözlerini dinle! Zîrâ insan-ı kamil, إذا أحببت عبدا كنت له سمعا و بصرا و لسانا ya'ni, "Ben bir kulu sevdiğim vakit onun sem'i ve basarı ve lisânı olurum" hadîs-i kudsîsinde tasrih buyurulduğu vech ile, Hakk'ın lisânıdır. Ve mâdemki sen mahbûb-i ilâhî olmadın ve Hak senin lisânın olmadı, bâri kulak ol da Hakk'ın lisânı olan insan-ı kâmili dinle; ve ondan sudûr eden kelami إن الله يقول على لسان عبده ya'ni, "Muhakkak Allâh Teâlâ abdinin lisânı üzerinde söyler" hadîs-i şerîfi mûcibince Hakk'ın kelâmı addet de, ona muhalefet etme! (3681 numaralı beyite de müracaat olunsun.)

3449. Ve eğer söylersen, istifsar şeklinde söyle. Sen şehinşahlara miskîn gibi söyle!

"Şehinşâhlar"dan murâd, vâris-i Muhammedî olan "zübde-i ehassu'l-havâss"tır. Zîrâ diğer birer şâh makāmında olan, velâyet ashâbının şâhlarıdır. Eğer bunların huzûrunda bulunmak şerefine nâil olursan, söz söyleyeceğin vakit i'tirâz tarîkıyla söz söyleme ve onları imtihan kasdıyla mükâleme etme. Belki, müşkillerini halletmek maksadıyla istifsâr şeklinde söz söyle. Ve konuşurken sesini yükseltip edeb hâricine çıkma. Belki, şehinşâhların huzûruna tese'ül için gelmiş olan bir fakîr gibi zaîf sesle hitâb et! Nitekim âyet-i kerîmede يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَرْفَعُوا أَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ وَلَا تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ كَجَهْرِ بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ (Hucurât 49/2) ya'ni, "Ey mü'minler, seslerinizi Peygamber'in sesinin fevkine yükseltmeyin! Birbirinize bağırarak konuştuğunuz gibi O'na da bağırarak söylemeyin!" buyurulur.

3450. Kibir ve kînin ibtidası şehvettendir; senin şehvetinin râsihliği adettendir! [3458]

"Şehvet" iki kısımdır. Birisi şehvet-i celiyye, diğeri şehvet-i hafiyyedir. "Şehvet-i celiyye", güzel kadınlar, muhteşem binalar ve mefrûş köşkler, bağlar, bağçeler, nefis yemekler ve yüksek mevki'ler gibi zâhirî sûretlerden nefsin hazzıdır. "Şehvet-i hafiyye", halkın kendisine ta'zîminden ve ef'âlinin medhinden ve nâs arasında sözünün nâfiz olmasından nefsin hazzıdır. Bunlara nâil oldukça nefsin kibir ve gurûru artar. Ve eğer bir kâmil böyle bir kimseye nasîhat edip, "Bu ezvâk-ı fâniyeye dalma; ezvâk-ı bakıyeye teveccüh et!" dese, "Bırak şu sofu ve mutaassıb herifi; insanı ölmeden ölüler zümresine sokacak!" diye kîn tutar. Zîrâ cismânî kimseler bu şehvet-i celiyye ve hafiyyeyi kendilerine âdet etmişlerdir. Ve onların bu âdetlerini kolayca terk etmeleri müşkildir. Bunun terkini teklif edenlere kîn tutarlar. Binâenaleyh, kibir ve kînin ibtidâsı şehvet olmuş olur.

3451. Vaktaki âdetten dolayı kötü huy muhkem oldu, seni geri çeken kimse üzerine senin öfken gelir.

3452. Mâdemki çamur yiyici oldun, her o kimse çamurdan geri çekerse, senin için düşman olur.

3453. Putperestler putun etrafını dolandıklarından, put yolunun mâni'lerine düşmandırlar.

3454. İblîs serverlik ile huy ettiğinden, o eşeklikten Adem'i hakîr gördü.

İblis, baş olmak ve riyâset etmek, duygusunu nefsine âdet etmiş olduğundan, o hamâkatından dolayı Adem'i hakîr gördü ve ona baş eğmedi de, dedi:

3455. Ki, "Benden iyi başka bir server mi olur, tâ ki o benim gibi kimsenin mescûdu olsun?"

3456. Serverlik, ibtidâdan tiryak-i Lânî olan ruhun gayri için zehirdir.

“Lân”, Azerbaycan muzâfâtından bir dağın adıdır. Ve orada i'mâl edilen tiryak makbûldür ve panzehirdir. “Tiryak-i Lânî”, Lân'a mensûb olan tiryak demektir. "Ibtida"dan murâd, hüküm ve kazâ-yı ezelîdir. Ya'ni, "Serverlik ve riyâset sıfatına her bir rûh tahammül edemez. Ancak Hakk'ın kazâ-yı ezelî-sinde sıfât-ı nefsâniyye zehirlerine karşı tiryak-ı Lânî ve panzehir olan bir rûh tahammül edebilir. Ve serverlik ve riyâset bu âlem-i keserâtta da onun hak-kı olur."

3457. Eğer dağ yılan dolu olursa bir korku tutma ki, içinde tiryak mahalli ola!

"Dağ"dan murâd, kâmilin taayyün-i beşerîsidir. "Yılan"dan murâd, sıfât-ı nefsâniyyedir. "tiryak-zâr"dan murâd, kalb-i kâmildir. Ya'ni, “İnsân-ı kâ-milin sûret-i beşeriyyesi sıfât-ı nefsâniyye yılanlarıyla dolu olsa da korkma. Onun kalb-i şerîfi bu sıfât-ı nefsâniyye yılanlarının zehrine karşı panzehir olan tiryak mahallidir ve nazargâh-ı ilâhîdir. Binâenaleyh serverlik ve riyâset sıfatlarının zehir saçmasına mahal kalmaz!"

3458. Serverlik senin dimağına nedîm olduğu vakit her kim seni kırdı ise hasm-ı kadîm olur.

Serverlik ve riyâset dâiyesi senin dimâğında yerleşmiş olduğu vakit, her kim senin bu duygunu kırarsa, senin indinde eski bir düşman olur.

3459. Bir kimse senin huyunun hilafını söylediği vakit, senin ona çok kînele-rin kalkar.

Doğru söyleyenlerden birisi senin eğri olan ahlâkının muhâlifini söylese, senin ona karşı öfkelerin ve kînlerin ayağa kalkar da, dersin:

3460. Ki, "Beni huyumdan koparır ve beni şakird ve tabi' eder." [3468]

Ya'ni o kimseye öfkelenip içinden dersin ki: "Bu adam beni kendi ahlâ-kımdan ve tabîatımdan geçirip, kendisine şâkird ve mürîd ve tâbi' yapmak is-tiyor. Ve maksadı kendi şâkirdlerini ve tâbi'lerini çoğaltmaktır."

3461. Kötü huy muhkem olmuş olmadıkça, ne vakit ateşkedenin hilafından parlar?

Böyle bir kimsede kötü ahlâk kökleşmiş olmasa idi, ehl-i Hakk'ın onun ahlâkına muhâlif olarak söylediği sözlerden, onun ateş mahalli olan nefsi parlar mı idi ve öfkesi ve kîni ayağa kalkar mı idi; ve açıktan açığa ona kavlen ve fiilen muhalefet eder mi idi?

3462. O muhalife mudârâ eder, onun kalbinde kendisine bir yer yapar.

Ankaravî hazretleri bu beytin şerhinde buyururlar ki: "O kötü huylu kimse eğer zâhirde kavî değil ise, kendisine muhalefet eden, ya'ni ahlâkının muhâlifini söyleyen ehl-i Hakk'ın kalbinde yer tutmak için zâhirde muvâfakat eder; fakat içinden buğz eder." Fakat Hind şârihlerinden Muhammed Rızâ "O" (او) zamirini ehl-i Hakk'a irca' edip der ki: "Kötü huylu kimsenin ahlâkına muhâlif söz söyleyen kâmil, onun muhalefetini gördüğü vakit, onu büsbütün soğutup kaçırmamak ve gönlünde yer tutmak için, o kötü ahlâklı muhâlife karşı mudârâ eder." Bu vecih daha muvafik görünür. Zîrâ cenâb-ı Pîr efendimiz Fihi Mâ Fih'te buyururlar ki: "Bu halkın ef'âl ve harekâtı baştan başa eğridir. Eğer bir kâmil onlara bütün bu eğriliklerden bahsetse, halk ona Tanrı selâmını bile vermez olurlar. Binâenaleyh onların halkı terbiyeleri tarîk-ı mudârâ iledir. Meselâ yazı muallimi bir çocuğa yazı meşki verir; onun yazısı hep eğridir, fakat muallim onun yazısını tahsîn edip der ki: 'Aferin, çok güzel yazmışsın! Yalnız "elif" harfini şöyle yazarsan hiçbir kusûrun kalmaz.' Çocuk bu tahsîni görünce şevke gelir. Ve muallim dahi ta'lîme mudârâ tarîkıyla "elif"ten başlamış olur. Ve "elif" düzelince muallim “bâ" harfine geçer. Böyle böyle çocuğun yazısı salâh kesbeder."

3463. Zîra kötü huy muhkem, şehvet karıncası adetten yılan gibi olmuştur.

"Kâmil ona karşı nasıl mudârâ ile muâmele etmesin ki, nefsin kötü huyları kökleşmiş ve hadd-i zâtında karınca gibi zaîf olan nefsânî arzûlar tekrar tekrar icra edilmek ve âdet olmak sebebiyle yılan gibi bir hâle gelip rûha sarılmıştır. Binâenaleyh bu kötü huylar birdenbire koparılamaz, mudârâ ile terbiye olunmak sûretiyle ıslâh edilebilir.

3464. Şehvet yılanını ibtila içinde öldür ve yoksa işte senin yılanın ejderha oldu!

Ey sâlik, karınca iken yılan hâline gelen nefsinin arzûlarını ve şehvetlerini riyâzet ve mücâhede ibtilâları içinde öldür ve kahret! Eğer yine onlara mümâşât edersen, işte bak, o şehvet yılanı büyüye büyüye ejderha oldu ve seni büsbütün yutacaktır!

3465. Fakat herkes kendi yılanını karınca görür. Sen kendini sahib-dilden istifsar et!.

Fakat herkes yılan hâline gelmiş olan sıfât-ı nefsâniyyesini karınca gibi zaîf ve ehemmiyetsiz görür. Ey sâlik, eğer yılanını karınca görüyorsan, kendi bâtınının hâlini sahib-dil olan insân-ı kâmilden sor ki, senin ahvâl-i bâtıneni sana îzâh etsin!

3466. Bakır altın olmadıkça bilmez ki ben bakırım. Gönül şah olmadıkça bilmez ki ben müflisim!

Nâkıs kâmil olmadıkça evvelki nâkıslığını görüp bilmez ve “Ben nâkısım" demez. Ve gönül bâtında şâh olmadıkça evvelki müflisliğini görüp bilmez ve "Ben müflisim" demez. Nitekim "Kişi noksânını bilmek gibi irfân olmaz" demişlerdir. Binâenaleyh, noksan ancak mertebe-i kemâlde görünür. Zîrâ kendi hakikatına evsâf-ı beşeriyyeden fânî olmaksızın ıttıla' mümkin değildir.

3467. Sen bakır gibi iksîre hizmet et! Ey gönül, sen dildardan cevr çek!

Ey sâlik, sen henüz bakır gibi nâkıssın. Altın gibi kâmil olmak için, bakırı altına tebdîl eden iksîr mesâbesindeki insan-ı kâmile hizmet et ve onun tavsiyesi dairesinde yürü git! Ey kemâle müstaid olan gönül, gönüllerde mutasarrıf olan insân-ı kâmilin cevrini ve sana teklif ettiği riyâzet ve mücâhede zahmetini çek!

3468. Dildar kimdir? Ehl-i dildir. İyi bil ki, gece ve gündüz gibi cihandan sıçrayıcılardır!

"Dildâr", gönüllerde mutasarrıf olan kâmillerdir ki, gece ve gündüz cihandan nasıl çekilip insilâh ederlerse, onlar da öylece bu cihânın sûretinden insilâh etmişler ve alâkalarını kesmişlerdir.

3469. Allah'ın bendesinin ayıbını söyleme; şahı hırsızlık ile müttehem etme!

Nefsin ve mâsivânın kulluğundan kurtulup, ancak Allâh Teâlâ'ya kul olmuş olan kimselerin ayıbından ve kusûrundan bahsetme. Zîrâ kusûr ve ayıp, nefsinin ve mâsivânın kulu olan kimselerde olur. Onlar ise ma'nâ âleminin şâhıdır ve sûret âleminin kölesi değildirler. Binâenaleyh şâhı sen hırsızlık ve emsâli sıfât-ı nefsâniyye ile müttehem kılma!