Kör dilenci üzerine köpeğin hamle etmesi
18. bölüm / 61 · 2134 kelime · ~11 dk okuma
2343. Bir köpek, mahallede bir kör dilenci üzerine, ceng arslanı gibi hamle ederdi.
2344. Köpek fakirlere hışım ile havlar; ay fakîrlerin toprağını gözüne çeker.
"Köpek"ten murâd, şeytan ve şeytanın taht-ı tasarrufuna girmiş olan insandır. "Fakîr"den murâd, tarîk-ı Hak sâlikleridir. "Ay"dan murâd, sulehâ-yı ümmettir. "Köpeğin havlaması", ehl-i nefsin dervîşlere karşı olan zulüm ve hakāretidir.
2345. Kör, köpeğin bağırmasından ve korkusundan aciz oldu; kör, köpeğin ta'zîmine geldi.
"Kör"den murâd, sâlik-i mübtedîdir. Ya'ni, sâlik-i mübtedî, köpek mesâbesinde olan ehl-i nefsin zulüm ve taarruzundan âciz kaldı ve ona mudârâ ve ta'zîme mecbûr oldu.
2346. Dedi ki: "Ey avın beyi ve ey avın arslanı; el senin elindir benden el tut!"
O âciz kalan dervîş, kudret-i zâhire sâhibi olan ehl-i nefs kimseye dedi ki: "Ey hemcinsini avlayıp pençe-i gadrinde ezmek isteyen beyefendi, bu hayât-ı zâhirede kudret eli senin elindir; benden elini geri tut!"
2347. Zîra zaruretten dolayı o hakîm, eşeğin kuyruğuna ta'zîm etti ve ona "kerîm" lakabını verdi.
Bu beyt-i şerîfte bir kıssaya işâret buyurulduğu anlaşılmakta ise de, gerek Ankaravî'de ve gerek Hind şârihlerinde hangi hakîmin ne gibi bir zarûretten dolayı eşeğin kuyruğuna ta'zîm edip "kerîm" lakabını verdiği münderic değildir. Böyle bir kıssa fakîrin de ma'lûmu değildir. Hind nüshalarında ikinci mısrâ'da "kerîm” lafzı yerine اديم vaki'dir. “Edîm”, kırmızı deri ma'nâsına olup, birisi "edîm-i Yemenî", diğeri "edîm-i Tâifi" olmak üzere iki nevi'dir. Ya'ni, "Hakîm zarûretten dolayı eşeğin kuyruğuna bu “edîm" lakabını vermiştir" demek olur. Bu beyt-i şerîfte, şerîr ve leîm olanlara karşı güzel muâmele ve mudârâ etmek lazım geldiğine işaret buyurulur. Nitekim hadis-i şerifte مداراة الناس صدقة ya'ni, "Nâsa karşı mudârâ sadakadır" ve keza امرت بمداراة الناس كما امرت بأداء الفرائض ya'ni, "Edâ-i ferâiz ile emr olunduğum gibi mudârât-ı nâs ile emrolundum" buyurulur. Ve Hafız-ı Şîrâzî hazretleri dahi bu ma'nâda şöyle buyururlar: “İki cihânın râhatı bu iki kelimenin tefsîridir: Dostlar ile telattuf, düşmanlar ile mudâradır”
2348. O dahi zaruretten dolayı dedi ki: "Ey arslan, benim gibi zaîf avdan sana ne erişir?"
O hakîm gibi, o âciz kalan dervîş dahi kudret-i zâhire sahibi olan nefsânî kimseye dedi ki: "Ey arslan gibi yırtıcı olan mahlûk, benim gibi zaîf bir dervîş ile uğraşmaktan sana ne fâide vardır?"
2349. "Senin arkadaşların dağda yaban eşeği tutuyorlar; ey aciz kalmış, sen mahallede kör tutuyorsun!"
"Senin arkadaşların dağ gibi olan meydân-ı harbde, yaban eşeği mesâbesinde olan düşmanları avlıyorlar ve kahramanlık gösteriyorlar. Ey bu kahramanlıktan âciz kalmış olan beyefendi, sen ise şehir içinde hâl-i râhatta henüz dîde-i basîreti açılmamış olan bir dervîş ile uğraşıyorsun!" "Sütûh", Burhân ve Şemsü'l-Lügāťta, melûl olmak ve âciz kalmak ma'nâsına gösterilmiştir.
2350. "Yârânın saydda hımar-ı vahşî ararlar; sen mahallecikte keyd ile kör [2361] ararsın!"
2351. O âlim köpek yaban eşeği avladı; ve bu mayasız köpek köre kasd etti!
O ilm-i harbi bilen nefsânî kimse harbde düşman avladı; ve bu mayasız ve cevhersiz olan nefsânî câhil ise bir zaîf köre kasd ve tecavüz etti.
2352. Vaktaki köpek ilim öğrendi, dalâletten kurtuldu; ormanlarda helâl avladı.
2353. Köpek âlim olduğu vakit harbin çâlâki oldu; köpek arif olduğu vakit Ashab-ı Kehf'ten oldu.
Bir nefsânî kimse, hey'et-i ictimaiyye-i beşeriyyeye fâidesi olan bir ilmi öğrendiği vakit, düşmanlar ile olan harbde çevik ve çâlâk oldu; ve fakat yine o nefsânî kimse, bu âlemden terakkî edip muhakkıkların maârifine vâkıf olduğu vakit, Ashâb-ı Kehf'in Kıtmîr'i gibi hakîkat-i insâniyyeyi hâmil oldu.
2354. Avın beyi kim olduğunu köpek tanıyıcı oldu. Ey Huda o nûru tanıyıcı nedir?
"Avın beyi"nden murâd, insân-ı kâmildir. Ya'ni, "Nefsânî olan kimse, âkıbet bâtında sahib-i tasarruf olanın kim olduğunu anladı. Ey Hudâ, o senin nûrun olan insân-ı kâmili tanıyan nedir?" Yâhût, Ankaravî hazretlerinin buyurduğu gibi, "Ey Hudâ, bilen ve anlayan nûr ne nûrdur?"
2355. Kör tanımaz, gözsüzlükten değildir; belki o cihettendir ki, cehilden sarhoştur.
Kör olan sâlik-i mübtedînin tanımaması, onun basîretsizliğinden değildir. Belki cehâlet sarhoşluğu onun dîde-i basîretinde perdedir. Zîrâ sâlik-i mübtedî, bir kâmili tanımış ve onun hizmetine vakf-ı nefs etmiştir.
2356. Yeryüzünden daha gözsüz kör yoktur; bu zemîn fazl-ı Hak'tan düşmanı görücü oldu.
Cemâddan ibaret olan arzın his gözü olmadığından, zâhirde bir kördür. Fakat Hakk'ın fazlından, Allâh'ın düşmanını görücü oldu.
2357. Mûsa'nın nûrunu gördü ve Mûsa'yı okşadı; Kārûn'u yere batırdı ve Kārûn'u tanıdı!
"Hasf", yere batmak demektir. “Kārûn”, Mûsâ (a.s.)a muhalefet eden bir şahsın adıdır. Sûre-i Ankebut'ta وَقَارُونَ وَفَرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَلَقَدْ جَاءَهم موسى بالبينات فاستكبروافي الأرض (Ankebût, 29/39) ya'ni, "Mûsâ onlara beyyinât ile geldikte, Kārûn ve Fir'avn ve Hâmân arz-ı Mısır'da tekebbür ettiler" âyet-i kerîmesinde ismi mezkûrdur. Gâyet zengin bir şahıs imiş; Mûsâ (a.s.)a muhalefeti yüzünden yere batmıştır. Tafsîli tefsîr kitaplarındadır.
2358. Her veled-i zinânın helâkinde yer titredi; Hak'tan يَا أَرْضُ أبلعى yi anladı.
"Daî", veled-i zinâ ve harâm-zâde ma'nâsınadır. Burada kâfirler murâd olunur. Birinci mısra'da, Şuayb (a.s.)ı tekzib eden ehl-i Medyen'in helâkine işâret buyurulur. Nitekim sûre-i Ankebut'ta فكذبُوهُ فَأَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ (Ankebut, 29/38) ya'ni, "Şuayb'ı tekzib ettiler; binâenaleyh onları zelzele yakaladı" buyurulmuştur. Ve ikinci mısra'da, kavm-i Nuh'un helâkine işaret buyurulur. Nitekim sûre-i Hûd'da و وَقِيلَ يَا أَرْضِ ابْلَعَى مَاءَكَ وَيَا سَمَاءُ أَقْلعى (Hûd, 11/44) ya'ni, "Denildi ki, 'Ey arz, suyunu yut; ve ey gök, suyu tut!" " buyurulmuştur. Ya'ni arz emr-i ilâhî ile kâfirlerin helâki emrinde hareket etti ve yer ve gök Hakk'ın emrini anladı ve icrâ etti.
2359. Su ve rüzgâr ve toprak ve kıvılcımlı ateş, bize karşı habersiz ve Hakk'a karşı haberlidir.
Su, emr-i Hak'la kavm-i Nûh'u; ve rüzgâr, fırtına hâlinde kavm-i 'Ad'ı; ve toprak, yutarak Kārûn'u ve zelzele hâlinde kavm-i Şuayb'i helâk etti. Ve Nemrûd'un kıvılcımlı ateşi, İbrâhîm (a.s.) hakkında gülistân oldu. Gerçi bunlar âlem-i histe bize karşı habersizdirler; fakat âlem-i ma'nâda Hakk'a karşı haberdârlardır.
Ma'lûm olsun ki; insanın diğer mevcûdât üzerine bir vecih ile; ve sâir mevcûdâtın da diğer cihetden insan üzerine fazîleti vardır. Nitekim cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı İshâkî'de nazmen beyân buyurmuşlardır. Hülâsası şudur: Cemî'-i mahlûkāttan a'lâ ve efdal cemâddır. Ondan sonra nebât ve ondan sonra hayvan ve ondan sonra da insandır. Ancak akıl ve fikir ile ve taklîd ve îmân ile mukayyed olan insan müstesnâ olmak üzere, bunların cümlesi keşif ve zevk ile ârif-i Hak'tırlar. Bu beyânâtın sırrı budur ki; mevcûdât, vücûd-ı mutlakın sıfât ve esmâsı hasebiyle mertebe-i letâfetten mertebe-i kesâfete tenezzülünden hâsıl olmuştur. Binâenaleyh Hak zâtıyla cemî-i eşyâda sârîdir. Binâenaleyh Hak kendinin her bir mertebesini bilir. Mertebe-i cemâdda aslâ bir tasarruf-ı zâid olmadığından, onun Hakk'a ma'rifeti, tabîatı iktizâsındandır. Ve nebâtâtta neşv ü nemâ olup, tabîata muhalefet-i cüz'iyyesi olduğundan, cemâddan sonradır. Ve hayvanda hem neşv ü nemâ ve hem de irâde ile hareket bulunduğundan, nebâtâttan sonradır. Ve insanda hem neşv ü nemâ ve hem de irâde ile hareket ve hem umûrda akıl ve fikir ile tasarruf bulunduğundan, hepsinden sonradır. İnsanın zerrât-ı unsuriyyesi, cemâdiyyetleri hasebiyle Hak'tan gāfil değildirler. Ancak onların ictimâ'ından hâsıl olan insan hey'eti akıl ve fikir ile mukayyed olduğundan, eğri yollarda dolaşıp, Hak'tan gāfil olur. Ve bilcümle mevcûdâtın Hakk'ı hâlen ve zevken ve tab'an tenzih ettiklerine, وَإِنْ مِنْ شَيئ إلا يسبح بحمده ولكن لا تفقهون تسبيحهم (İsra, 17/44) ya'ni, “Allâh'ı hamd ile tesbih etmeyen hiç bir şey yoktur; ve lakin siz onların tenzihini ve tesbihini tefakkuh etmezsiniz!" âyet-i kerîmesinde işaret buyurulur. Fakat cem'iyyet-i esmâiyyeye mazhariyyet i'tibariyle insan hepsinden efdaldir. Bu bâbdaki daha ziyâde tafsilâtı, fakîr Fusûsu'l-Hikem'e yazdığım şerhte Fass-ı İshâkî'de beyân ettim.
2360. Biz onun aksine olarak Hakk'ın gayrinden habîriz; Hak'tan ve bu [2371] kadar nezîrden bî-haberiz!
“Nezîr”, korkutucu demek olup, murâd enbiyâdır. Ya'ni, "Biz insanlar, cemâdın aksine olarak aklımızın ve fikrimizin keserât-ı eşyâ ile iştigāline binâen Hakk'tan ve nezîr olan enbiyânın da'vet buyurdukları hakāyıktan habersiziz. Ve Hakk'ın mâsivâsı olan bu keserât-ı eşyâ ile muâmeleye dalmışız ve bunlardan haberdârız!"
2361. Şüphesiz onların hepsi ondan korktular; ve onların cümlesi hayvanın ihtilâtından geri kalmadı.
Bu beyt-i şerîfte, إِنَّا عَرَضْنَا الْأَمَانَةَ عَلَى السَّمَوَاتِ وَالْأَرْض والجَبَالِ فَأَبينَ أَنْ يَحْمِلْنَهَا وأَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا الْإِنْسَانُ (Ahzab, 33/72) ya'ni, "Biz emâneti göklere ve yere ve dağlara arzettik; onu yüklenmekten ibâ ettiler ve ondan korktular ve onu insan yüklendi" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya'ni, "Semâvât ve arz ve dağlar ve cemâdâtın kâffesi o emâneti kabûl etmekten korktular ve onların cümleleri ha- yât-ı müsteâra karışmaktan geri kaldı." "Kend şuden", Bahâr-ı Acem'de geri kalmak ma'nâsına gösterilmiştir. Hind şârihlerinden Şeyh Abdullatîf şöyle buyurur: "Anâsır terkib bulup, mertebe-i hayvânîye erişerek, emânet yükünü kabûl ettikten ve onun edâsından âciz kaldıktan sonra, cümleleri hayât-ı hayvâniyyeye karışmaktan geri kaldı da, dediler ki: 'Biz anâsır zümresi bu hayattan bîzârız. Zîrâ bu hayatta halk ile diri ve Hak ile ölü oluruz." " Gerçi 2359 numaralı beyitte îzâh olunduğu üzere, insanı terkîb eden zerrât, cemâdiyyetleri hasebiyle Hak'tan gafil değil iseler de, insanın akıl ve fikri ile vâki' olan tasarrufâtına tabi' olduklarından, halk ile diri ve Hak ile ölü olmuş olurlar.
2362. Cümlesi dedi: "Bu hayattan bîzarız. Zîra o halk ile diri, Hak ile ölüdür.
Cemâdâtın cümlesi dedi ki: "Biz bu hayât-ı insâniyyeden bîzârız. Zîrâ o Hakk'ın mâsivâsı olan eşyâ ile ve kendi enâniyyeti ile diri ve Hak'tan gâfil ve Hakk'a karşı ölü mesâbesindedir."
2363. Vaktaki halktan kaldı, o yetîm olur. Üns-i Hakk'a selîm kalb lazımdır.
İnsan Hakk'ın mâsivâsı olan halktan geri kaldığı ve ayrıldığı vakit, Hak'la ünsiyyeti olmadığından yetîm ve âciz ve garib kalır. Hak ile ünsiyyet edip yetîm ve garib kalmamak için selîm kalb lâzımdır.
2364. Hırsız bir körden bir meta' çaldığı vakit, o kör körce bir nâle eder.
Basar-ı basîreti kör olan bir sâlikten, hırsız mesâbesinde olan gaflet-i nefsâniyyesi metâ'-ı irfânı çaldığı vakit, o sâlik hâlinin noksanlığını görüp körce nâle eder, ne yapacağını bilemez.
2365. Hırsız, "Ey kör, o çalan benim, zîrâ pür-fenn hırsızım" demedikçe;
2366. Mâdemki kör göz nûruna ve o ziyaya malik değildir, kendi hırsızını ne vakit tanır?
Bu beyitlerde, nefs-i mülhime mertebesinde olan sâlikin hâline işaret buyurulur. Zîrâ bu mertebede olan sâlikin hırsız mesâbesinde olan nefsi, fücûr ve takvâsını kendisine ilhâm eder. Nitekim âyet-i kerîmede فَأَلْهُمَها فَجَورَهَا وَتَقْوَاهَا (Şems, 91/8) ya'ni, "O nefis fücûru ve takvâyı ilhâm eder" buyurulur. Ve nefs-i mülhime mertebesinde olan sâlikin kalb gözü açılmış bir halde değildir. Terakkî için insân-ı kâmilin delâletine muhtaçtır.
2367. Söylediği vakit dahi sen onu sıkı tut, tâ ki o eşyanın alâmetlerini söylesin!
O hırsız nefis senden çaldığını sana alâ-tarîkı'l-ilhâm söylediği vakit dahi, onu riyâzet ve mücâhede kelepçesi ile sıkı tut; senden çaldığı şeylerin alâmetlerini ve nişanlarını sana doğru söylesin. Zîra riyâzet ile sıkıştırıldığı vakit hîlelerini de bildirir.
2368. İmdi hırsızı sıkmak cihad-ı ekber geldi, tâ ki ne çaldığını ve ne götürdüğünü söylesin!
Binâenaleyh nefis hırsızını riyâzet ve mücâhede ile sıkıştırmak, Nebiyy-i zîşân efendimizden “cihâd-ı ekber" olarak tavsîf ve tavsiye buyuruldu. Nitekim hadis-i şerifte رجعنا من الجهاد الأصغر إلى الجهاد الأكبر ya'ni, “Küçük muhârebeden büyük muhârebeye döndük." buyurulmuştur. Ve bu hadis-i şerîfin tefsîri I. cildde geçti. Eğer ey sâlik, nefsi riyâzet ve mücâhede ile sıkıştırırsan, senden ne çaldığını ve ne götürdüğünü sana söyler.
2369. Evvelâ senin gözünün sürmesini çaldı; aldığın vakit tekrar tebsıra bulursun.
"Gözün sürmesi"nden murâd, kalbdeki teyakkuzdan kinâyedir. Ya'ni, "Nefis ve şeytan hırsızları evvelâ senin kalbindeki teyakkuzu ve âgâhlığı çaldı; binâenaleyh gaflete düştün. Eğer o teyakkuzu geri alırsan, tekrar görücülük hâlini bulursun ve gafletten kurtulursun."
2370. Kalbin gaib ettiği hikmet meta'1; muhakkak ehl-i dilin önünde hâsıldır.
Gözünün sürmesini çaldırdığından dolayı kalbinden gäib ettiğin hikmet metâ'ı için teessüf etme. O metâ' muhakkak ehl-i dil olan kâmillerin indinde hâsıl ve mebzûldür. Sen hemân hırsızdan gözünün sürmesini geri almağa bak ve teyakkuza ve âgâhlığa rücû' et.
2371. Kör kalbli can ile ve semi' ile ve basar ile; şeytan hırsızını eserden bilemez.
“Zîrâ teyakkuuzdan uzak ve kör kalbli olan kimse, ne ma'nâsıyla ve ne de zâhirî sem'i ve basarı ile, eser cihetinden şeytan hırsızını bilemez ve anlayamaz.” “Kör kalbli”den murâd, enâniyyet-i ilmiyyesinde müstağrak olan ulemâ-i zâhirdir. Zîrâ onlar şeytanın tasallutunu ve te'sîrini kitaplardan ve eserlerden bilmek isterler. “Kûr-dil”, yanlış anlayan ve bî-idrâk ma'nâsınadır.
2372. Ehl-i dilden ara, onu cemâddan arama; zîrâ halâyık onun önünde cemâd geldi!
“Ehl-i dil”den murâd, ehl-i hakikat olan evliyâullâhtır. “Cemâd”dan murâd, hakäyık ve esrâr-ı ilâhiyyeden bî-haber olup, laklaka-i lisâniyyeye düşmüş olan ulemâ-i zâhiredir. Ya'ni, “Şeytan hırsızını bulmak istersen, onu ehl-i dilden sor ve ara; ve onu cemâd mesâbesinde olan ulemâ-i zâhireden sorma. Zîrâ evliyâ-yı Hakk'ın huzûrunda halk-ı cihân cemâd mesâbesindedir.”
2373. Meşveret taleb edici onun önüne geldi, dedi ki: “Ey çocuk babası olmuş, bir sır söyle!”
Bu beyt-i şerîf kıssanın mâba'didir. Ya'ni, “Akıl ile meşveret isteyen adam, o kamışa binmiş olan sahte delinin huzûruna gelip dedi ki: “Ey çocuklara karışıp onların babası olmuş; ve yâhût, ey bizim gibi çocukların babası olmuş olan zât-ı muhterem, bana esrâr-ı ilâhiyyeden bir sır söyle!”
2374. Dedi: “Git bu halkadan ki, kapı açık değildir; geri dön, bugün sır günü değildir!”
Deli görünen zât-ı muhterem cevâben dedi ki: "Bu kapının halkasını çal-maktan vazgeç. Zîrâ senin istediğin sır kapısı açık değildir. Geri dön, bugün-kü âlem-i sûret, esrâr-ı ilâhiyyenin ifşa edilmesine mâni'dir. O senin istediğin esrâr, yârınki âlem-i âhirette zâhir olur." Ve yâhûd, "Senin bugünkü hâlin sır-rın ifşâsına müsâ'id değildir. Zîrâ isti'dâdın yoktur." Ve yâhûd, "Benim bu-günkü hâlim makām-ı irşâda müsâid değildir."
2375. Eğer mekânın la-mekâna yolu olaydı, şeyhler gibi ben dükkân üzerinde otururdum.
Ya'ni, "Bir fenâ içindeyim ki, lâ-mekân olan Hak'ta müstağrakım. Binâ-enaleyh, eğer mekânın lâ-mekân'a ittisâli ve yolu olaydı, ben de ehl-i sahv olan ve ayık bir halde bulunan şeyhler gibi bir tekyeye oturup, halkı irşâd ile meşgül olurdum. Fakat ne yapayım, ben mest ve müstağrakım!"