Seyyid Ecell'in “Niçin fâhişeyi nikâh ettin?” demesine karşı Delkak'ın özür söylemesi
17. bölüm / 61 · 1082 kelime · ~6 dk okuma
2322. Seyyid Ecell bir gece Delkak'a dedi: “Aceleden bir fâhişeyi istedin.”
Bu kıssa, yukarıdaki آرمودم عقل دور اندیش را beytine merbûttur. Ve sebeb-i rabtı kıssadan da anlaşılır. “Delkak” (دلقك), Terrend pâdişâhı Seyyid Ecell'i eğlendiren bir maskaranın ismidir. Nitekim VI. cildde cenâb-ı Pîr كه آنجا سيد ترند كه آنجا شاه بود / مسخره او دلقك دلخواه بود buyururlar. “Pek büyük” ma'nâsına olan “Ecell”, ya şâhın sıfatıdır, veyâhud şâhın ismidir. Ve “Terrend”in Asya'da bir havâlînin ismi olması lâzım gelir ise de, bunun hangi memleket olduğunu tahkîk edemedim. Ya'ni, “Bir gece Seyyid Ecell, kendisinin maskarası olan Delkak'e, ‘Alelacele bir fâhişe kadını intihâb ederek kendine nikâh ettin?’ dedi.”
2323. Bana bunu açık söylemen lâzım idi, tâ ki sana bir mestûreyi eş ede idik.
Ya'ni, “Bana evleneceğini açıkça söyleye idin, sana ehl-i ırz, kapalı bir kadın tezvîc ederdik.”
2324. Dedi: “Dokuz mestûre sâlih istedim, orospu oldular ve gamdan tenim eksildi.”
Delkak, Seyyid Ecell'e cevâben dedi ki; “Bundan evvel dokuz mestûre ve sâlih kadın intihâb ettim, hepsi orospu çıktılar ve kıskançlık gam ve kederinden tenim eridi.”
2325. “Ma'rifetsiz olarak bu orospuyu istedim, tâ ki bunun âkıbeti nasıl olur göreyim.”
"Bî-ma'rifet", bila-tahkîk demektir. Ba'zı nüshalarda "bâ-ma'rifet" yazılmıştır. Bu halde ma'nâsı, "bilerek" demek olur. Ya'ni, "Bila-tahkik bu orospuyu intihâb ettim; bakalım sonu ne olacaktır dedim."
2326. Ben de aklı çok tecrübe ettim; bundan sonra cünûna bir mağres ararım.
Ya'ni, "Maskaranın sâlih kadınları tecrübe edip bozuk bulduğu gibi, ben de sâlih zannettiğim akl-ı maâşı çok tecrübe ettim ve bozuk buldum. Bundan sonra o aklın hükmünden tecerrüd edip, delilik fidanını dikecek bir mahal ve muhît aradım." Bu beyt-i şerîf, Delkak tarafından değil, cenâb-ı Pîr efendimiz tarafındandır. ya'ni, "Benî İsrâîl'den bir adam 'Bir âkıl ile müşâvere etmedikçe tezevvüc etmeyeyim!' dedi ve ertesi gün ilk rast geldiği kimse ile müşâvere edip, onun re'yiyle amel etmeğe azmetti. Vaktâki sabah oldu, evinden çıktı; kamışa binmiş olan bir deliye rast geldi ve vefâ-i ahdine imkân bulamadığına teessüf etti. Onun önüne gitti; deli ona 'Atımdan kork seni tepmesin!' dedi. Adam, 'Atını zabtet ki, senden bir şey soracağım!' dedi. Deli durdu; adam, 'Ben evlenmek istiyorum, nasıl evleneyim?' dedi. Deli cevap verdi ki, 'Kadın üç türlüdür. Birisi sana mahsûstur ve birisi senin aleyhinedir ve birisi de senin ne lehine ve ne de aleyhinedir. Sonra, 'Attan kork, seni tepmesin!' dedi ve geçti. Adam dedi: 'Yâhu atını zabtet!' Atı zabtetti ve ona yaklaştı. Adam dedi ki: 'Ben senin sözünü anlamadım, onu bana îzâh et!' Deli dedi: 'Sana mahsûs olanı, bâkire olandır ve onun muhabbeti sana mahsûstur ve senden başkasını bilmez. Ve senin aleyhine olan
2330. "Re'y sahibidir ve bir ateş parçasıdır; gök mertebeli ve yıldız yağdırıcıdır." [2341]
"Âsumân-kadr", aklının mertebesi çok yüksek olmaktan; ve "Ahter-bâre", re'ylerinin parlaklığından kinâyedir. “Bâre”, “bârîden" masdarından müştak olmayıp da, tarz ve reviş ma'nâsına alınırsa, "bir yıldız gidişli" demek olur ki, yine parlaklıktan kinâye olur. Ve eğer "at" ma'nâsına alınırsa, "yıldız atlı" demek olur ki, galebeden kinâyedir.
2331. Onun revnakı Kerrûbîler'e can olmuştur; o bu delilik içinde gizli olmuştur.
"Kerrûbiyân”, Allah'ın mukarreb melekleri olan ceberût meleklerine derler. Ya'ni, "Onun revnakı ve debdebesi, melâike-i mukarrabîn indinde can menzilesinde azîzdir; ve o hadd-i zâtında böyle iken kendisini delilik içinde saklamıştır."
2332. Fakat her deliyi can saymayasın. Sâmirî gibi buzağıya baş koyma!
Fakat her gördüğün deliyi bu halde zannetme. Zîrâ delilerin çoğu tab'an ve hilkaten ni'met-i akıldan mahrûm olan bîçârelerdir. Bunları da ukalâ-yı mecânînden addedip, Sâmirî'nin bir kuru ses veren buzağıya taptığı ve hürmet ettiği gibi, sen de onlara serfürû etme!
2333. Sana bir velî yüz binlerce gaybı ve gizli esrârı açık söylediği vakit;
2334. Muhakkak senin için o anlayış ve o fehm olmadı; sen ûddan gübreyi açık bilmedin.
2335. Velî kendisine delilikten perde yaptığı vakit, ey kör ne vakit tanıyacaksın?
Bu üç beyit bir mefhûmu tamamlamaktadır. Ya'ni, tavr-ı akıl üzere hareket eden bir velîyy-i kâmil, senin kullandığın açık bir lisân ile sana ulûm-ı gaybiyyeyi ve Hakk'ın gizli esrârına müteallık söylediği sözleri anlayamadı- ğın ve zevkine varıp bilemediğin ve öd ağacı gibi maânî-i hakîkiyyeyi gübre mesâbesinde olan elfâz-ı zâhire libâsından tecrîd edemediğin halde; kendisini delilik perdesi altında gizlemiş ve senin kullandığın elfâz ve ibârâttan başka elfâz ve ibâreler ile tekellüm etmekte bulunmuş olan bir velîyi, ey kalb gözü kör olan kimse, nasıl tanıyabileceksin ve nasıl anlayabileceksin?
2336. Eğer senin yakın gözün açık ise; her bir taşın altında bir serheng gör!
"Serheng", "çavuş” ve zamânımızın ifadesiyle “polis" ma'nâsınadır ki, veliyy-i kâmilden kinâyedir. Ve "her taş"tan murâd, kıyafet-i muhtelifedir. Ya'ni, "Eğer senin yakîn gözü olan kalb gözün açık ise, muhtelif kıyafetler altında bir veliyy-i kâmili gör!"
2337. Açık ve rehber olan bir gözün önünde; her bir kelîmin üzerinde bir kilim vardır.
İkinci mısra'daki birinci "kelîm", kâf-i Arabî ile, “teklîm edici" ma'nâsınadır ki, bununla Mûsâ-meşreb olup, Hak'la mükâleme şerefine nâil olan veliyy-i kâmile işaret buyurulur. Ve ikinci "gilîm", kâf-ı Fârisî ile, "yere yayılan kilim" ma'nâsınadır ki, burada örtü ve perde ma'nâsınadır. Ya'ni, “Açık ve rehber olan bir kalb gözünün önünde, her bir Mûsâ meşrebindeki veliyy-i kâmilin üzerinde bir kilim örtüsü vardır. Bu örtünün altındaki kâmili böyle bir göz görür."
2338. Her velîyi yine velî meşhur eder; o her kimi isterse behreli eder.
Burada iki vecih vârid olur: Birisi, her velî yine kendi kendisini izhâr ve ifşa eder; ve her kimi isterse, bu süretle kendi füyûzâtından nasîbedâr eder. İkinci vecih, her mestûrü'l-hâl olan velîyi, yine halk nazarında meşhûr olan bir velî ifşa ve ızhâr eder; ve bu ifşâyı her kime isterse yapıp, o kimseyi o velînin huzûr-ı feyzinden behredar eder. Nitekim Şemseddîn-i Tebrîzî hazretleri gâyet mestûrü'l-hâl idiler ve onları âfâkta meşhûr eden, cenâb-ı Pîr-i destgîr efendimiz oldular. Ve kezâ Yıldırım Bâyezîd zamânında kutb-ı zamân olan Hamîdüddîn-i Aksarâyî hazretleri, ekmek yapıp pazarlarda "Mü'minler, somunlar!" nidâsıyla ekmek satar idi; onun meşhûrluğuna dahi Emîr Sultân hazretleri sebep oldu. Menâkıb-ı evliyâda bunun nazîri çoktur.
2339. O kendisini deli yaptığı vakit, kimse onu akıldan tanımayı bilmez.
Tavr-ı akıl dâiresinde halk ile münasebette bulunan bir velîyi, ya kendisi, veyâ diğer bir velî ızhâr ve ifşa etmedikçe, mâdemki onu kimse bilmiyor, o velî kendisini deli tavrında gösterdiği vakit, hiç kimse onu kendi aklı ile keşf edip tanıyamaz.
2340. Vaktaki görücü bir hırsız körden bir şey çalar, o ubûrda hiç hırsızı bulur mu?
Gözlü bir hırsız bir körden bir şey çaldığı vakit, o kör murûr ve ubûr esnâsında hiç hırsızı bulabilir mi?
2341. Her ne kadar anûd hırsız kendisini ona çarpsa da, kör onun hırsızı kim olduğunu tanıyamaz.
“Kör”den murâd, henüz kalb gözü açılmamış olan sâliktir. “Hırsız”dan murâd şeytandır.
2342. Vaktaki köpek eski elbise sahibi körü ısırır, o yırtıcı köpeği ne vakit tanır?
“Köpek”ten murâd, şeytandır. “Eski elbise sahibi kör”den murâd, sâliktir.