İçeriğe atla

O şahsın hastalığının sebebi, duâda küstahlığı olmuş olduğunu Peygamber (a.s.)ın bilmesi

16. bölüm / 61 · 5504 kelime · ~28 dk okuma

2239. Vaktaki Peygamber o hastayı gördü, yâr-ı gārını hoş nevaziş eyledi.

“Yâr-ı gar” ta'bîri, musâhabet-i dâimeden kinâyedir. Ya'ni, Resûl-i zîşân Efendimiz, hasta olan sahâbîyi gördü ve ona iltifat ve lütuf ile muâmele buyurdu.

2240. O Peygamber'i gördüğü vakit diri oldu; guya o dem onu yarattı. [2253]

Hâl-i ihtizârda olan sahâbî, Peygamber-i zîşân Efendimizi gördüğü vakit dipdiri bir hâle geldi. Gûyâ ki Hz. Risâletpenâh ona tâze bir hayat verdi.

2241. Dedi: “Hastalık bana bu bahtı verdi ki, bu Sultan sabahleyin bana geldi.”

Sahâbî dedi ki: “Bu hastalık beni bahtiyâr etti. Çünkü bir sultân-ı kerîm olan Resûl-i zîşân hazretleri sabahleyin erkenden benim üzerime güneş gibi tulû' etti.”

2242. “Bu haşiyesiz şahın kudumundan nihayet bana sıhhat ve âfiyet erişti.”

Ankaravî nüshasında, بی حاشیت ve Hind nüshalarında پر خاصیت vâki'dir. Ankaravî hazretleri بی حاشیت ta'bîrine, “kenarsız ve hadd ü gāyetsiz” ma'nâsını vermişlerdir. Hind nüshalarına göre beyitin ma'nâsı, “Bu hâssıyet dolu olan Şah'ın kudûmundan, âkıbet bana sıhhat geldi” demek olur.

2243. Ey mutlu zahmet ve hastalık ve harâret; ey mübarek ağrı ve gece uyanıklığı!

2244. İşte bana Hak lütuf ve kereminden, ihtiyarlıkta böyle bir hastalık ve maraz verdi.

2245. Bana arka ağrısı verdi; tâ ki ben de her gece yarısında elbette acele uykudan sıçrayayım!

Hak Teâlâ'nın bana arka ağrısı vermekteki hikmeti, bu ağrı sebebiyle her gece yarısında muhakkak acele uykudan sıçramam ve teheccüd namazına kalkmam içindir.

2246. Bütün gece manda gibi uyumamam için, Hak kendi lütfundan bana ağrılar bahşetti.

2247. Bu inkisardan o şahların rahmi cûş etti; cehennem benim tehdîdimden sustu.

Bu acz ve inkisârdan dolayı o şâhların, ya'ni ervâh-ı mukaddesenin ve ebû'l-ervâh olan (s.a.v.)in merhameti faâliyyete geldi; cehennem cinsinden olan nefsim, benim hükm-i şer' ile vâki' olan tehdîdimden sustu ve sükûnet buldu ve huzûzâtından vazgeçti.

2248. Zahmet hazîne geldi ki, onda rahmetler vardır; kabuk yarıldığı vakit iç tâze oldu.

Bu hayât-ı dünyeviyyede çekilen meşakkat ve zahmet, içinde rahmetler bulunan hazînedir. Nitekim ba'zı meyvelerin kabukları ağaçlarında yarıldığı vakit, onların içi tâze ve latîf olur ve kemâle gelmiş bulunur. Bunun gibi, mü'minin içi rûhu; ve cesedi kabuğudur. Ve cesedine maraz ve ağrı geldiği vakit, nefsin hükmü zebûn olup, rûhu kemâl bulur. Zîrâ ekseriyâ hastalar hastalığın şidde- tinden "Aman Allâh!" diye Allâh'ı zikrederler. Hattâ münkirlerin bile hâl-i acz- de Allâh'a rücû' ettikleri, çok defalar görülmüştür. Bu beyt-i şerîfte şu hadîs-i şerîfle hadîs-i kudsîye işaret buyurulur : ما من مؤمن يشاك بشوكة فما فوقها الا حط الله بها خطيئة ورفع له درجة ya'ni, "Bir diken batan ve aşağılıkta onun fevki olan bir şey- le müteezzî olan bir mü'min yoktur; illâ ki, Allâh Teâlâ onun sebebiyle onun bir günâhını afveder ve onun için bir derece ref' eder." إذا أوجهت إلى عبد من عبادى مصيبة في بدنه أو ماله أو ولده فاستقبل ذلك بصبر جميل استحيت أن انصب له ميزاناً و انشر له ديواناً ,ya'ni "Kullarımdan bir kulumun bedenine yâhût malına yâhût çocuğuna bir musîbet tevcîh etsem, o kulum o musîbeti sabr-ı cemîl ile karşılasa, ben onun için mî- zân kurup defterini açmağa utanırım."

2249. Ey birâder, gama ve za'fa ve derde sabretmek, karanlık ve soğuk bir mev- zi'dir!

Bu sözler sahâbînin değil, Hz. Pîr'indir. Ya'ni, "Ey birâder, mevzi'-i sabır, nefis için karanlık ve soğuk bir mevzi'dir. Nefis aslâ ondan hazz etmez. Zîrâ nefis gamdan ve za'ftan ve ağrılardan bunalır ve zebûn ve âciz kalır ve yük- sekliği alçaklığa sukūt eder."

2250. Hayat pınarı ve sarhoşluk kadehidir ki, o yükseklikler hep alçaklıktadır. [2263]

Nefsi zebûn kılan o karanlık ve soğuk mevzi', hayât-ı hakîkiyyenin pına- rı ve şarâb-ı ilâhî sarhoşluğunun kadehidir. Zîrâ rûhun yükseklikleri hep nef- sin alçaklığındadır.

2251. O baharlar hazân içinde muzmerdir; o hazân bahardadır ondan kaçma!

Ya'ni, Hakk'ın tecellî-i cemâlîsi, tecellî-i celâlîsinde gizlidir. Ve tecellî-i ce- lâlîsi de tecellî-i cemâlîsindedir. Ta'bîr-i dîgerle, Hakk'ın lütfu kahrında; ve kahrı lütfunda mündemicdir. En basît bir misâli budur ki; insan nefis taâmlar ile tena'um eder. Bu tena'um, cemâlî olan Mün'im ismiyle Hakk'ın tecellîsi- dir. Fakat bu taâmların hazmından sonra karnında def-i hâcet evcâ'ı zâhir olur ve bunu def' için helânın murdar kokularında bir müddet mahbûs kalma- ğa mecbûr olur. Bu da yine Hakk'ın celâlî olan Müntakim ismiyle tecellîsidir. Ve def-i hâcetten sonra helâdan kurtulup vücûdu râhat bulur. Bu da yine Hakk'ın cemâlî olan Latîf ismiyle tecellîsidir. Müddet-i hayâtında bu tecelliyâtın biri diğerinde mündemic olmak üzere teselsül eder. Sâirleri de buna makıystir.

2252. Gamın refiki ol ve vahşete uy; kendi ölümünde uzun ömür iste!

Hayât-ı dünyeviyyede gam içinde yaşa ve hayât-ı nefsâniyyeden tevahhuş et. Nefsinin ölümünde, ya'ni nefsinin huzûzâtını terk etmek sûretiyle, uzun olan ömr-i rûhânîyi taleb et.

2253. Senin nefsinin "Burası fenâdır!" dediği şeyi dinleme; çünkü onun işi zıd gelmiştir.

İyi olsun, kötü olsun, nefsinin ilkāâtını ve havâtırını dinleme. Çünkü onun işi rûha ve rûhun sıfatı olan akla muhâliftir. Nefis ba'zı kere insanı, halka iyi görünmek için hüsn-i hulka ve salâha da'vet eder; murâdı müdâhene ve riyâdır. Halbuki bu hüsn-i hulk binnetîce sû-i hulk olur.

2254. Sen onun hilafını yap ki, cihanda peygamberlerden böyle vasiyyet geldi.

Peygamberlerin vasiyyeti hakkında Mesnevî-i Şerîfin şerh-i Arabîsi olan Menhec-i Kavî de şöyle buyurulur: "Adem (a.s.)'ın evlâdına vasiyyeti budur: 'Cemî'-i umûrda nefsinize muhalefet edin ve bir şeyi meşveretsiz yapmayın.' Ve Hakk'ın bu husûsta Dâvûd (a.s.)a vahyi şöyledir: 'Yâ Dâvûd, ashâbını şehvetle eklden tahzîr et. Zîrâ nefis şehevât-ı dünyaya asılmıştır; akılları benden mahcûbdur!' Ve Yusuf (a.s.) وَمَا أُبْرِئُ نَفْسِي إِنَّ النَّفْسَ لأمارة بالسوء (Yusuf, 12/53) buyurmuştur. Ve bu bâbda Hâtem-i Enbiya (s.a.v.) Efendimizin vesâyâları çoktur."

2255. Nihayette pişmanlık az olmak için, işlerde meşveret vacibdir.

Ya'ni, hilafını yapmak için, işlerde nefis ile meşveret etmek vâcibdir. Zîrâ nefsin arzûsuna muhalefetle yapılan işlerde selâmet vardır ve insan sonunda nâdim olmaz. Menhec-i Kavî “meşveret"i mutlak olarak alıp, işlerde sulehâ ile müşâvere etmek ma'nâsını vermiştir. Hind şârihleri ise, nefis ile müşâvere etmek ma'nâsına almışlardır. Fakat âtîdeki ebyâta bakılırsa, Hind şârihlerinin re'yi müreccahtır.

2256. Enbiya çok tedbirler ettiler, tâ ki bu değirmen taşı dönücü oldu.

"Tedbîr"den murâd, enbiyâ (aleyhimü's-selâm)ın ehl-i nefs olan kimseler ile müşâvereleri ve onların re'ylerinin hilafında hareket buyurmaları; ve "değirmen taşının dönmesi"nden murâd, müşkil olan umûrun kolayca cereyânıdır. Ya'ni, "Enbiyâ hazarâtı ehl-i nefs olan kimseler ile müşâvere edip, hidâyet işlerinde onların re'ylerinin hilafında hareket ettiler; ve bu nefislere muhalefet tedbîrleri sebebiyle, müşkil olan hidâyet emrinin inkişafı kābil oldu ve nefsânîler akıl ve mantık dairesine girdiler.

2257. Nefis ister ki, tâ vîrân etsin, halkın yolunu şaşırtıp sersem etsin.

Zîrâ nefis, halkın hayât-ı dünyeviyyede yolunu şaşırtıp sersem bir hâle getirmek için, aklı ve mantığı harâb etmek ve kendi arzûsu dâiresinde hareket eylemek ister. Nitekim her milletin târîhlerindeki inkırâz bâbı, fesâd-ı ahlâk ile açılmıştır. Ve fesâd-ı ahlâk ancak nefsin arzûlarına tebaiyyetle hareketten ibârettir.

2258. Ümmet dedi ki; "Kim ile meşveret edelim?" Enbiya dediler ki: "İmâm olan akıl ile."

"Akl-ı imîm", terkib-i tavsîfîdir. Ve "imîm", "imâm” kelimesinin imâle olunmuşudur.

Ve Arabî kelimeyi ba'zan imâle ile isti'mâl etmek, ehl-i Fürs'ün âdetidir. Ya'ni, "Ümmetleri kendi peygamberlerine, 'Kim ile meşveret edelim?' diye sordular; peygamberler de 'İmâm olan akıl ile meşveret ediniz!' diye cevap verdiler." Nitekim âyet-i kermede إِنَّ فِي ذلك لآيات لقوم يعقلون (Ra'd, 13/4) buyurulur. Ve insanları akla da'vet eden âyât-ı Kur'âniyye ve ahâdîs çoktur.

2259. Dedi: "Eğer çocuk veya bir kadın gelirse ki, parlak akıl ve re'y tutmaz?"

2260. Efrâd-ı ümmetten birisi çıkıp dedi ki: "Eğer meşveret husûsunda karşımıza akıl ve re'yi parlak olmayan çocuk ve kadın gelirse onlar ile de meşveret edelim mi?" Buyurdu ki: "Onunla meşveret et ve o şeyi ki söyledi, sen onun hilafını yap ve yola düş."

Resûl-i Ekrem hazretleri buyurdu ki: "Eğer karşına çocuk ve kadın çıkarsa, onunla da meşveret et; ve fakat onun söylediği şeyin hilafını yap ve bu tarîk-ı hilafa sülûk et."

2261. Kendi nefsini kadın ve kadından beter tanı; zîrâ ki kadın cüz'îdir, nefis şirk-i küllîdir.

Bu beyt-i şerîf, akvâl-i enbiyâdan kendi matlûblarının istihrâcı için cenâb-ı Pîr tarafından îrâd buyurulur. Ya'ni, “Alâyiş-i dünyeviyyeye ve huzûzâta meyil husûsunda kendi nefsini kadın ve hattâ kadından daha beter tanı. Zîrâ kadın şerr-i munfasıl olduğundan şerr-i cüz'îdir ve onun şer olması nefsinin ona meylindendir. Ve nefis senden bir an ayrılmayan bir şerr-i muttasıl olduğundan, şerr-i küllîdir."

2262. Eğer kendi nefsinle meşveret edersen, her ne derse o alçağın hilafını yap!

2263. Eğer sana namaz ve oruç emrederse, nefis mekkardır, sana bir mekr doğurur.

Ya'ni, nefis sana farz olan oruçtan gayri nâfile oruç ve farz ve vâcib olan namazlardan gayri nâfile namaz emrederse, bil ki onun bu emri, senin başına bir belâ-yı ma'nevî getirmek içindir. Binâenaleyh o gibi nâfilelerden vazgeç ve ferâiz ve vâcibâtı kemâl-i ihlâs ile edâya gayret et.

2264. Fiillerde kendi nefsin ile meşveret, her ne derse onun aksi kemâl olur.

Bilcümle efâlinde nefsin ile meşveret etmek ve nefsin her ne derse o işlerde onun aksini yapmak kemâl olur.

2265. Ona ve onun inadına çıkışamazsan, bir yârin yanına git ve onun alâkasını tut!

Ey sâlik, eğer nefsine ve nefsinin huzûzât-ı tabîiyyeye meyildeki inâdına karşı gelemezsen, bir insân-ı kâmil olan yârin yanına git ve onun sarıldığı mizâc ve sîrete ve ahlâka sarıl!

2266. Akıl diğer akıldan kuvvet alır; şeker kamışı şeker kamışından kamil olur.

"Ney-şeker", Arabî'de "kasabü's-sükker" dedikleri şeker kamışıdır. Şeker kamışı eğer yalnız başına dikilirse, iyi olmaz. Onu bir tarla hâlinde yekdiğerine muttasıl olarak dikmek lâzımdır. Böyle dikilirse, birbirinden kemâl bulur ve şeker maddesi her birinde kemâle gelir. İkinci mısra' ba'zı nüshalarda پیشه گر کامل شود از پیشه گر vâki'dir. Ma'nâsı, "San'at erbâbı san'at erbâbından kemâl bulur" demek olur.

2267. Ben nefsin mekrinden şeyler gördüm ki, o kendi sihrinden temyîzleri götürür.

Ben nefsin mekr ve hîlelerinden öyle şeyler gördüm ki, o nefis, yaptığı sihirler sebebiyle aklın temyîzini ve muhâkemesini izâle eder. Meselâ aklı ve muhâkemesi yerinde iken insan ne kendi canına ve ne de başkalarının canına kıyamaz. Fakat sıfat-ı nefsâniyyenin eşeddi olan gazabın feverânı hâlinde, hem kendi canına ve hem de başkalarının canına kolayca kasd eder; ve nefsin sihiri sebebiyle fenâyı insan iyi görür.

2268. Senin eline yeni va'dler verir ki, binlerce def'a onları bozar!

Meselâ bir kimse içkiden hastalanır ve bu hastalık içinde kıvrandığı vakit, nefis bir daha içki kullanmamağa ahd eder. Vaktâki sıhhat bulur, nefis o kim seyi bu ahdini bozmağa sevk eder ve bozdurur. Bu gibi misâller her gün nefsimizde meşhûddur.

2269. Ömrün eğer yüz sene mühlet verse, o sana her gün bir yeni bahane koyar.

Yüz sene ömrün olsa, nefsin her gün sana karşı bir i'tirâz ve bahâne ile seni kendi hazzı tarafına sevk eder.

2270. Soğuk va'dlere sıcak der; bir sihirbaz adamdır, adamı bağlar!

Nefis, soğuk ve fâidesiz emellerin ve va'din, sıcak ve fâideli olduğunu iddiâ eder. Binâenaleyh insanı fânî olan huzûzât-ı tabiiyye vâdîlerine sevk edip, recûliyyet-i ma'neviyyesini bu sihiriyle bağlar. O nefis, sihir ile zâhirde insanın erkekliğini bağlayan sihirbaz adamlara benzer.

2271. Ey Hakk'ın ziyası olan Hüsameddîn, gel ki, sensiz çorak yerden ot bitmez!

Nefsin ıslahı bir insân-ı kâmilin terbiyesine muhtaç olduğundan, cenâb-ı Pîr efendimiz Çelebî Hüsâmeddîn (k.s.) hazretlerinin salâhiyyet-i irşâdı hâiz olduğuna işâreten buyururlar ki: "Ey kudret-i irşadıyla kalbleri münevver eden Hakk'ın ziyası Hüsâmeddîn, sen meydân-ı irşâda gel. Zîrâ çorak ve sıfât-ı nefsâniyye dolu olan kalblerde sensiz o maârif-i ilâhiyye çimenleri bitmez!"

2272. Bir gönlü incinmişin bedduasından dolayı, felekten bir perde açılmış oldu.

"Gönlü incinmiş"ten murâd, ya Şemseddîn-i Tebrîzî hazretleri, veyâ Şeyh Salâhaddîn Zerkûb-ı Konevî hazretleridir. Çünkü Menâkıb-ı Sipehsâlâr da beyân buyurulduğu üzere, bu zâtların aleyhinde bulunan ba'zı kimseler var idi. Ve hattâ Hz. Şems bu yüzden tağayyüb buyurdu. Nitekim yukarıda îzâhât da verilmiş idi. Ya'ni, "Kalb-i şerîfi incinmiş olan bir insân-ı kâmilin bedduâsından dolayı, felekten füyûzât-ı ilâhiyyenin nüzülüne mâni' bir perde açılmış oldu."

2273. Bu kazaya yine kaza ilaç bilir; halkın aklı kazâda perîşandır perîşân!

"Gîc", perîşân ma'nâsınadır. Ya'ni, bir nefsânînin bir kâmili incitmesi ve onun bedduâsı ve bedduâsı sebebiyle felekten bir perde açılması kazâ-yı ilâhî-dir. Bu açılan perdenin kalkması için yine kazâ-yı ilâhî lâzımdır. Zîrâ kazâ-yı ilâhîyi yine kazâ-yı ilâhî reddeder. Bu kazâ-yı ilâhînin adem-i vukü'una imkân yoktur. Zîrâ kazâ-yı ilâhînin hîn-i infâzında halkın akılları perîşân olup, fa'âliyyetini gāib eder. Hind nüshalarında ikinci mısra' در قضا گیجست و کاج suretinde vâki'dir ve kâfiye daha tamamdır. Ve "kâc", delilik ma'nâsınadır. Ya'ni, "Kazâ hususunda halkın aklı perîşân olur ve deliliğe döner."

2274. O kara yılan ejderha olmuştur; o ki, yola düşmüş bir kurt idi.

"O kara yılan" ta'bîri ile Şems-i Tebrîzî hazretleri vak'asına ve Salâhaddîn-i Zerkûb hazretlerine muhalefete sebeb olan şahsa ve onun nefsine işâret buyurulur. Ya'ni, "Şimdi nefsi kara yılan mesâbesinde olan bu şahıs, bu muhalefete başlamazdan evvel, böcek nev'inden olan küçük bir kurt gibi tarîk-ı Hakk'a sülük etmiş idi; bugün evliyâya muhalefeti hasebiyle, kabarmış ejderha gibi olmuştur.

2275. Ejderha ve yılan senin elinde asa, Mûsa'nın canı senin sarhoşun oldu.

"Şüd" (شد) [: Oldu] kelimesi, "sihr-i helâl” ta'bîr olunan san'at mûcibince, iki cümleye de şâmildir. "Ejderhâ" ve "yılan"dan murâd, şahs-ı muhâlifin nefsi; "asâ"dan murâd, mezkûr şahsın inkıyâdı; “Mûsâ'nın canı"ndan murâd, Hz. Pîr'in rûh-ı şerîfleridir. Ya'ni, “Nefsi ejderhâ ve yılan gibi kabarmış olan bu şahsın her ne kadar Hz. Şems ile cenâb-ı Salâhaddîn'e muhâlefeti varsa da, sana elindeki asâ gibi münkād ve mutî'dir ve senin aleyhdârın değildir. Binâenaleyh senin böyle bir azgını teshîrinden dolayı, Mûsâ gibi olan benim canım senin sarhoşun ve hayrânın oldu."

2276. "Korkma, onu tut!" hükmünü Hudâ sana verdi, tâ ki senin elinde asâ ejderha olsun!

Onun nefsinin ihdâs ettiği fitneden korkma, o şahsı tut ve terbiye et. Hak Teâlâ Hz. Mûsa'ya verdiği خُذْهَا وَ لاَ تَخَفْ (Tâhâ, 20/21) [ya'ni "Onu tut ve korkma!"] hükmünü bu şahıs hakkında sana verdi. Varsın o elindeki asâ gi- bi sana mutî' ve münkād olan o şahs-ı müfsidin nefsi ejderha olsun, zararı yoktur. Ondan korkma.

2277. Agâh ol ey padişah "yed-i beyza"yı göster; kara gecelerden yeni sabah aç!

Ey pâdişâh-ı ma'nevî olan Hüsâmeddîn'im, müteyakkız ol; Mûsâ (a.s.)ın yed-i beyzâsı gibi parlak olan irşâd ve terbiye elini meydana çıkar; müfsidle- rin fesâdından ve evliyânın bedduâsından ortalığa çöken zulmeti kaldır da yeni füyûzât-ı ilâhiyye sabâhını aç!

2278. Bir cehennem parladı, onun üzerine efsûn okur; ey senin nefesin derya- nın nefesinden ziyâdedir!

"Cehennem"den murâd, şahs-ı muhâlifin nefesidir. "Parlamak"tan murâd, onun hasedinden mütevellid gazabıdır. "Efsûn"dan murâd, tasarruf-ı ma'ne- vîdir. "Derya"dan murâd, Hz. Pîr'in zât-ı pâkleridir. Ya'ni, "Cehennem cinsin- den olan bir nefes kükredi; ona efsûn mesâbesinde olan nefha-i ma'nevîni üf- le. Ey Hüsâmeddîn'im, senin nefesinin te'sîri, bir deryâ-yı ma'rifet olan zâtımın nefesinden o şahsa daha müessirdir!"

2279. Deniz mekkardır, bir köpük göstermiştir; cehennemdir, mekrden bir ha- râret göstermiştir.

"Deniz"den murâd, insân-ı kâmilin cem'iyyet-i esmâiyyeye mazhar olan zât-ı şerîfidir. Cenâb-ı Pîr bu ta'bîr ile zât-ı şerîflerine işaret buyururlar. "De- nizin mekkârlığı"ndan murâd, insân-ı kâmilin hıfz-ı merâtib için gösterdiği ahvâl-i beşeriyyedir. "Köpük"ten murâd, infiâl-i zâhirîdir. "Cehennem"den murâd, menba'-ı fesâd olup, fitneye sebeb olan şahıstır. "Harâret"ten murâd, infiâle karşı gösterdiği gazabdır. Ya'ni, “İnsân-ı kâmil olan zâtım, o şahsın kazâ-yı ilâhî olarak zuhûr eden fitne ve fesâdına karşı dalgalanıp, köpük me- sâbesinde bir infiâl-i zâhirî göstermiştir. O şahsın cehennem cinsinden olan nefsidir ki, benim bu mekrimden dolayı büsbütün gazab göstermiştir. Benim onun terbiyesiyle meşgüliyetten sarf-1 nazar etmemin sebebi budur. Zîrâ onun bu hâli benden feyz almağa mâni'dir. Fakat sana karşı mutâvaatı olduğu için, senin nefhan benim nefhamdan ziyâde ona te'sîr eder.

2280. Ondan dolayı senin gözünde muhtasar görünür; onu zebûn gördükçe öfken hareket eder.

Ey Hüsâmeddîn'im, o sebeb-i fitne olan şahsın nefs-i cehennemîsi senin gözünde muhtasar ve hakîr görünür. Sen onu karşında zebûn ve hakîr gördükçe, öfken ve ona mukābele husûsundaki gayretin hareket eder.

2281. Nitekim asker kalabalık idi; muhakkak Peygamber'in gözüne az göründü.

Bu hal ona benzer ki, müşriklerin askeri kalabalık olduğu halde Peygamber-i zîşân Efendimiz'in gözlerine az göründü.

2282. Ta ki Peygamber onların üzerine hatarsız vurdu; ve eğer ziyade göre idi, ondan hazer ederdi.

Nihayet Peygamber-i zîşân hazretleri o müşriklerin askeri üzerine korkusuz ve tehlikesiz hücûm buyurdular. Ve eğer müşriklerin askerini ziyâde göre idi, bu âlem-i sûretin ve beşeriyyetin hükmüne tebean o askerden korkardı.

2283. O inâyet idi ve sen onun ehli idin; ey Ahmed ve yoksa sen bed-dil olurdun!

Bu beyt-i şerîf, cenâb-ı Hüsâmeddîn hazretlerine hitâbdır. Ya'ni, "Ey Hüsâmeddîn'im, bu vak'a gibi, senin de o şahsın nefs-i cehennemîsini hakîr görmen Hakk'ın bir inâyeti idi ve sen de bu inâyetin ehli idin. Eğer böyle bir inâyete mazhar olmasa idin, ey vâris-i hulk-ı Ahmedî olan Hüsâmeddîn'im, sen korkak kalbli olurdun!" Hind nüshalarında bu beyitin mısra'-ı evveli آن نمایش بود فضل ایزدی suretindedir. Ya'ni, "O çoğu az gösteriş Hakk'ın fazlı idi. Ey Ahmed ve yoksa sen korkak kalbli olurdun!" demek olur.

2284. Ona ve onun ashâbına o cihadı, Hak zahiren ve bâtınen ehemmiyetsiz gösterdi.

Bu beyit, cihâd-ı Peygamberîyi beyâna rücû'dur. Ya'ni, Peygamber-i zî-şâna ve onun ashâb-ı kirâmına, müşrikler ile olan o muhârebeyi Hak Teâlâ zâhirde ve bâtında ehemmiyetsiz gösterdi. Bu beyitlerde, sûre-i Enfâl'de olan âyât-ı kerîmeye işâret buyurulur: إِذْ يُرِيكَهُمُ اللَّهُ فِي مَنَامِكَ قَلِيلًا وَلَوْ أَرَاكَهُمْ كَثِيرًا لَفَشِلْتُمْ وَلَتَنَازَعْتُمْ فِي الْأَمْرِ وَلَكِنَّ اللَّهَ سَلَّمَ (Enfâl, 8/43) ya'ni, "Vaktâki sana Allâh Teâlâ müşriklerin askerini menâmında az gösterdi. Ve eğer onları çok göstere idi, siz korkar ve sebât ve firâr arasında ihtilâf üzere bulunurdunuz. [Fakat Allah kurtardı".] Ve وَإِذْ يُرِيكُمُوهُمْ إِذِ الْتَقَيْتُمْ فِي أَعْيُنِكُمْ قَلِيلًا (Enfâl, 8/44) ya'ni, "Küffâra mülâkî olduğunuzda vaktâki Allâh Teâlâ az olarak gözlerinize gösterdi."

2285. Tâ ki ona bir kolaylığı müyesser etti; tâ ki o bir güçlükten yüz çevirdi.

Nihayet Peygamber'e Hak Teâlâ çok bir orduyu az görmek gibi bir kolaylığı müyesser etti ve sûret-i zâhirede çok görünen güçlükten Nebiyy-i zîşânın gözünü hicâba düşürdü.

2286. Az görmek muhakkak ona zafer oldu. Zîrâ Hak ona yâr ve yol öğretici oldu.

Binâenaleyh çok düşmanı az görmek muhakkak Nebiyy-i zîşâna zafer ve galebe te'mîn etti. Ve bu çoğu az görmek, Hakk'ın Nebiyy-i zîşânına dostluğu ve cihâdda yol öğretmesi oldu.

2287. O kimse ki Hak ona zaferden zahîr olmaya, vay! Eğer kedi olursa, ona erkek arslan görünür.

Hak Teâlâ'nın, nefisleriyle olan cihâd-ı ekberlerinde ve zâhirî düşmanlarıyla olan cihâd-ı asgarda muîn ve zahîr olmadığı kimselerin vay hâline ki, eğer karşısına kedi çıksa, gözüne erkek arslan görünür ve bir kediden ödü patlar!

2288. Vay, eğer uzaktan yüzü bir göre, nihayet gururdan niza'a gele!

"Yüz"den maksad, insân-ı kâmildir. Zîrâ insân-ı kâmil vâhidü'l-'ayn ve kesîru's-sıfattır. "Uzak"tan murâd, kesâfet-i tabîiyye mertebesidir. Ya'ni, "Vay o kimsenin hâline ki, cem'iyyet-i esmâiyyenin mazharı olan insân-ı kâmile kesâfet-i tabîiyye mertebesinden bakıp, onun sûret-i beşeriyyesini göre ve gurûr ve enâniyyeti yüzünden onunla mücadele ve münâzaaya cesâret ede!"

2289. O sebebden bir zülfikar bir harbe görünür; o sebebden erkek arslan bir kedi görünür.

İşte o görüş sebebiyle, kesici bir kılıç olan insân-ı kâmil, bir mağrûr-ı nefsin gözüne küçük bir mızrak görünür. Ve bu görüş sebebiyle, erkek arslan olan insân-ı kâmil o mağrûrun gözüne bir kedi kadar ehemmiyetsiz görünür. Nitekim muhâliflerin gözüne cenâb-ı Şems ile Hazret-i Salâhadîn-i Zerkûb da böyle görünmüş idi.

2290. Nihayet cesûr olarak ahmak cenge düşer ve onları bu hîle ile pençeye ge[2301] tirir.

Nihâyet o mağrûr-ı nefis olan ahmak, kemâl-i cesâretle insân-ı kâmil ile münâzaa ve muhalefete kıyâm eder ve erkek arslan mesâbesinde olan insân-ı kâmil onları bu hîle ve tedbîr ile pençe-i helâke getirir.

2291. Tâ ki o ahmaklar ateş mahalli tarafına kendi ayağı ile gelmiş ola!

"Felîv", Burhân'da "beyhûde ve bî-fâide" ma'nâsına gösterilmiştir. Ankaravî ve Hind şârihleri, "ahmak" ma'nâsına almışlardır. Ya'ni, “İnsân-ı kâmile muhalefet eden ahmaklar, kendi ayaklarıyla kendilerini ateşe atarlar.”

2292. Bir saman yaprağı görünür; ta sen hemân püf edesin ki, onu vücuddan süresin!

"Kâh-berg" lafzında kalb-ı izâfet vardır. Nitekim, “cihân-pâdişâhî" derler. Asılları, "berg-i kâh” ve “pâdişâh-ı cihân"dır. Bu beyitte ahmaklara hitâb vardır. Ya'ni, "Ey ahmak, insân-ı kâmilin sûret-i beşeriyyesi senin gözüne bir saman çöpü kadar ehemmiyetsiz bir şey görünür ve onun vücûdunu kolayca izâle edebileceğini zannedersin!"

2293. Agah ol ki, o çöp dağları koparmıştır; ondan cihân giryân ve o gülmededir!

Ey ahmak kendine gel ki, o sûret-i beşeriyyesini bir saman çöpü gibi ehemmiyetsiz gördüğün insân-ı kâmil, dağları devirecek kadar kuvvet ve kudret göstermiştir! Bâtında halk-ı cihân onun tufeyli ve tâbi'idir ve onun hüküm ve te'sîri altındadırlar. Ve o kâmil ise, onların gaflet ve hamâkatlarına bakıp gülmektedir.

2294. Bu ırmağın suyu topuğa kadar görünür; yüz Avc bin Unuk gibi onun garkı oldu!

Avc bin Unuk, Adem (a.s.)ın kerîmesinden doğan bir çocuk olup, boyu o kadar uzun imiş ki, en büyük dağlardan kırk arşın fazla gelirmiş. Ve üç bin beş yüz sene yaşamış. Denizlerin suyu topuğuna çıkarmış. Tûfân-ı Nûh'tan müteessir olmamış. Mûsâ (a.s.) devrine kadar yaşamış ve Mûsâ (a.s.) onu asâsıyla helâk etmiş imiş. Maâricü'n-Nübüvve'de ve diğer siyer kitaplarında bu rivâyetin tafsîli vardır. Bu rivâyetin sıhhati ve adem-i sıhhati bu beyt-i şerîfte mevzû'-i bahs değildir. Cenâb-ı Mevlânâ efendimizin âdet-i seniyyeleri, Mesnevî-i Şerîflerinde sahîh olsun, gayr-i sahîh olsun meşhûr olan kavilleri ve rivâyâtı alıp, îcâb eden yerlerde misâl olarak zikrederler. Avc b. Unuk'un bu beyitte zikri de bu kabîldendir. Ya'ni, "Hakk'ın tecelliyât-ı esmâiyye ve sıfatiyyesinin meclâsı ve mevridi olan insân-ı kâmilin sûret-i zâhiresi, suyu topuklara kadar gelebilen ehemmiyyetsiz bir ırmak gibi görünür. Fakat bu ehemmiyyetsiz görünen ırmak, Avc b. Unuk gibi pek çok kuvvetli olanları boğmuştur.

Asli عوج (Avc) idi; şiir gereği عاج yazılmıştır.

2295. Kan dalgası ona müşk tepesi görünür; denizin dibi ona kuru toprak görünür.

O ahmak hayalinde insân-ı kâmilin katlini tasavvur eder ve onun kanının dalgası gazabını teskîn ettiği için müşk tepesi hâlinde görünür. Bir deryâ olan insân-ı kâmilin bâtını, o ahmağa kuru toprak ve ehemmiyyetsiz bir şey görünür.

2296. Kör Fir'aun o denizi kuru gördü; nihayet merdlik ve kuvvet meylinden ona sürdü.

Nitekim kalb gözü kör olan Fir'avn, o Mûsâ (a.s.)ın deryâ gibi olan bâtınını his gözüyle kuru ve ehemmiyyetsiz gördü; nihâyet merdliğine ve saltanat-ı zâhiriyyesinin kuvvetine güvenerek onun üzerine hücûm etti. Fakat onun deryâ gibi olan kuvve-i bâtınesi, âlem-i sûretin deryâsını yardı ve kara açtı ve bâtın gözü kör olan Fir'avn his gözüyle gördüğü denizin ka'rındaki yola daldı ve hamâkatine kurban oldu.

2297. Geldigi vakit denizin dibinde olur; Fir'avn'ın gözü ne vakit görücü olur?

O ahmak, deryâ mesâbesinde olan insân-ı kâmile hücûm ettiği vakit, o deryânın dibinde kalakalır ve helâk olur. Fir'avn meşrebinde olan nefsânîlerin gözleri ne vakit görücü olur?

2298. Göz Hakk'ın likāsından görücü olur. Hak nerede her ahmakın hemrâzı olur?

Kalb gözü, ancak Hakk'ın cemâlinden nurlanır ve görücü olur. Hakk'ın cemâli ise, her noksanı olan ahmağa açılır mı? Nitekim sûre-i Kehf sonunda-ki âyet-i kerîmede فَمَنْ كَانَ يَرْجُوا لِقاءَ رَبِّهِ فَلْيَعْمَلْ عَمَلاً صالحاً ولا يُشرك بعبادة ربه أحداً (Kehf, 18/110) ya'ni, "Kim ki Rabbi'nin likāsını recâ ederse, amel-i sâlih işlesin ve Rabbi'nin ibâdetine hiçbir şeyi ortak yapmasın!" buyurulur. Nefsânî olan kimse ise, şirkli olan nefsinin kuludur. Bu halde iken Rabbi'nin cemâli ona nasıl münkeşif olur?

2299. Şeker görür, halbuki öldürücü zehir olur; yol görür, halbuki o gülün sadâsı olur!

Kalbi gözü kör olan ahmağın şeker olarak gördüğü şey zehir olur ve zulmet olarak gördüğü şey dahi nûrdur. Nefsin huzûzât ve ezvâkını dünyâda tarîk-ı hayât görür; halbuki o yol nefes-i gulyabânînin sesiyle gösterilmiş olan bir yoldur ki, âkıbet onu helâk vâdîlerine sevk eder.

2300. Ey felek, âhir zamânın fitnesi içinde sür'atle dönüyorsun; nihâyet aman ver!

Bu beyt-i şerîfte te'sîrin felek tarafına nisbeti mecâzîdir. Zîrâ felek hâdisâtın sebebidir, müsebbibi değildir. Cenâb-ı Pîr efendimizin fitne-i âhir zamânı feleğe izâfesi ve ondan aman talebi, emr-i ilâhîye imtisâldir. Zîrâ âyet-i kerîme-i `مَا أَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللَّهِ وَمَا أَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ` (Nisâ, 4/79) ya'ni, “Sana iyilik cinsinden isâbet eden şey Allâh tarafındandır; ve kötülük cinsinden isâbet eden şey senin nefsindendir” buyurulur. Ve fitne-i âhir zamân kötülükten ibâret olduğundan, onun müsebbibü'l-esbâb olan Allâh Teâlâ'ya izâfesini, cenâb-ı Pîr mugâyir-i edeb ve hükm-i Kur'ân'a münâfî gördüklerinden, feleğin nefsine izâfe buyurmuşlardır. Zîrâ cenâb-ı Pîr efendîmiz “bakâ billâh” mertebesinde olan ehassu'l-havâssın zübdesidir. Binâenaleyh bu gibi hıfz-ı merâtibe çok riâyetkârdırlar.

2301. Bizim kasdımızda keskin hançersin; bizim fasdımızda zehir bulaşmış iğnesin!

Ey felek, fitneler ihdâs ederek bizim kasdımız emrinde keskin hançersin ve bizden kan almak emrinde zehir bulaşmış bir iğne ve neştersin. “Fasd”, kan almak ve hacamat etmek ma'nâsınadır.

2302. Ey felek, Hakk'ın merhametinden merhamet öğren; karıncaların kalbine yılan gibi zahm vurma!

“Karıncalar”dan murâd, efrâd-ı halktır. “Felek”ten murâd, küre-i arzı muhît olup, kendi mahrekleri üzerinde dönen ve her birinin arz üzerine muhte- lif te'sîrleri olan seyyârâtın ve mihveri üzerinde dönen güneşin hey'et-i mecmûası olduğu anlaşılır.

2303. O kimsenin hakkı için ki, senin çarhının dolabını bu dünya evi üstünde dönücü etti;

Senin çarhının dolabını bu dünyâ evi üstünde dönücü yapan Allâh Teâlâ hazretlerinin hakkı için;

2304. Ki başka türlü dönesin ve merhamet edesin; ondan evvel ki, bizim göğümüzü dünyadan koparasın!

Bu beyt-i şerîf yukarıki beyitin mütemmimidir. Ya'ni, “Allâh Teâlâ hakkı için ki, bizim göğümüz olan hayât-ı sûrîmizi dünyâdan izâleden evvel başka türlü, ya'ni salâh içinde dönesin ve sâkinân-ı arza merhamet edesin.”

2305. Onun hakkı için ki, ibtida bize dâyelik ettin; nihayet bizim fidanımız sudan ve topraktan bitti!

Bizim bir ağaç fidanı gibi olan cismimiz sudan ve topraktan neşv ü nemâ bulmak üzere ibtidâ yaptığın dâyelik ve mürebbîlik hakkı için salâh içinde dön ve merhamet et!

2306. O Şah hakkı için ki, seni sâf halk etti; bu kadar meş'aleyi sende zâhir kıldı!

"Meş'ale"den murâd, insân-ı kâmildir. Ve zâhirî parlaklığa mahmûl olursa, parlak yıldızlardır. Ya'ni, "O şâh-ı zü'l-celâl olan Allâh Teâlâ hakkı için ki, seni emr-i ilâhîsine muhâlif devr ve hareketten ve ef'âlden sâf ve temiz olarak halk etti ve sende bu kadar insân-ı kâmil ızhâr etti ve yâhût parlak yıldızlar peydâ etti!"

2307. Seni öyle ma'mûr ve bâkî tuttu, tâ ki dehrî seni ezelden zannetti!

"Seni mütevâliyen var olan "feyz-i mukaddes"i ile öyle ma'mûr ve bâkî görünür bir halde tuttu ki, senin ma'mûriyyetini ve bakânı gören dehrî, se-nin ezelden beri mevcûd olduğunu zannetti."

Ma'lûm olsun ki, âlemin kıdem ve hudûsu hakkında mütekellimîn ile su-nûf-ı hükemâ ve sûfiyyûn aralarında ihtilaf vardır. Bu ihtilafâtın her birerle-rini burada îzâh ve ta'dâd etmek uzun olur. Meslek-i müstakîm budur ki: Sû-ret-i âlem evvelce fezâ-yı bî-nihâyede yok idi, sonradan var oldu. Ve ondan sonra da ömrü nihâyet bulup, yine fezâda bozulup dağılacak ve başka şekle girecektir. Fakat bizim âlemimiz bozulmakla, Hak Teâlâ'nın âlem-i şehadet mertebesi yok olacak değildir. Zîrâ fezâda avâlim-i bî-nihâye vardır; bir taraf-tan bozulur ve bir taraftan tekevvün eder. Çünkü esmâ-i ilâhiyye asla ta'til kabûl etmez. Binâenaleyh keyfiyyet-i hilkatin ne evveli ve ne de âhiri yok-tur. Ancak efrâd-ı avâlimin ibtidâsı ve intihâsı vardır ve ecele tâbi'dir. Bu bâbdaki fazla îzâhâtı, Fusûsu'l-Hikem'e yazdığım şerhin mukaddimesinde "Avâlim-i şehâdiyye" bahsinde zikrettim.

2308. Şükür ki senin başlangıcını bildik; enbiya senin o sırrını söylediler.

Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretlerine şükür olsun ki, ey felek senin ibti-dâ-yı hilkatini, Hakk'ın bize enbiyâsı vasıtasıyla bildirmesi ile bildik ve senin hilkatinin sırrını peygamberler bize haber verdiler. Nitekim Nebiyy-i zîşân Efendimiz buyururlar ki: إن الله تعالى خلق درة بيضاء فنظر الجلال والهيبة فذابت حياء فصار نصفها ماء و نصفها ناراً فحصل منها دخان فخلق السموات من دخان والأرض زبدها فكان عرشه على الماء ya'ni, “Allâh Teâlâ büyük bir beyaz inci yarattı; celâl ve heybetle nazar etti; hayâdan eridi; onun yarısı su ve yarısı ateş oldu. Ondan bir duman hâsıl ol-du; semâvâtı dumandan ve arzı onun köpüğünden halketti. İmdi onun arşı su üzerinde vâki' oldu."

Elyevm keşfiyyât-ı fenniyye bize bu hadîs-i şerîfi şerh ve îzâh etmektedir. "Beyaz inci" ile “rûh-ı küllî-i Muhammedî" mertebesine; ve "incinin hayâdan erimesi" ile, "vücûd-ı vâhid"i isneyniyyet ile takyîd ederek kendi nefsinde mü-telâşî olduğu hînde ona nefes-i rahmânîsi ile Hakk'ın vücûd-ı hâricî bahşetme-sine ve bu nefes-i rahmânî ile ona fezâda vücûd-ı hâricî bahşini müteakib, mer-kezin ateş ve muhîtin teberrüd ile su olmasına işaret buyurulmuştur. Ve "seb'a semâvât" ta'bîr buyurulan seb'a-i seyyârenin bu duman hâlindeki sehâb-ı muzîden ve arz dahi onun tekâsüfünden mahlûk olduğuna; ve âlem-i unsuriy-yatın kıvamı وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَاءِ كل شيئ حى (Enbiya, 21/30) ya'ni, “Biz her şeyin hayâ- tını sudan yaptık" âyet-i kerîmesi mûcibince, su ile olduğundan, arş ve mülk-i ilâhî olan manzûme-i şemsiyyenin su üzerinde vâki' olduğuna remz olunur.

2309. Evin hadis olduğunu bir adam bilir; onda abis olan bir örümcek değil!

Meselâ herhangi bir evin içinde oturan bir adam, o evin evvelden mevcûd olmayıp sonradan yapıldığını bilir. Fakat o evin odasının birisinde fuzûlî ve abes olarak ağlarını germiş olan bir örümceğin bu evin hâdis olduğundan haberi yoktur. Cenâb-ı Pîr efendimiz, dünyanın kadîm olduğuna zâhib olanların örümcek kafalı olduğuna işâret buyururlar.

2310. Sivrisinek bu bağ kimin olduğunu ne vakit bilir? Zîra onu baharlar doğurdu ve onun ölümü kıştadır!

2311. Kurt ki zaîf-hal olarak değnek içinde doğar; değneğin fidan vaktini ne vakit bilir?

Kuru bir değneğin içinde peyda olan kurt, zaîfü'l-hâl olarak o kuru değneğin içinde doğar. O değneğin yeşil ve tâze bir fidan olduğu bir vakitten haberi olur mu? İşte, insanlar da ağaç kurdu gibi bu arzda peyda olur. Onun bidâyet-i hilkatini ne bilir? Meğer ki haber-i enbiyâyı tefekkür ve ahkâm-ı Kur'âniyye'yi tedebbür ederek, tedkîkât-ı amîka neticesinde anlayabilsin. Nitekim âyet-i kerîmede bu tedebbüre ve taharrîye teşvîk buyurulur: قُلْ سيروا فى الأرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ بَدَأُ الْخَلْقَ (Ankebût, 29/20) Ya'ni, "Ey Peygamberim, nâsa de ki, 'Yer yüzünde geziniz, nazar-ı aklî ile bakınız ki, hilkat nasıl başladı!'

2312. Ve eğer kurt onun mahiyetinden bilirse, akıl olur, onun sûreti kurt olur.

Bir ağaç kurdu gibi arzın cevherinden doğan insan eğer arzın mahiyetinden ve etvâr-ı hilkatinden âgâh olursa, onun sûreti hayvan ve ma'nâsı akıl olur. Zîrâ insanın cihet-i hayvâniyyetinin böyle hakāyık ve maâriften nasibi yoktur. Nitekim Hz. Mısrî Niyâzî buyurur:

2313. Akıl kendisini perî gibi renklerce gösterir, ondan fersahlarca uzaktır!

Ma'lûm olsun ki; akıl sûret-i umumiyyede iki nevi'dir. Birisi "akl-ı maâş"dır ki, hayât-ı dünyeviyenin bakāsı için bilcümle maânîyi ve tedbîrâtı idrâk eder. Diğeri "akl-ı maâd"dır ki, bu hayât-ı sûriyyenin fevkindeki maâliyâtı ve esrârı idrâk eder. Bu her iki nevi' aklın bî-nihâye mertebeleri vardır. Görülmez mi ki, umûr-ı dünyeviyyeyi tedbîr husûsunda bir akıl diğer akıldan daha üstün ve keskindir. Ve akl-ı maâd dahi böyledir. "Akl-ı küll"e varıncaya kadar onun da merâtibi çoktur. Ve akl-ı küllün idrâkine nihâyet yoktur. Onun için esrâr ve maârif-i ilâhiyyeyi idrâk hususunda, akl-ı maâd sahibleri arasında pek çok tefâvüt vardır. Binâenaleyh her bir akıl kendi mertebesindeki aklın derece-i idrâkine vâsıl olamadığından, evvelâ muhalefet eder. O mertebeye vâsıl olduktan sonra, o muhalefetten vazgeçer. Bu terakkî Hakk'ın hidâyetidir. Böyle olunca, muhalefetlerin sebebi, ukülün tefävütünden ve hidâyetsizlikden olmuş olur.

Bu beyt-i şerîfteki akıl, kâmil olan akıldır. Ya'ni, akıl dediğimiz şey, bir ma'nâ-yı küllîden ibaret olup, bir perî gibi kendisini türlü türlü renklerde ve mertebelerde gösterir. Halbuki onun zâtı ve hakîkati, külliyeti i'tibariyle o gösterdiği renklerden pek uzaktır. "Perî", gayr-i mer'î olan cin tâifesinin latîf ve güzel kısmına ıtlâk olunur.

2314. Perînin ne yeri vardır, melekten yukarıdır. Sen sinek kanatlısın, alçağa uçarsın!

Perî ne demek, bu akl-ı kâmilin makāmı meleklerin makāmının fevkindedir. Zîrâ akl-ı küll bilcümle ukūlün merâtibini muhîttir. Ey aklın en dûn mertebesinde kalan insan, senin bu aklının kuvveti sinek kanadı kadar olduğu için, dâimâ esfel-i sâfilîn olan âlem-i tabîata uçarsın ve a'lâ-yı illiyyîn olan âlem-i maânîye yükselemezsin!

2315. Gerçi senin aklın yukarı tarafa uçar; senin taklîd kuşun alçaklıkda otlar.

Vâkıâ aklın en dûn mertebesi olan akl-ı maaş dahi kendi küllü cânibine terakkîye ve âlem-i maânîye uçmağa müstaiddir. Fakat sen onu taklîd kuşunun ayağına bağlamışsın; o taklîd kuşu da dâimâ âlem-i tabîatta otlamağa alıştığı için, bu kuşa bağlı olan aklın da yükselemez.

2316. İlm-i taklîdî canımızın vebalidir; âriyettir ve biz bizimdir diye oturmuşuz!

İlim, sûret-i umûmiyyede iki kısımdır. Birisi taklîdî, diğeri tahkîkîdir. "İlm-i taklîdî", papağan kuşu gibi öğrenilen bir ilimdir ki, sâhibinin malı değildir, âriyettir. Ulemâ-i zâhirenin kitaplardan öğrenip, halka sattıkları ilimdir. Bu ilim i'tirâzât ile mütezelzil olur. "İlm-i tahkîkî" ise, insanın ruhunu tatmîn eden ve şekten ârî olup, hiç i'tirâz ile mütezelzil olmayan ilimdir ki, buna "ilm-i yakînî" dahi derler. Ve bu ilim, sâhibinin malıdır. İlm-i taklîdî ise canımızın vebâlidir ve sıkletidir. Ve biz ise, âriyet olan bu ilm-i taklîdîye yapışıp, bizim malımızdır diye cem'iyyet-i hâtır ile oturmuşuz. Burada bahs olunan "ilim"den murâd, ilm-i tevhîddir. Zîrâ ilm-i tevhîd tahkîk ve zevk cihetinden olmamış bulunursa, delîl-i aklîye müstenid bulunur; ve istidlâl vâsıtasıyla olan ilmin i'tirâzâta tahammülü yoktur, çabuk yıkılır. Nitekim I. ciltte cenâb-ı Pîr efendimiz پای استدلالیان چوبین بود ya'ni, "İstidlâlîlerin ayakları tahtadandır. Tahtadan ayak pek metânetsiz olur!" buyurmuşlar idi.

2317. Bu akıldan câhil olmak lazımdır; deliliğe el vurmak lazımdır.

Bu ilm-i taklîdîye yapışan akıldan câhil olmak ve bu aklı terk edip deliliği ihtiyâr etmek lazımdır. Zîrâ bu akıl sermâye-i vebâldir ve kuvâ-yı nefsâniyye tarafında fa'âldir.

2318. Her şeyi ki nefsinin fâidesi görürsün, ondan kaç; zehir iç ve âb-ı hayâtı dök!

Nefsinin fâidesi olarak gördüğün her şeyden kaç. Riyâzet ve mücâhede sûretiyle nefse muhalefet zehrini iç. Ve hayât-ı hayvaniyyenin âb u tâbını ve parlaklığını dök ve izâle et! Zîrâ nefs-i hayvâniyyen kuvvetini gāib edip, rûhun kuvvetlensin ve onun zımnında ruhunun sıfatı olan akıl dahi kendi küllü tarafına müteveccihen terakkîye yüz tutsun!

2319. Her kim seni medhederse, söğ; kârı ve sermayeyi müflise ödünç ver!

“Müflis”ten murâd, şeytandır. Nitekim bu cildin ibtidâsında müflis kıssasında geçti. 581 numaralı beyite müracaat olunsun. Ya'ni, her kim seni medheder ve fezâilinden bahsederse, ona karşı içinden ve bâtınından öfkelen ve söğ ve zâhirinden dahi lisân-ı münâsible o fezâili ve o sebeb-i medhi redde çalış ki, nefsinin gurûruna meydan kalmasın. Zîrâ hadîs-i şerîfte, احثوا على وجوه المداحين التراب ya'ni “Meddahların yüzüne toprak saçınız!” buyurulmuştur. Ve nefsin kârını ve sermâyesini, müflis-i hakîkî olan şeytana ödünç olarak ver ki, bir daha eline geçmesin. Zîrâ müflise verilen şeyin geri alınması mümkin değildir. “Kârın ve sermâyenin müflise verilmesi", huzûzât-ı nefsâniyyenin terkinden ibârettir.

2320. Eyminliği bırak ve korku yeri ol; nâmûstan geç, rüsvâ ve fâș ol! [2331]

"Eyminliği bırak, mekr-i ilâhîden emîn olma. Zîrâ Hakk'ın imtihanları çoktur. Binâenaleyh korkuyu ve ihtiyâtı nefsine meleke yap. Nefsin enâniyyet-i mevhûmesine müstenid olan nâmûstan geç, ancak nâmûs-ı şer'îyi muhafaza et. Nefsânî olan halk nazarında, nefsin kibir ve azametini terk etmiş olmak sûretiyle rüsvây ve meşhûr ol!" Bu beyt-i şerîfte cenâb-ı Pîr, tarîk-ı melâmeti tavsiye buyururlar. Ve tarîk-ı melâmet, bâtınını kâmilen Hakk'a tevcih etmek ve halkın tenkîd ve i'tirâzâtına ve levmine kulak asmamaktır.

2321. Dûr-endîş olan aklı tecrübe ettim; bundan sonra kendimi deli yaparım!

Umûr-ı dünyada ve hayât-ı ictimaiyyede dûr-endîş olan akl-ı maâşı tecrübe ettim; birçok sekāmetini ve şeâmetini gördüm. Bu kadar tecrübeden sonra artık kendimi halk nazarında deli tavrında göstermeği münasib görürüm.