Yeni ev yapan mürîdin hikâyesi
15. bölüm / 61 · 1634 kelime · ~9 dk okuma
2214. Bir gün yeni mürîd bir yeni ev yaptı; şeyh geldi onun evini gördü.
2215. Şeyh kendinin o yeni mürîdine dedi; o iyi düşünücüyü imtihan etti:
2216. "Ey refik, bu pencereyi niçin yaptın?" Dedi: "Tâ ki bu yoldan nûr içeriye girsin."
Mürîd şeyhinin suâline cevâben, "Odanın içine ziyâ-yı şems girmek için pencereyi açtım." dedi.
2217. Dedi: "O fer'dir, niyaz bu gerektir, tâ ki bu yoldan ezân sesini işitesin!"
Şeyh mürîde cevâben dedi ki: "Pencereden ziyâ-yı şemsi almak fer'dir. Hayât-ı dünyeviyyede asl olan, evâmir-i ilâhiyyeye itâattır. Binâenaleyh pencereyi ezân sesini duymak kasdıyla açmış olursan, bu niyetin zımnında ziyâ-yı şems dahi hâsıldır.
2218. Kendi vaktinin Hızır'ı bir kimseyi bulmak için, Bâyezîd seferde çok aradı!
Sefer fer'; ve insân-ı kâmili bulmak asıl olduğundan, Bâyezîd hazretleri kendi vaktinin Hızır'ı olup, ulûm-i ledünniyyeye vakıf bir kimseyi bulmak için, seferde konduğu şehirlerde çok araştırır idi.
2219. Hilal gibi bir kadd ile bir pîr gördü; onda ricâlin revnakını ve kelâmını gördü.
Kāmeti hilâl gibi bükülmüş ve eğrilmiş bir pîri gördü ve o pîrde ricâlullâhın parlaklığını ve sözlerini gördü ve onun kâmil olduğunu anladı.
2220. Gözü görmez ve kalbi güneş gibi; rü'yasında Hindistan'ı görmüş fil gibi. [2233]
O pîrin his gözü görmez idi; ve fakat kalbi güneş gibi nûr saçardı. Rü'yâ-şında Hindistan'ı görmüş olan bir fil gibi mest ve müstağrak bir halde idi. Filin rü'yâsında Hindistan'ı görmesi, mest ve şûrîdeliğinden kinâyedir. Ya'ni, bu pîr dahi hakikat Hindistan'ını çeşm-i bâtını ile görüp, mest ve şûrîde olmuş idi.
2221. Nitekim gözü kapalı uyumuş, yüz tarab görür; ey aceb, açtığı vakit onu görmez!
Uyumuş olan kimse, his gözü kapalı olduğu halde birçok tarab ve sürûr veren manâzır görür. Şâyân-ı taaccübdür ki, o his gözünü açtığı vakit, o gördüğü şeylerden hiçbirini göremez!
2222. Uykuda çok acîbe aşikâr olur; kalb uyku içinde pencere olur.
Rü'yâda çok acıb şeyler zâhir olur. Kalb uyku içinde âlem-i misâle bir pencere mesâbesinde olur.
2223. O kimse ki uyanıktır ve latîf rüya görür, o âriftir, onun toprağını göze çek!
Uyanıklık hâlinde âlem-i misâli müşâhede eden kimse ârif-i billâhtır. Sen onun bastığı toprağı kemâl-i hürmetle gözüne sürme gibi çek!
2224. Onun önünde oturdu ve hâlini sordu; onu fakîr ve hem sahib-i iyal buldu.
Hz. Bâyezîd o pîrin huzurunda oturdu ve onu hem fakîr ve hem de çoluk çocuk sahibi buldu.
2225. Dedi: “Ey Bâyezîd, senin azmin nereyedir? Gurbet yükünü nereye çekeceksin?”
2226. Hz. Bâyezîd dedi: "Erkenden Ka'be'ye teveccühüm vardır." Pîr dedi: "Âgâh ol, yol azığı olarak kendinle nen vardır?"
2227. Dedi: "Diremden iki yüz gümüş tutarım; işte hırkamın kenarına sıkı bağlanmıştır."
Hz. Bâyezîd cevaben dedi ki: "İki yüz aded meskûk gümüşüm vardır; onlar da hırkamın bir kenarına sıkı sıkı bağlanmıştır."
2228. Dedi: "Benim etrafımı yedi kere tavaf et ve bunu hacc tavafından daha iyi say!"
Ma'lum olsun ki; sûret-i Ka'be'de Zât'ın zuhûru, esmâ ve sıfât iledir. Sûret-i insâniyyede Zât'ın zuhûru ise, esmâ ve sıfât ile beraber, bir de sıfât-ı kevniyye iledir. Her ikisinde zuhûr, bu vech ile muhteliftir. Binâenaleyh insan, Ka'beye nisbetle mazhar-ı etemmdir. Zîrâ Ka'be'de fakr ve gınâ ve ha- yât ve memât-ı sûrî ve tenâsül ve tevlîd-i misil ve maraz ve ekl ve şürb gibi bilcümle sıfât-ı münfaile-i kevniyye yoktur. Ve onda ancak Zât'ın esmâ ve sıfâtıyla zuhûru vardır. Bu sıfât-ı kevniyyeden ârî olduğu için, Ka'be şer'an kıble-i ibâdet olmuştur. Ve insân-ı kâmil Kâbe'den etemm olduğu halde bu sıfât-ı kevniyyeye de mazhariyetinden dolayı şer'an kıble-i ibâdet olmamıştır. İm-di, Ka'be'nin tavâfı, mahlûk tarafından binâ olunan sûreti için değil, Hak olan hakikatı içindir. Nitekim melâikenin Âdem'e secdeleri de onun sûreti için değildir. İm-di, insân-ı kâmilin hakikatı Hak olunca, onun sıfât-ı kevniyyesinden kat'-ı nazar olunarak mahzâ hakikatı için tavâf olunur.
2229. "Ey cömert, o paraları benim önüme koy; bil ki hacc ettin ve murâdın hâsıl oldu!"
2230. Umre ettin, ömr-i bâkîyi buldun; sâf oldun, saflığa acele ettin.
"Umre", lügatte ziyaret etmek ma'nâsınadır. Şerîatta, binâ-yı Kâ'be'yi tavâf ederek ziyaret etmeğe derler. Umrenin şartı budur: Hac vaktinde kâmilen saçlar tıraş olunur ve yâhût kırpılır ve ihrâma bürünülür; Ka'be'nin etrafında bu sûretle devr olunur. Umrenin fazîleti hakkında birçok hadîs-i şerîfler vardır. Ankaravî hazretleri, Ebû Hureyre hazretlerinden mervî olan şu hadîs-i şerîfi kayd buyurmuştur: العمرة إلى العمرة كفارة لما بينهما من الذنوب والخطايا ya'ni, "Umre, gelecek umreye kadar iki umre arasındaki günahlara ve hatâlara keffârettir." İm-di, Ka'be'nin tavâfı günahlardan ve hatâlardan safvete keffâret olunca, mazhar-ı etemm olan insân-ı kâmilin tavâfı, elbette daha ziyâde safveti mûcib olur.
2231. O Hakk'ın hakkı için ki, senin canın görmüştür ki, beni kendi beyti üzerine güzîde etmiştir.
Senin canının görmüş olduğu Hakk'a yemîn ederim ki, O beni kendi beyti ve Ka'be'si üzerine güzîde kılıp, tafdîl etmiştir. Bu husûstaki delîl ise, لا يسعنى أرضى ولا سمائى ولكن يسعنى قلب عبدى المؤمن ya'ni, “Ben yerime ve göğüme sığmadım; ve lâkin mü'min kulumun kalbine sığdım" hadîs-i kudsîsidir. Zîrâ Ka'be dahi “yeryüzü"nde dâhildir. Ve kezâ, المؤمن أشرف على الله من الكعبة ya'ni, "Mü'min, Allâh Teâlâ'ya Ka'be'den eşreftir" hadîs-i şerîfi de, mü'min-i kâmilin Ka'be üzerine tafdíl buyurulduğuna açık bir delil-i şer'îdir.
2232. Her ne kadar ki Ka'be O'nun mahlûkunun evidir, benim hilkatim dahi O'nun sırrının evidir.
Ya'ni, Ka'be İbrâhîm Halilullah (a.s.) tarafından binâ olunmuştur; ve benim hilkatim ise, âyet-i kerîmede خلقت بیدی (Sâd, 38/75) ya'ni “İki elimle halk ettim" buyurulduğu cihetle, mazhar-ı cemâl ve celâl olarak, yed-i kudret-i Hak'la vâki' olmuştur. Beyit:
"Kâ'be Halil-i Âzer'in binâ-kerdesidir; kalb-i mü'min ise, celîl-i ekber olan Allâhu azîmü'ş-şânın nazargâhıdır."
Bu beyt-i şerîfin ikinci mısrâ'ında الإنسان سرى و أنا سره ya'ni, “İnsan-ı kâmil benim sırrımdır ve ben onun sırrıyım" hadîs-i kudsîsine işaret buyurulur. Ya'ni, "İnsan, vücûd-ı izâfîsinden mukaddem, benim zâtımda mestûr ve mahfi olmuştur. Ve vücûd-ı izâfîde zuhûrundan sonra, ben onda mestûr ve mahfiyim ve ben onun hakikatıyım" demek olur.
2233. O haneyi yaptıktan beri ona gitmedi; ve bu hâneye o Hay'den başkası gitmedi.
Ya'ni, Ka'be'nin binâsını Hak Teâlâ İbrâhîm (a.s.)ın eliyle yapalıdan beri, onda tecelliyât-ı zâtiyyesi ve esmâiyyesi ve sıfâtiyyesi ve sıfât-ı kevniyyesi ile zâhir olmadı. Fakat bu insân-ı kâmilin hâne-i kalbinde sıfat-ı Hayât'ı ezelen ve ebeden kāim olan Hak'tan başkası zâhir olmadı ve onun kalbine ancak Hak sığdı. Bu beyt-i şerîfte, yukarıda zikrolunan لا يسعنى أرضى و لا سمائي ... hadîs-i kudsîsine işâret buyurulur.
2234. Beni gördüğün vakit Huda'yı görmüşsün; Ka'be-i sıdkın etrafını dolaşmışsın.
Beyt-i şerîfin birinci mısrâ'ı من رآني فقد رآى الحق ya'ni, “Beni gören muhakkak Hakk'ı gördü" hadîs-ı şerîfine; ve ikinci mısrâ'ı في مَقْعَدِ صدق عند مليك مقتدر (Kamer, 54/55) ya'ni, "Muktedir olan melíkin indinde, mak'ad-ı sıdkdadır" âyet-i kerîmesine işarettir. Zîrâ insân-ı kâmil hâmil-i sırr-ı Muhammedî olup, o hazretin vârisidir; ve vücûd-ı mutlakın bilcümle merâtibini câmi' olup, O'nun bir libâs ile zuhûrudur. Resûl-i zîşân Efendimiz nasıl ki "Beni gören Hakk'ı görmüştür" buyurmuş ise, onlar da bi-hasebi'l-verâse bu sözü söyleyebilirler. Ve onların makāmı, "Melík-i Muktedir" olan Hakk'ın indinde "mak'ad-ı sıdk" olduğundan, onları tavâf eden, onların sûret-i beşeriyyesini değil, onlarda muhtefî olan Melík-i Muktedir'i tavâf etmiş olurlar. Binâenaleyh bu sözü ancak "mak'ad-ı sıdk"ta olan kâmiller söyleyebilirler. Zîrâ bu söz onların hâl ve zevklerinin iktizâsıdır. Eğer sıfât-ı nefsâniyye ile muttasıf olan kimseler, eser-i zekâ ile öğrendikleri ilm-i tasavvufa vukūf sâyesinde böyle söylerlerse, küfür ve zandaka olur. Zîrâ insân-ı kâmil ile insân-ı nâkıs arasında çok fark vardır. Herkes kendi hâlini mukäyese etmek için, ba'zılarını ta'dâd etmek fâideden hâlî değildir: 1. İnsân-ı kâmil, sıfât-ı nefsâniyyesinin hüküm ve te'sîrinden kurtulmuştur. Onda sıfât-ı rûhiyye hüküm-fermâdır. İnsân-ı nâkıs bunun aksinedir. 2. Insân-ı kâmil, sıfât-ı kevniyye-i Hakk'ın ahkâmını, şer' dâiresinde hifz-ı merâtib için icrâ eder. İnsân-ı nâkıs ise, eğer müttakî ise, şer'a riâyette hazz-ı nefsine nazar eder; müttakî olmayanlar hakkında söz yoktur. 3. İnsân-ı kâmil, havf ve hüzünden berîdir. Zîrâ zevk-i enâniyyeti vücûd-ı Hak'ta müstehlektir. Binâenaleyh kalbi kazâ-yı ilâhîye mutî'dir. İnsân-ı nâkıs ise, zevk-i enâniyyetinde müstağrak olup, havf ve hüzün sahibidir. Binâenaleyh kalbi kazâ-yı ilâhî ile mücadelededir. 4. İnsân-ı kâmil, esrâr-ı Hakk'a ilme'l-yakîn ve ayne'l-yakîn ve hakka'l-yakîn ile nazar eder. İnsân-ı nâkıs ise, esrâr-ı Hakk'ı bilmek husûsunda akıl ve zekâsını kullanır. 5. Insân-ı kâmil ölüme âşıktır; insân-ı nâkıs ise ölümden kerâhet eder.
2235. Benim hizmetim Hakk'ın taatı ve hamdidir, ta zannetmeyesin ki, Hak benden ayrıdır.
2236. Gözünü iyi aç, bana bak, tâ ki beşerde Hakk'ın nûrunu göresin!
Kalbinin gözünü aç, benim bâtınıma bak; bu sûret-i beşeriyyeden nûr-ı Hakk'ın zuhûrunu gör ve buna taaccüb etme! Zîrâ Hakk'ın nûru Mûsâ (a.s.)a ağaç sûretinde zuhûr etmiş ve إِنِّي أَنَا اللَّهُ (Kasas 28/30) [ya'ni "Ben Allâhım!"] diye hitâb buyurmuş idi. Benden de "Ene'l-Hak" derse, istib'âd etme. Nitekim Hz.Pîr bir gazellerinde şöyle buyururlar: “Hak ağaçtan Hz. Musa'ya إنى أنا الله (Kasas, 28/30) [ya'ni "Ben Allahım"] dedi ve bunu bütün ulemâ-i zâhir ve bâtın kabûl ettiler. Eğer ağaçtan daha efdal olan beşerden söylerse, kalb gözünün körlüğünden bunu istib'âd etme!”
2237. Bâyezîd o nüktelere akıl tuttu; onu altın halka gibi kulağında tuttu.
Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri o insân-ı kâmilin söylediği bu nüktelere tamâmiyle aklını verdi ve bu nükteleri altın halka gibi kulağına taktı.
2238. Bâyezîd ondan mezîde geldi; müntehî diğer müntehaya erişti.
Hz. Bâyezîd o insân-ı kâmilin irşadından, ma'rifette ziyâdelik tahsil etti. Sülükünde müntehî olan o Hz. Bâyezîd, başka müntehâya erişti. İkinci mısra'daki "âhar", hâ'nın fethi ile, “diğer" ma'nâsınadır. Zîrâ “müntehî”, "seyr ilâllâh"ı itmâm etmiştir ve "seyr fillâh"a müteveccihtir. Ve "seyr fi'llâh"ın nihâyeti yoktur. Nitekim I. cildde cenâb-ı Pîr اي برادر بي نهايت درگهيست هر کجا که می رسی بروی مأیست ya'ni, "Ey birâder, merâtib-i Hak bî-nihâyedir. Her nereye vâsıl olursan, onun üzerinde durma!" buyurmuşlar idi. Eğer "âhir" hâ'nın kesriyle olursa, "nihâyet" ma'nâsına gelir ve bu sûrette ikinci mısrâ'ın ma'nâsı, "Müntehî nihâyetü'l-emr müntehâya vâsıl oldu" demek olur. Bu irşâd neticesinde Hz. Bâyezîd'in makāmı “seyr ilâllâh"ın nihâyeti iken, "seyr fillâh"a kadem bastığı anlaşılır.
Ma'lûm olsun ki; sâlikin ma'rifette terakkîsi, evvelâ kulak yolundan başlar. Ve bu ma'rifet rüsûh buldukça ilme'l-yakîn mertebesi hâsıl olur. Ve bu terakkîde sohbetin pek büyük bir te'sîri vardır. Binâenaleyh sâlik için kâmillerin sohbeti zarûrîdir. Fakat henüz nâkıs olan sâliklerin sohbetinden tevakkî etmek lazımdır. Zîrâ nâkıs ma'rifetler sâlikin yolunu bağlar. Eğer sâlik sohbet edecek bir kâmil bulamazsa, âsâr-ı muhakkıkîni mütâlaa etmelidir. Bu hakîkate binâen Hz. Pîr efendimiz بعد از ما مثنوی شیخی میکند ya'ni, "Bizden sonra Mesnevî şeyhlik eder." buyurmuşlardır.