İçeriğe atla

Şeyh Bâyezîd (k.s.)nun, "Ka'be benim, benim etrafımı tavaf et!" demesi

14. bölüm / 61 · 1250 kelime · ~7 dk okuma

2205. Ümmetin şeyhi Bâyezîd hac ve umre için Mekke tarafına koşuyordu.

Bu bahsin ünvânı Hind nüshalarında گفتن شیخی بر بایزید را که کعبه منم گرد من طواف كن ya'ni, "Bir şeyhin Bâyezîd'e, "Ka'be benim, benim etrafımı tavâf et!" demesi" sûretindedir. Yukarıya derc olunan Ankaravî nüshasına göre, bu sözü söyleyen, Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin kendileridir. Ve Hind nüshalarına göre bu sözü bir şeyh, Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerine söylemiştir. Fakat âtî-deki ebyâta dikkat olunursa, bu sözün bir kâmil tarafından Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerine söylendiği anlaşılmaktadır. Ve evliyâullâhın bu ma'nâda kelâmları çoktur. Ezcümle, Ebû'l-Hasan-ı Harakanî hazretleri لو عرفتموني لسجدتمونی ya'ni, "Eğer siz beni tanısa idiniz, elbette bana secde ederdiniz!" buyurmuşlardır. Ve Hz. Pîr efendimiz dahi bir gazellerinde şöyle buyururlar:

"Aşıkların kıblesi benim, şûrîdelerin Kâ'be'si benim. Kalk gel ve benim kapımın eşiğine baş koy!"

Bu bahis, yukarıda 2201 numarada geçen چون شوی دور از حضور اولیا در حقیقت گشته دور از خدا beyitine merbûttur. Ya'ni, "Kendisine tâbi' olan mürîdlerin şeyhi olan Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri hac ve umre kasdıyla Mekke-i Mükerreme cânibine gitmek için isti'câl ediyor idi."

2206. O her bir şehre ki giderdi, ibtidâdan muhakkak azîzleri açıkça taharrî eder idi.

Ya'ni, huzûr-ı evliyâ huzûr-ı Hak olduğundan ve Ka'be nasıl ki mazhar-ı ism-i Zât ise, veliyy-i Hak olan insân-ı kâmil dahi kezâlik mazhar-ı ism-i Zât bulunduğundan, evvelâ onu tavaf etmek için Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri gittiği her bir şehirde kendisine vâki' olan tavsiye mûcibince, açıktan açığa insân-ı kâmilleri arardı.

2207. Etrafı dolaşırdı ki, şehirde kim vardır ki, o, erkân-ı basîret üzere müttekîdir.

“Erkân-ı basîret”ten murâd, ilme'l-yakîn ve ayne'l-yakîn ve hakka'l-yakîn esaslarıdır. Ya'ni, bu şehirde bu üç esâsa dayanmış olan kâmillerden kimler vardır diye, gittiği şehirlerin etrafını dolaşırdı.

2208. Hak buyurdu ki: “Seferde her nereye gidersen, evvelâ bir merdin tâlibi olman lâzımdır.”

Şurrâh-ı kirâm bu meâlde bir âyet-i kerîmeye tesadüf edememiş olduklarından, muhtelif mütâlaalarda bulunmuşlardır. Ankaravî hazretleri, “Beyt-i şerîfte Cenâb-ı Hak tarafından Mûsâ (a.s.) a hitâben Hz. Hızır'a işaretle, 'Mecma'u'l-bahreyn'de bir sâlih kulum vardır.' buyurulduğuna işaret edilmiş olursa, bu maʼnâya delâlet eden فَاسْأَلُوا أَهْلَ الذِّكْرِ إِنْ كُنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ (Nahl, 16/43) ya'ni, “Eğer bilmezseniz, ehl-i zikre sorun!” âyet-i kerîmesidir. Burada “ehl-i zikir”, enbiyânın esrâr ve ahvâline vâkıf olan kimselerdir. Ve eğer bu ma'nâda bir hadîs-i kudsî varsa, ma'lûmum değildir” buyururlar. Ve Hind şârihlerinin çoğu bu husûsta sâkit olup, yalnız Şeyh Muhammed Rızâ, “Bu hükmün, suhuf-ı Mûsâ (a.s.) da bulunduğu, bir azîz tarafından beyân olunduğunu” nakletmiş; ve Velî Muhammed Ekberâbâdî dahi bu beyânı zikr ile iktifâ etmiştir.

Fakîrin mütâlaasına göre, Kur'ân-ı Kerîm'de kelime be-kelime bu beyt-i şerîfe tekabül eden bir âyet aramağa hâcet yoktur. Cenâb-ı Pîr efendimiz, muhtelif âyât-ı Kur'âniyyenin hülâsasını bu beyt-i şerîfte beyân buyurmuşlardır. Ma'lumdur ki, bu bahis, tavâf-ı Ka'be ve insân-ı kâmil bahsidir. Sûre-i Hacc'da وَأَذِّنْ فِي النَّاسِ بِالْحَجِّ يَأْتُوكَ رِجَالاً وَعَلَى كُلِّ ضَامِرٍ يَأْتِينَ مِنْ كُلِّ فَجٍّ عَمِيقٍ (Hacc, 22/27) ya'ni, “Yâ İbrâhîm, nâsı hácca da'vetle nídâ et ki, píyâde ve süvâr olarak her uzak yollardan adamlar sana gelsinler!” buyurulmuştur. Bu âyet-i kerîmede, hem sefer ve hem de tavâf-ı Ka'be ve hem de zamânının nebîsi ve “insân-ı kâmil'i olan İbrâhîm (a.s.)'ın ziyareti emir buyurulur. Ve müteaddid âyetlerde, ibret almak için "سيروا في الأرض" "Yer yüzünde seyahat ediniz!" buyurulur. Ve diğer bir âyette de, يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَكُونُوا مَعَ الصَّادِقِينَ (Tevbe, 9/119) ya'ni "Ey mü'minler, Allah'a ittikā edin ve sâdıklarla beraber olun!" buyurulur. İbret için sefere çıkmak ve beraber olmak için sâdıkları arayıp bulmak, bu beytin ma'nâsıdır. Ve keza sûre-i Kehf'te vâki وَاصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِيِّ يُرِيدُونَ وَجْهَهُ وَلَا تَعْدُ عَيْنَاكَ عَنْهُمْ تُرِيدُ زِينَةَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَلَا تُطِعْ مَنْ أَغْفَلْنَا قَلْبَهُ عَنْ ذِكْرِنَا وَاتَّبِعْ هَوَاهُ وَكَانَ أَمْرُهُ فُرُطًا (Kehf, 18/28) ya'ni, "Nefsini sabah ve akşam vech-i ilâhîyi isteyerek Rableri'ne duâ edenler ile hapset ve hayât-ı dünyâ zînetini isteyerek nazarını onlardan çevirme ve kalbini bizim zikrimizden gāfil kılan ve hevâsına tâbi' olan kimseye mutî' olma; onun işi fâsiddir!" âyet-i kerîmesi, beyt-i şerîfte mezkûr olan tâlib-i merd-i ilâhî olmağa emirdir. Velhâsıl, bu ma'nâlarda muhtelif âyât ve ahâdîs mevcuddur.

2209. Bir hazîneye kasd et ki, fâide ve zarar teba'da gelir, sen onu fer' bil!

"Hazîne"den murâd, insân-ı kâmildir. Zîrâ insân-ı kâmil, Rabbü'l-erbâb olan "Allâh" ism-i câmi'inin mazharıdır. Ve bu ism-i câmi', erbâb-ı müteferrika olan bilcümle esmâ'-i ilâhiyyeyi muhîttir. Ve erbâb-ı müteferrikanın mezâhiri olan efrâd-ı sâire, insân-ı kâmilin tevâbi'idir. “Fâide ve zarar"dan murâd, Dârr ve Nâfi' ve Mâni' ve Mu'tî gibi erbâb-ı müteferrika ve esmâ'-i mütekābile âsârıdır. Bu erbâb-ı müteferrika, Rabbü'l-erbâb olan ism-i câmi'in fürû'udur. Nitekim âyet-i kerîmede, أَرْبَابٌ مُتَفَرِّقُونَ خَيْرٌ أَمِ اللَّهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ (Yusuf, 12/39) ya'ni, "Erbâb-ı müteferrika mı hayırlıdır, yoksa Vâhid-i Kahhâr olan Allâh mı hayırlıdır?" buyurulur. Ya'ni, "Seferinde ve seyahatinde, yeryüzünde hazîne-i esmâ'-i ilâhiyye olan insân-ı kâmili aramağa teveccüh et. Bu senin ticaret için vâki' olan seferinde teveccüh ettiğin kâr ve zarar, insân-ı kâmilin hazînesine tebean zâhir olurlar. Sen kâr ve zararı insân-ı kâmilin fer'i bil. Binâenaleyh fer'a teveccüh etme, asla teveccüh et!"

Menkabe: Tâcirlerden birisi nakleder ki: "Satacağım kumaşları bir hayvana yüklettim ve sefere çıktım. Mısır'a vâsıl olduğum vakit, kalabalık arasında hayvanımı gāib ettim. Çok aradım bulamadım. Ba'zı kimseler dediler ki: 'Şeyh Ebû'l-Abbâs Demenhûrî (k.s.) hazretlerine müracaat et; belki onun duâsı bereketiyle hayvanını bulursun.' Bu zâtın kemâlini işitirdim. Tavsiyeleri vech ile huzûruna gidip, hâlimi söyledim. Sözüme kulak asmadı, dedi ki: 'Bize misafirler gelmiştir; şu kadar un ve bu kadar et lâzım.' Ve bundan başka daha ba'zı ihtiyâcâttan bahsetti. Dışarıya çıktım, kendi kendime dedim ki: 'Bir daha bu zâtın önüne gitmeyeyim. Bu dervîşler kendi menfaatlarından başka bir şey bilmezler.' Bu hâtıra ile yürümekte idim; ansızın kendisinde alacağım olan birine rast geldim ve dedim ki: 'Alacağımı vermeyince senin yakanı bırakmam!' Bana altmış akçe verdi. Kendi kendime dedim: 'Bu paralar ile ticaret edeyim; gäib ettiğimi kazanayım. Yâhût bunu Hak yoluna sarf edeyim.' İkinci şıkka karar verip, Şeyh'in dediklerini satın aldım. Bir akçe arttı, onunla da helva aldım. Bir hammala yüklettim, Şeyhin tekyesine teveccüh ettim. Tekyeye yaklaştığım vakit, yüklü hayvanımı tekye kapısında gördüm. 'Bu benim hayvanım olmamak lazımdır' dedimse de, yaklaşıp muayene ettiğimde, üzerindeki eşyâ tamam olduğu halde benim hayvanım olduğunu gördüm. Düşündüm, 'Şimdi bu hayvanı yine gäib olmamak için ya birine emâneten tevdî edeyim; ve yâhût tekyenin avlusuna götüreyim' dedim; sonra caydım ve dedim ki: 'Bunu selâmetle bana eriştiren yine muhafaza eder.' Şeyhin huzûruna girdim; getirdiklerimi arz ettim. Helvayı gördü; 'Nedir?' diye sordu. 'Para arttı, helva aldım.' dedim. Dedi ki: 'Bu şarta dâhil değil idi. Şimdi ben de bir şey ziyâde edeyim. Haydi kalk, kumaşlarını pazara götür ve acele sat ve bahâsını da çabuk al; ve tâcirlerin rekābetinden korkma. Deryâ benim sağ elimdedir ve sahrâ sol elimdedir.' Pazara gittim ve kumaşlarımı gālî fiatla sattım ve bahâlarını aldım. İşimi bitirdiğim zaman, tâcirler deniz ve kara cihetinden hücûm ettiler. Sanki bağlı idiler; birdenbire bağları çözülüverdi." Bu menkabe, Nefehâtü'l-Üns'te böylece mezkûrdür. Ve bu beyt-i şerîfteki beyânât-ı aliyyeyi musaddık bir eser-i fiilidir.

2210. Her ekin eken kimsenin kasdı buğday olur; saman ise ona teba'da gelir.

Meselâ, asl olan zirâatta buğday yetiştirmektir. Onun fer'i olan saman ise, buğdaya tebean hâsıl olur.

2211. Saman ekersen bir buğday çıkmaz; bir insan ara, bir insan ara, bir insan!

Eğer tahsil-i kemâl istersen, fer' olan nâkısa teveccüh etme. Nitekim buğdayın fer'i olan saman ekersen, buğdayı elde edemezsin. Binâealeyh insân-ı kâmil ara, insân-ı kâmil ara, insân-ı kâmil!

2212. Vakt-i hacc olunca Ka'be'ye kasd et; gittiğin vakit Mekke dahi görülmüş olur.

Hacc vakti olunca, seferde asl olan Ka'be'yi kasd et. Oraya gittiğin vakit, fer' olan Mekke'yi dahi görmüş olursun.

2213. Mi'racda kasd, Dost'u görmek idi; teba'da arş ve melaik dahi göründü.

Ve kezâ Hâtem-i Enbiyâ efendimizin mi'râclarında asıl ve maksûd olan, rü'yetullâh idi. Bu asla tebe'an arş-ı ilâhî ve melâike-i kirâm dahi kendilerine göründü.