Tekrar İblîs'in Muâviye (r.a.)a söylemesi
26. bölüm / 61 · 2430 kelime · ~13 dk okuma
2664. İblîs ona dedi: “Bu düğümü çöz! Ben kalp ve nakd için mihekkim."
İblîs, Hz. Muâviye'ye cevâben dedi ki: "Bana karşı olan bu şübhe düğümünü çöz! Ben kalp ve hâlis altını tefrîk için vaz' edilmiş bir mihekk taşıyım."
2665. Hak beni arslanın ve köpeğin imtihanı yaptı; Hak beni nakdin ve kalbın imtihanı yaptı.
2666. Kalbı ben ne vakit kara yüzlü ederim? Ben bir sarrafım, ona kıymet etmişim!
Ya'ni, “İlm-i ilâhîde şekāveti sâbit olan kimsenin yüzünü karartmak ve onu şakî yapmak benim işim değildir. Ben âlem-i efâl olan dünyada bir sarraf mesâbesindeyim. Hak Teâlâ beni ilm-i ilâhîsinde şakî ve saîd olan kimse- leri imtihân edip, saâdet ve şekāvet-i fiiliyyeleri zâhir olmak için halk buyurdu. Binâenaleyh ben bir kimseyi ifsâd edersem, onun mâhiyyet-i ezeliyyesi ve kıymet-i asliyyesi meydana çıkmak içindir."
2667. İyilere reh-nümâlık ederim; kuru dalları koparırım.
"Şecere-i kevnin yeşil dalları olan efrâd-ı beşerin iyilerine yol göstericilik ederim ve ağacın kurumuş dalları mesâbesinde bulunan efrâd-ı beşerin fenâlarını da koparıp helâk ederim." Ya'ni, iyiler benim fesâda me'mûr olduğumu bildikleri için, gösterdiğim yola gitmeyip, hilâfına hareket ederler. Ve onun hilâfı, ıslah-ı beşere me'mûr olan enbiyânın gösterdikleri yoldur. Binâenaleyh, hakîkatta ben onlara enbiyâ yolunu göstermiş olurum. Ve kötüler ise, gösterdiğim nefis ve şehvet yolunda helâk olurlar.
İblîs bir vakitte Îsa (a.s.)a hitaben یا عیسى قل لا اله الا الله ya'ni, "Yâ Îsâ, lâ ilâhe illâllâh de!" demiş; ve Îsâ (a.s.) dahi ona cevâben, "Ey mel'ûn, ben lâ ilâhe illâllâh derim; fakat senin telkînin ile değil!" demiştir.
2668. Bu yemleri koyuyorum, ne içindir? Tâ zâhir ola ki, hayvan kimin cinsidir.
"Beşerin hayvaniyyeti, önüne huzûzât-ı nefsâniyye ve şehevât yemlerini ne için koyuyorum? Onun bu hayât-ı dünyeviyyesi âdemiyyete mi, yoksa hayvaniyyete mi masrûf oluyor ve o kimse Âdem cinsinden midir, yoksa hayvan cinsinden midir, bu cihetler zâhir olmak için bu yemleri koyuyorum."
2669. Kurt ahûdan bir yavru doğurduğu vakit, onun kurtluğunda ve ahuluğunda bir şek vardır.
"Dişi kurt erkek âhûdan hâmile olup bir yavru doğurduğu vakit, o yavrunun kurtluğunda ve âhûluğunda bir şek ve meçhûliyyet vardır.” “Âhu”dan murâd, rûh-ı izâfî; ve "kurt"tan murâd, nefs-i hayvânîdir. Rûh-ı izâfi ile nefs-i hayvânî ictimâ' ettiği vakit, âlem-i sûrette bir Adem sûreti zâhir olur. Onda hangi taraf galib olduğunda bir meçhûliyyet vardır.
2670. "Sen otu ve kemiği onun önüne dök, tâ ki o adımını hangi tarafa çabuk yapar?"
"Sen o doğan yavru önüne yeşil ot ile kemik koy; bakalım o adımını hangisinin tarafına atmakta acele eder?" "Tâ küdâmîn”de "tâ" edât-ı taaccübdür. "Acabâ adımını hangi tarafa atar?" diye tercüme etmek münasib olur. "Yeşil ot"tan murâd, gıdâ-yı rûh olan ilim ve irfândır. Ve "kemik"ten murâd, gıdâ-yı nefis olan huzûzât ve şehevâttır.
2671. "Eğer kemik tarafına gelirse köpektir; ve eğer ot isterse muhakkak ahû damarlıdır."
2672. Bir kahır ve lütuf birbiriyle eş oldu; bu her ikiden hayır ve şer cihanı doğdu.
"Kahır"dan murâd, Adem'in taayyün-i kesîfinin esfel-i sâfilîn mertebesi olan zulmet-i tabiiyyeye merdûdiyyetidir. Ve "lütuf"tan murâd, rûh-ı izâfi nefhidir. Ya'ni, "Beşerin mazhar-ı kahır olan nefs-i kesîfi ile, mazhar-ı lütuf olan rûh-ı izâfîsi birbirine çift ve eş oldu; bu her ikisinden hayır ve şer nisbetleri doğdu." Zîrâ nefis menba'-ı şer; ve rûh menba'-ı hayırdır.
2673. "Sen yeşil otu ve kemiği arz et; nefsin gıdâsını ve canın gıdâsını arz et!"
"Imdi, rûh ile nefs-i hayvâniyyeden terekküb eden sûret-i âdemiyyeden her birine, nefsin gıdâsı olan kemik mesâbesindeki huzûzâtı göster; ve rûhun gıdâsı olan yeşil ot mesâbesindeki ilim ve irfânı göster!"
2674. "Eğer nefsin gıdâsını isterse ebterdir; ve eğer rûhun gıdâsını isterse serverdir."
"Eğer o adam nefsin gıdâsı olan şehevât ve huzûzâta meylederse, ind-i ilâhîde onun rûh-ı izâfisi ebterdir ve semeresiz kalır. Ve eğer rûhun gıdâsı olan tâât ve ibâdât ve ma'rifet taleb ederse, ind-i ilâhîde makbûl ve server olur ve hilkatinden maksûd olan meyveyi verir."
2675. "Eğer tenin hizmetini yaparsa eşektir; ve eğer can denizine girerse gevher bulur."
"Eğer cismin hazzına ve arzûsuna hizmet ederse eşekten farkı yoktur. Ve eğer rûh deryâsına dalarsa, ilim ve irfân cevherlerini bulup çıkarır."
2676. Gerçi bu iki muhtelif, hayır ve şerdirler; fakat bu her iki bir iştedirler.
"Gerçi server ve ebter olan bu iki tâife birbirine muhâlif olup, hayır ve şerrin mazharıdırlar. "Rabb-i hâss"ı ism-i Hâdî olan kimseyi, bu isim kendi cânibine; ve "rabb-i hâss"ı ism-i Mudill olan kimseyi de bu isim yine kendi tarafına da'vet eder. Fakat bu iki isim, müsemmâları olan Hak'ta müctemi' olurlar. Binâenaleyh bu iki muhtelif isim bir müsemmânın hizmetini îfâ ederler."
2677. “Enbiya tâât arz ederler; düşmanlar şehevât arz ederler."
"İsm-i Hâdî'nin mazharı olan enbiyâ efrâd-ı beşere tâât-ı ilâhiyye yolunu gösterirler; ve ism-i Mudill'in mazharı olan, enbiyânın düşmanları ve muhâlifleri de yine o efrâda şehevât-ı nefsâniyye yolunu gösterirler."
2678. "İyiyi nasıl kötü yaparım, Yezdân değilim! Ben dâîyim, onların halikı değilim!
"Ezelde saâdeti sâbit olan bir kimseyi nasıl şakî yaparım? Ben merâtib-i vücudun sahibi olan Yezdân değilim. Ben ancak şehevât ve huzûzât-ı nefsâniyye yoluna da'vet ediciyim. Da'vet ettiğim kimselerin hâlikı değilim ki, onlarda tasarruf edebileyim!"
2679. "Güzeli ben çirkin edebilir miyim? Rab değilim. Güzele ve çirkine âyîneyim!"
"Bende saîdi şakî edecek kudret yoktur. Zîrâ rubûbiyyetle muttasıf olan Hâlık değilim. Belki, saîdin saâdetini ve şakînin şekāvetini gösteren bir aynayım." Nitekim İbn Ömer hazretlerinden rivâyet buyurulan hadis-i şerîfte şöyle buyurulur: بعثت داعياً و مبلغاً و ليس إلى من الهداية شئ و خلق الشيطان مزيناً و موسوساً و ليس إليه من الضلالة شئ Ya'ni, "Ben dâî ve mübelliğ olarak gönderildim ve benim için (:benim elimde) hidâyet cinsinden bir şey yoktur. Ve şeytân müzeyyin ve müvesvis olarak halk olundu ve onun için (:onun elinde) de dalâletten bir şey yoktur." Velhasıl, إن الله يضل من يشاء و يهدى اليه من أناب (Ra'd, 13/27) ya'ni, “Allâh Teâlâ dilediği kimseyi dalâlete düşürür ve rücü' eden kimseye hidâyet eder" âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere, dalâlet ve hidâyet ancak Hakk'ındır.
Ma'lûm olsun ki; enbiyâ tabîb gibidirler. Tabib meâli helâke olan kimseyi tedâvî ettikçe helâkine hizmet ettiği gibi, enbiyâ da şekāvet-i ezeliyye ashâbını da'vet ettikçe şekāvet ve dalâletleri artar. Ve İblîs de bunun gibidir. Saâdet-i ezeliyye ashâbını iğvâ ettikçe onun saâdetine hâdim olur. Nitekim Şah-ı Nakşbend hazretleri buyururlar ki: "Kumar oynayan iki kimseye tesâdüf ettim. Birisi yutulmakta idi ve der idi ki: 'Ey birâder, bu uğurda canımı bile fedâ etmekten vazgeçmem!' Ben bunu işittiğim vakit, tarîk-ı Hak'ta sa'y husûsunda gayretimi tezyîd ettim. Zîrâ bu fâsıkın tarîk-ı fıskdaki gayretinden ibret aldım ve bu gayret benim gayretimin tezâyüdüne sebeb oldu."
2680. Bu adamı kara gösteriyor diye Hindû kederinden aynayı yaktı.
"Meselâ bu ona benzer ki, kara yüzlü Hindû'nun birisi aynaya baktı ve "Bu ayna adamı kara gösteriyor!" diye kederlendi ve kederinden aynayı yaktı."
2681. Ayna dedi ki: "Kabâhat benden olmadı; kabahatı ona koy ki, benim yüzümü parlattı."
Ayna lisân-ı hâl ile hindûya cevâben dedi ki: "Kabâhat benim değil, belki benim yüzümü sûret aksedecek derecede parlatan ve cilâlandıran kimsenindir."
2682. Çirkin hangisi ve güzel hangisi söyleyeyim diye, o beni gammâz ve doğru söyleyici etti.
2683. "Ben şahidim; şâhide hapis nerededir? Zindân ehli değilim, Yezdân şâhittir!"
"Ben şekāvet-i ezeliyye ashâbının şekāvet-i fiiliyyelerinin şâhidiyim. Ve şâhidin şehadetinde bir kabâhati olmadığı için şer'an onu hapse koymazlar. Binâenaleyh mahzâ şehadetimden dolayı hapis ehli değilim. Zîrâ vazîfemi icra ediyorum. Hâlikım şâhiddir."
İblis'in "Ben ehl-i zindândan değilim" demesindeki nükte budur ki: Ehl-i zindân mukayyeddir ve o kayıd ve hapis hâricine çıkamaz. Halbuki ıdlâl emrinde İblis'e kıyâmete kadar salâhiyyet-i vâsia ve kemâl-i serbestî verilmiştir. Ve bu husûsta hiçbir kayıd ile mukayyed değildir. Nitekim Abdülkerîm-i Cîlî hazretleri el-İnsânü'l-Kâmil ismindeki kitabında, İblîs'in esmâ-i hüsnâ adedine muvâfik olarak 99 mazharı olduğunu beyân ve bu mezâhirin asılları olan yedi mazharı îzâh buyurur. O yedi mezâhir de bunlardır: 1. Mertebe-i şehadet olan dünyâ. 2. Tabîat ve şehevât ve lezzât. 3. A'mâl-i sâliha. 4. Niyyat ve a'mâl ile tefâzul. 5. İlim. 6. Âdât ve taleb-i râhât. 7. Maarif-i ilâhiyyedir. İblîs bu ta'dâd olunan mezâhirde istediği gibi zâhir olup, ibâdullahı ıdlâla sa'y eder. Binâenaleyh onun ehl-i zindândan olmaması bu ma'nâya nazarandır. Yoksa, ehl-i kahır ve azâbdan olmaması ma'nâsına değildir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de Hak Teâlâ kıyâmete kadar matrûden mühlet verdiğini beyân buyurmuştur. Ve İblîs "Yezdân şâhiddir!" demesiyle, bu mühlet ve serbestîye işaret eder.
2684. "Her nerede meyveli ağaç görürsem, ben dâyeler gibi terbiyeler ederim."
"Meyveli olan ağaç"tan murâd, sâhib-i irfân olan zevâttır. "İblîs'in terbiyesi"nden murâd, onun gösterdiği tarîk-ı dalâlettir. Nitekim Hz. Lokmân'a "Terbiyeyi ve edebi kimden öğrendin?" demişler; o da cevâben, "Terbiyesiz ve edebsiz kimselerden" demiştir. Zîrâ ehl-i irfân ve zekâ çirkin gördükleri ahvâlden kaçarlar.
2685. "Her nerede acı ve kuru ağaç görürsem, müşk, gübreden kurtulmak için keserim."
"Her nerede meyvesi acı veya kurumuş ağaç görürsem, iyi kötüden ayrılmak için keserim." "Acı meyve"den murâd, fâsid niyet ve kötü amellerdir. "Kurumuş olan ağaç"tan murâd, insâniyyetle alâkasını kesip, büsbütün hayvâniyyete meyletmiş olan kimselerdir. "Müşk"ten murâd, i'tikâdı sahîh ve niyeti ve ameli sâlih olan kimselerdir. "Püşk" gübre ma'nâsınadır. Bundan murâd, i'tikādı bâtıl ve niyetleri ve amelleri fâsid ve mülevves olan kimselerdir.
2686. Kuru bağçıvana der ki: "Ey delikanlı, benim başımı hatasız niye kesiyorsun?"
2687. Bağçıvan ona der ki: "Sus ey kötü huylu! Senin kuruluğun, kabahatin kâfî olmaz mı?"
"Senin kuruluğun kabâhat değil mi? Başka kabâhat aramağa hâcet var mı?"
2688. Kura der ki: "Ben doğruyum, eğri değilim. Sen niçin kabahatsız benim sinirimi kesiyorsun?"
"Kuru"dan murâd, a'mâl-i sâlihasını ağrâz-ı nefsâniyyesine müsteniden icrâ eden kimselerdir ki, bu hâl şekāvet-i bâtıne îcâbıdır. "Doğruluk"tan murâd, zâhirde sâlih görünen amellerdir. Ve garaz-ı nefsânîye müstenid olan ef'âl-i haseneye i'tibâr yoktur. Zîrâ bu efâl-i hasene, altında bataklık olan yeşilliklere benzer. Ve rızâ-yı Hak için olmadığından, aynı zamanda da şirktir. Nitekim Hak Teâlâ وَ لاَ يَشْرِكْ بِعِبَادَةِ رَبِّه أحداً (Kehf, 18/110) ya'ni, “Rabbi'nin ibâdetine hiçbir kimseyi ortak yapma!" buyurur. İşte bu ma'nâya binâen, ان الله لا ينظر إلى صوركم و إلى أعمالكم ولكن ينظر إلى قلوبكم و إلى نياتكم hadis-i Şerîfte ya'ni, "Allâh Teâlâ sizin sûretlerinize ve amellerinize bakmaz; ve fakat kalblerinize ve niyetlerinize bakar" buyurulur.
2689. Bağçıvan der ki: "Eğer mes'ûd olaydın; keşki eğri olaydın, yaş olaydın!"
Ya'ni, "Keşki sıfât-ı nefsâniyyen ve kötü ahlâkın cibillî olmayıp ârızî olaydı!" Ma'lumdur ki, efrâd-ı beşerden her birisi âlem-i kesâfet ve zulmet-i tabîat içinde doğar. Nitekim âyet-i kerîmede إِنَّ الْإِنْسَانَ لَفِي حُسْرِ (Asr, 103/2) ya'ni, "Muhakkak insan cinsi elbette hüsrân içindedir!" buyurulur. Her bir ferdin hakikatı ilm-i ilâhîde saîd olsun, şakî olsun, bidâyet-i zuhûrda nefisleri nefs-i emmâredir. Fakat saîd olanların nefs-i emmâreleri ârızî; ve şakî olanlarınki cibillîdir. Ve bu âlem-i kesâfette de iki nevi' muallim vardır. Birisi hak ta'lîm eder ki, onlar ism-i Hâdî'nin mazharları olan enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâdır. Ve diğeri, ism-i Mudill'in mazharları olan İblîs ve onun nâibleri olan şeyâtîn-i ins ve cindir. Bunlar da bâtıl ta'lîm ederler. Nefs-i emmâreleri cibillî olanların merâtib-i nefiste terakkileri mümkin olmadığından, onlar muallim-i hak olan enbiyâya ve evliyâya muhalefet; ve İblîs'e ve nâiblerine mutâvaat ederler. Ve nefs-i emmâreleri ârızî olanlar, muallim-i ebâtıl olan İblîs'e ve nâiblerine muhalefet; ve enbiyâya ve vârislerine mutâvaat ederler. Bu beyt-i şerîfte bu hakîkata işâret buyurulur.
2690. Bir hayat suyunu çekici olurdun; dirilik suyu içine karışmış olurdun!
"Eğer saîd-i ezelî olaydın, bir hayat suyu olan ulûm ve maârif-i ilâhiyyeyi enbiyâdan ve onların vârisleri olan evliyâdan cezb eder bir halde olurdun ve onların sözleri sana te'sîr ederdi. Ve dirilik suyu olan o ilim ve irfân sâhiblerinin zümresine karışmış olurdun."
2691. Senin tohumun ve senin aslın kötü olmuştur; senin vaslın latîf ağaç ile olmamıştır.
"Ey nefs-i emmâresi cibillî olan kimse, senin aslın ve tohumun olan ayn-ı sâbiten kötü ve şekāvetle sâbit olmuştur. Latîf ağaç mesâbesinde olan enbiyâ ve evliyânın aşısını kabûl etmemiştir ve onlar ile birleşememiştir."
2692. Acı dal eğer bir hoş ile vuslat etse, o hoşluk onun tab'ında zahir olur.
"Acı meyve veren dal eğer bir latîf meyve veren ağaç ile aşılansa, o letâfet ve hoşluk onun tab'ında zahir olur."
Emîrü'l-mü'minîn Hz. Muâviye'nin İblîs (aleyhi'l-la'ne)ye sertlik etmesi
2693. Emîr dedi: "Ey yol vurucu, hüccet söyleme! Senin için bana yol yoktur, yol arama!"
2694. "Sen yol vurucusun ve ben garîb ve tâcirim. Her libasları ki getirsen ne vakit satın alırım?"
"Ben bu hayât-ı dünyeviyyede ticâret kasdıyla sefere çıkmış bir garib mesâbesindeyim. Sen de yol kesen bir hırsızsın. Senin beni soymak için yaptığın telbîs ve tezvîrâta nasıl kanarım?"
2695. "Sen kâfirlikten benim eşyamın etrafında dolaşma. Sen bir kimsenin eşyasına müşteri değilsin!"
"Sen kâfirliğinden dolayı benim ihlâs ve a'mâlimin etrâfında onları çalmak için dolaşma! Zîrâ senin dolaşman, ücretini vererek tâcirlerden bir şey almak için değildir; çalmak ve hiyânet etmek içindir."
2696. "Yol vurucu bir kimseye müşteri olmaz. Ve eğer müşteri görünürse mekrdır ve hîledir!"
2697. "Acaba bu hasûd kabak içinde ne tutar?! Ey Huda, bu düşmandan feryadımıza eriş!"
Hz. Muâviye İblîs'e hitâbdan Hakk'a münâcâta teveccüh edip der ki: "Acabâ bu hasûd olan İblîs'in kabak mesâbesinde olan kalbinde ne hîle vardır? Ey Hudâ, bu mühlik düşmandan bizim feryâdımıza yetiş!"
2698. "Eğer bana bir fasıl daha üfürürse, bu yol vurucu benden abâyı kapar!"
"Yâ Rab, eğer bu yol vurucu olan İblîs telbîs ve tezvîr efsunlarından bir fasıl daha üfürürse, benim sırtımdaki ihlâs ve îmân abâsını kapar!"
Muâviye (r.a.)ın İblîs-i laînin mekrinden Hak Teâlâ'ya münâcât etmesi ve onun yardım istemesi
2699. "Onun bu sözü duman gibidir; ey İlâh, elimi tut, yoksa kilimim kara oldu!"
"Yâ Rab, İblîs'in muhakkıkāne söylediği sözler bir kara ve isli dumana benziyor. İnâyet ve yardım elinle elimi tut. Yoksa bu kara dumanlardan, arkama giydiğim abâ kararmağa başladı!" "Kilimi kara olmak", ma'siyete düşmekten kinâyedir.
2700. "Ben İblis'e hüccet ile mukābele edemem. Zîrâ o her şerîfin ve her ha-[2707] sîsin fitnesidir!"
"Şerîf"ten murâd, sulehâ-yı ümmet; ve "hasîs"ten murâd, süfehâ-yı millettir.
2701. "Alleme'l-esmânın beyi olan Adem, bu köpeğin şimşek gibi olan hamlesinde hamlesizdir!"
Bu beyt-i şerifte, وَ عَلَّمَ آدَمَ الْأَسْمَاءَ كُلَّهَا (Bakara, 2/31) ya'ni, “Allâh Teâlâ Adem'e esmâ-i ilâhiyyesinin hepsini ta'lîm buyurdu” âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'ni, “Ulûm-i esmâ-i ilâhiyyenin beyi olan Adem, bu ilm-i esmâ-îsiyle beraber, bu köpek mesâbesinde olan İblîs'in şimşek gibi serî' olan hamle ve reftârına karşı hamlesiz ve hareketsiz kalmıştır. Başkalarının hâli ne olur?”
2702. "Onu cennetten yeryüzüne attı; Simak'ten balık gibi onun oltasına gitti!"
"“Simâk” bir yıldızın adı ve onun menzillerinden bir menzilin dahi adıdır. Ya'ni, “İblîs Adem'i âlem-i ulvîden âlem-i süflîye attı ve onun hilesi tuzağına düştü.”"
2703. "“İnnâ zalemnâ” nevhasını vurdu; onun destân ve füsununa bir had yoktur!"
Bu beyt-i şerîfte, sûre-i A'râf'ta vâki' رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنْفُسَنَا وَإِنْ لَمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ (A'râf, 7/23) ya'ni, “Ey bizim Rabbimiz, ben ve Havvâ nefsimize zulmettik; ve eğer sen bize merhamet etmezsen biz hâsirlerden oluruz!” âyet-i kerîmesine işaret buyurulur.
2704. "Onun her sözünün içinde şer vardır; onda yüz binlerce sihir muzmerdır."
"“İblîs'in kalb-i insâna ilkā ettiği havâtırın içinde, hiç şübhe yok ki bir şer vardır. Ve o ilkāâtın içinde, insana sihir gibi te'sîr eden yüz binlerce telbîs ve tezvîr gizlidir.”"
2705. "Nefis içinde merdlerin merdliğini bağlar; kadında ve erkekte heves alevlendirir!"
Tarîk-ı Hak'ta mücâhede ve riyâzetle merdâne çalışan kimselerin mertliklerini bağlayıp, onları innîn ve kısır bir hâle getirir; kadınlarda ve erkeklerde nefsânî heves ve arzûları alevlendirir."
2706. "Ey halkı yakıcı ve fitne arayıcı İblîs, beni ne üzerine uyandırdın, doğru söyle!"