Bir şeyhin kendi evlâdının ölümü üzerine feryâd etmemesi
50. bölüm / 70 · 1511 kelime · ~8 dk okuma
1766. Bundan evvel yol gösterici bir şeyh var idi; âsumâna mensub şem' idi.
altında vâki' olduğundan, burada "cezâ" ma'nâsınadır. Ya'nî iyiliğe iyilik ile ve kötülüğe kötülük ile cezâ verilecek olan gün demek olur.
1767. Ümmetlerinin arasında peygamber gibi, dârü'l-cinân bahçesinin kapısı-nı açıcı idi.
1768. Peygamber buyurdu ki: "Öne gitmiş şeyh, kendi kavmi arasında peygamber gibi olur."
Câmiu's-Sagîr de münderic olan الشيخ في قومه كالنبي في امته ya'ni "Kavmi içinde şeyh, ümmeti arasında peygamber gibidir" hadîs-i şerîfine işâret buyurulur.
1769. Bir sabah ona ehl-i beyti dedi: "Ey iyi huylu, söyle niçin katı kalblisin?"
Bir sabah o şeyh-i kâmile, âilesi şöyle dedi: "Ey huyu güzel olan ailemi-zin reîsi, bize sebebini söyle! Sen niçin böyle katı kalblisin?"
1770. "Biz senin evlatlarının ölümünden ve ayrılığından iki kat arka ile nev-[1776] ha tutarız."
"Biz senin çocuklarının ölümünden ve ayrılığından müteessir olduk ve te-essür sebebiyle belimiz büküldü. Bu hâl içinde ağlayıp sızlıyoruz."
1771. "Sen niçin ağlamıyorsun, zârî etmiyorsun? Ey büyük! yâhut senin merhametin mi yoktur?"
1772. "Eğer senin içinde bir merhamet olmazsa, o halde bizim senden şimdi ne ümîdimiz vardır?"
1773. "Ey muktedâ, biz senin ümîdin ileyiz ki, sen bizi fenâda bırakmıyasın!"
Ey ma'nâ yolunda bizim rehberimiz; biz senin ümîd-i merhametin ile mütesellî oluyoruz ve bizi bu âlem-i fenânın dalgaları ve cereyânı içinde bırakmazsın diye, senin merhametine dayanıyoruz.
1774. "Vaktaki haşir günü tahtı süsleyeler, o şedîd günde muhakkak sen bizim şefi'imizsin."
"Vaktāki zuhûrun butûna münkalib olduğu kıyamet gününde, hüküm ve adl tahtını süslerler, işte o şedîd ve sıkı olan günde, muhakkak sen bizim şefâatçimizsin."
1775. Öyle sakınılmaz gecenin gündüzünde, biz senin ikramın ile ümidvarız.
Öyle dünyâ gecesinde ki, suver-i a'mâlin zuhûru men' edilemiyecek olan o günde, biz senin ikramın ile yakamızı kurtaracağımızdan ümîdvârız.
1776. "Hiçbir mücrime emân kalmayan o zamanda, bizim elimiz senin eteğindedir."
"Kendi sû'-i a'mâli etrafını ihâta edip, onlardan kurtulmağa emân olmayan o yevm-i kıyâmette biz senin eteğine yapışıp, şefâat niyâz ederiz."
1777. Peygamber buyurdu ki: "Kıyamet gününde günahkarları ne vakit yaş dökücü olarak terk ederim?"
Bu beyt-i şerîfde شفاعتى لاهل الكبائر من امتى ya'ni "Benim şefâatim ümmetimden büyük günâh sâhipleri içindir" hadis-i şerîfine işâret buyurulur. Bu hadis-i şerîfi İbn Abbas ve Câbir ve Enes ve sâir ashâb-ı kirâm rivâyet buyurmuşlardır. Ve Ebû Derdâ hazretlerinin rivâyetine göre hadis-i şerif شفاعتی لاهل الكبائر من امتی و آن زنا و آن سرق علی رغم انف ابی ذر suretinde vâki' olmuştur. Ma'nâ-yı şerîfi: "Benim şefâatim ve eğer zinâ ve sirkat etse bile Ebî Zer'in enfine rağmen, ümmetimden günâh-ı kebâir sahiblerinedir" demek olur. Ve Mişkâť de "Bâb-ı şefâat"de münderic uzun bir hadis-i şerîfin âhirinde şöyle buyrulmuştur: و اخرجهم عن النار و ادخلهم الجنة حتى ما يبقى فى النار الا من حبسه القرآن Ya'ni "Ve ben onları nârdan çıkarırım ve cennete idhâl ederim; ancak Kur'ân'ın habs ettiği kimse nârda kalıncaya kadar." Ve Kur'ân'ın cehennemde hasb ettiği kimseler, müşrikler ve münkirler ve münafıklardır ki, onlar hakkında Kurân-ı Kerim فما تنفعهم شفاعة الشافعين (Müddessir, 74/48) ya'nî "Şefâat edenlerin şefâati onlara fayda vermez" buyurur.
1778. Onları ağır işkenceden kurtarmak için, ben âsîlerin can ile şefâatçisiyim.
1779. "Asîleri ve ehl-i kebâiri, nakz-ı ahd itabından, cehd ile kurtarırım."
"Nakz-ı ahd" budur ki, Allah'a ve peygamber ve kitâba îmân etmekle emr-i ilâhîye ittibâ' ve nehy-i ilâhîden içtinâb için ahd etmiş olduğu halde, bu ahdini bozarak, günâh-ı kebâir işlemektir.
1780. Ümmetimin salihleri ise, zarar gününde, benim şefâatimden fâriğdirler.
[1786] "Ahidlerine vefâ eden benim ümmetimin sâlihleri, yevm-i kıyâmette benim şefâatime muhtâc olmazlar; zîrâ onlar hakkında hayât-ı dünyeviyyede iken şefâatim vâki' olmuştur. Binâenaleyh âhirette onlara şefâat, hâsılı tahsil kabîlinden olduğundan, abes olur. Onların bu salâhı dünyâda benim şefâatim sâyesindedir."
1781. "Belki onlar için şefaatler olur; onların sözü, hükm-i nâfiz gibi gider."
Ya'nî "Benim ümmetimin sâlihleri, başkalarına şefâat eder. Yevm-i kıyâmette onların sözü, bir emîrin ve hâkimin, hükm-i nâfizi gibi müessir olur." Nitekim bir hadis-i şerîfde buyurulur: يدخل الجنة بشفاعة رجل صالح من امتى أكثر من بنی تمیم Ya'nî "Benim ümmetimden sâlih bir adamın şefâati ile, Benî Temîm kabîlesi efrâdından daha çoğu cennete girer." Ve diğer bir hadis-i şerîfde buyurulur: ان من امتى من يشفع للقبائل ومنهم من يشفع للقبيلة ومنهم من يشفع للعصبة و منهم من يشفع للرجل حتى يدخل الجنة Ya'nî "Muhakkak benim ümmetimden kabîlelere şefâat eden ve bir kabileye şefâat eden ve asabeye, ya'nî on ikiden kırk kimseye kadar şefâat eden ve bir adama şefâat eden kimseler vardır ki, cennete girer." onları nârdan çıkarırım ve cennete idhâl ederim; ancak Kur'ân'ın habs ettiği kimse nârda kalıncaya kadar." Ve Kur'ân'ın cehennemde hasb ettiği kimseler, müşrikler ve münkirler ve münafıklardır ki, onlar hakkında Kurân-ı Kerim فَمَا تَنفَعُهُمْ شَفَاعَةُ الشَّافِعِينَ (Müddessir, 74/48) ya'nî "Şefâat edenlerin şefâati onlara fayda vermez" buyurur.
1782. "Hiçbir günahkâr bir başkasının günahını kaldırmadı; ben günahkâr değilim, Hudâ beni âlî etti."
Bu beyt-i şerîf evlâdının fevtine ağlamayan şeyh-i kâmilin lisânındandır. و لا تزر وازرة وزر أخرى (En'am, 6/164) ya'nî “Hiçbir günahkâr, başkasının günâhını yüklenmez" âyet-i kerîmesinin ma'nâ-yı münîfidir.
1783. Ey delikanlı, o ki günahsızdır şeyhdir, Hakk'ın kabulünde elde yay gibidir.
"Günahsız"dan murâd, vücûd-ı mevhûmunun kaydından kurtulmuş olan zât-ı muhteremdir. Zîrâ meşâyih-i kiram hazerâtı وجودك ذنب لا يقاس عليه ذنب آخر ya'nî "Senin varlığın, başka günahlara kıyâs olunmayan bir günahtır" buyurmuşlardır. Zîrâ o emr-i ilâhîye muhalefetten ibaret olan bilcümle günahların menşei ve kökü, insanın mevhûm olan varlığıdır. İnsân-ı kâmil ise, bu mevhûm olan varlıktan kurtulmuş ve vücûd-i Hak ile kāim olmuştur. Binâenaleyh onun vücûd-ı izâfisi, ok atan kimsenin elindeki yaya benzer. Hakk'ın kabûlünde yed-i kudret-i ilâhîde yay gibidir ki, kazâ-yı ilâhî oku, onların yay mesâbesinde olan vücûdundan çıkar.
Bu beyt-i şerîfden i'tibâren cenâb-ı Pîr şeyhin kim olduğunu ta'rif buyururlar.
1784. Şeyh kim olur? İhtiyar, ya'nî ak kıllı. Ey ümidsiz, bu kılın ma'nâsını bil!
Şeyhin lügat ma'nâsı nedir? İhtiyar ya'nî saçının ve sakalının kılları ağarmış olan kimsedir. Fakat ey âlem-i sûretin kaydında bağlı kalıp, ümidsiz olan kimse; ehl-i hakikat indinde, sûretten ma'nâya intikāl etmek sûretiyle bu kılın ma'nâsını bil!
1785. O kara kıl, onun varlığıdır; onun varlığından, bir kıl teli kalmayıncaya kadar.
O kara kılın ma'nâsı, onun nefs-i mevhûmunun varlığıdır. Onun bu mevhûm olan varlığından bir kıl teli, ya'nî sıfât-ı nefsâniyyesinden bir tek sıfat kalmayıncaya kadar, o bu vücûd-ı mevhûmuna bağlıdır; ve henüz mukayyeddir, onun ıtlâkdan ve hürriyyetten zevki yoktur.
1786. Her ne kadar o kara kıllı, yahud iki kıllı olsa da, vaktaki onun varlığı kalmıya, pîr odur.
Ya'nî, sûrette saçının ve sakalının kılları kara veyâhud kır olsa da, vaktâki onda mevhûm varlık eseri kalmaz ve nefsinin sıfatı kaydından âzâd olup hür olur, işte asıl pîr ve şeyh o zât-ı muhteremdir.
1787. O kara kıl, vasf-ı beşerdir; o kıl, sakalın kılı ve başın kılı değildir.
Bizim bahs ettiğimiz o kara kıl, sıfât-ı beşeriyye ve nefsâniyyedir; yoksa zâhirî olan saç ve sakal kılları değildir.
1788. Îsâ delikanlı olmamış iken, beşik içinde "Biz şeyhiz ve pîriz" diye feryad kaldırır.
Sûre-i Meryem'de vâki' şu âyet-i kerîmeye işaret buyurulur: فَأَشَارَتْ إِلَيْهِ قَالُوا كَيْفَ نُكَلِّمُ مَنْ كَانَ فِي الْمَهْدِ صَبِيًّا . قَالَ إِنِّي عَبْدُ اللَّهِ آتَانِيَ الْكِتَابَ وَجَعَلَنِي نَبِيًّا وَجَعَلَنِي مُبَارَكًا أَيْنَ مَا كُنْتُ وَأَوْصَانِي بِالصَّلَاةِ وَالزَّكَاةِ مَا دُمْتُ حَيًّا (Meryem, 19/29-31) Ya'nî “Îsâ (a.s.)ın cenâb-ı Meryem'den babasız olarak doğmasına i'tiraz edenlere Hz. Meryem, beşikteki Îsâ (a.s.)a sorunuz diye işaret etti. Onlar: "Beşikte olan bir çoçukla biz nasıl konuşabiliriz?" dediler. Bunun üzerine Îsâ (a.s.) beşik içinde onlara hitâb edip buyurdu ki: "Ben Allah'ın kuluyum, bana kitab verdi ve beni peygamber yaptı ve nerede olursam olayım, beni mübârek kıldı; ve hayatta oldukça bana namaz ve zekât ile vasiyet buyurdu."
1789. Eğer evsâf-ı beşerin ba'zısından kurtulsa, ey oğul, şeyh olmaz kehl olur.
"Kehl" orta yaşlı adama derler. 33 ve 35 yaşında bulunan kimselerdir. Ya'nî, bir kimse tarîk-i Hak'da evsâf-ı beşeriyye ve sıfât-ı nefsâniyyenin O kara kılın ma'nâsı, onun nefs-i mevhûmunun varlığıdır. Onun bu mevhûm olan varlığından bir kıl teli, ya'nî sıfât-ı nefsâniyyesinden bir tek sıfat kalmayıncaya kadar, o bu vücûd-ı mevhûmuna bağlıdır; ve henüz mukayyeddir, onun ıtlâkdan ve hürriyyetten zevki yoktur.
1790. Vaktaki bizim vasfımız olan bir kara kıl, onun üzerinde yoktur; şeyh ve [1796] makbul-i Hudadır.
Vaktāki bizim beşeriyyetimizin ve nefsâniyyetimizin sıfatlarından olup, kara kıl mesâbesinde bulunan bir sıfat, kendisinde kalmamış olan zât-ı muh- terem şeyhtir ve Hakk'ın makbûl bir kuludur.
1791. Vaktaki onun kılı beyaz olur, eğer kendisiyle ise, o ne pîrdir ve ne Hakk'ın hâssıdır.
Herhangi bir kimsenin sûret-i zâhirede saçı ve sakalı bembeyaz olduğu vakit, eğer kendi vücûd-ı mevhûmuna yapışmış ve sıfât-ı nefsâniyyesinin hükmü altında zebûn kalmış ise, o hakikatte pîr ve şeyh değildir; ve Hakk'ın hâss ve makbûl bir kulu da değildir. O kimse "abdullah" olmayıp, henüz "abdü'n-nefs"dir. Eğer şeyhlik ve rehberlik da'vâ ederse, bu da'vâ- sında kâzibdir; ve ona şeyhlik için hilâfet veren şeyh de onun gibi gâfil ve kâzibdir.
1792. Ve eğer onun vasfından bir kıl ucu bâkî ise, o arşdan değildir; o âfa- kîdir.
Ve eğer bir kimsede, o beşeriyyet ve nefsâniyyetin sıfatlarından kıl ucu kadar, bir eser bâkî ise, o kimse, âlem-i ulvîye mensûb değildir; o âlem-i süf- lîye mensûbdur. Beyit: "Kıl ucu kadar taalluk-ı nefsânî bulundukça, huzûr-ı Hak'dan mahrûmluk be- câdır. Her kim bu taalluk zünnârını tutarsa, o kimse harem-i ilâhîde nâ-mah- remdir." ba'zılarından kurtulsa ve ba'zılarıyla muttasıf olsa; o kimse şeyh ve tarîk-i Hak'da rehber olamaz. Belki henüz tarîk-i Hakk'ın vasatında bir sâlik olur. Kendilerinde sıfat-ı nefsâniyye bâkî iken, halkı terbiye ve irşâda kıyâm edenler, bundan ibret alsınlar.