İçeriğe atla

Şeyhin evlâtlarına ağlamaması için özür söylemesi

51. bölüm / 70 · 2845 kelime · ~15 dk okuma

1793. Şeyh ona dedi ki: "Ey arkadaş! zannetme ki benim merhametim ve muhabbetim ve şefîk kalbim yoktur."

1794. "Her ne kadar cümle kâfirin canı ni'met ise de, bizim için bütün küffâr üzerine, rahmet etmek vardır."

Şurrâh-ı kirâm bu beyt-i şerîfde muhtelif mütâlaât beyân buyurmuşlar ise de, burada zikri uzun olur. Fakîre lâyih olan ma'nâ budur ki: Biz evliyâ tâifesi, âlemlere rahmet olduğumuz için, merhametimiz bütün küffâra da şâmildir. Gerçi hadd-i zâtında bütün kâfirlerin canı haklarında ni'met ve rahmet ise de, bu rahmet, rahmet-i âmme-yi zâtiyye ve rahmet-i rahmâniyyedir. Zîrâ rahmet-i rahmâniyyeye nazaran bütün eşyâ hadd-i zâtında merhûmdur; ve âyet-i kerîmede bu rahmet hakkında وَ رَحْمَتِى وَسَعَتْ كُلِّ شَيْئ ) A'raf, 7/156( ya'nî "Benim rahmetim her şeyi kaplamıştır" buyurulur. Fakat küffâr, rahmet-i hâssa-i zâtiyye ve rahmet-i rahîmiyye ile merhûm değildir. Bizim küffâra olan merhametimiz, rahmet-i rahîmiyyeye nazaran olan merhamettir ki, onları tarîk-i hidâyete da'vet ederiz.

Bu mukaddime hulâsa olunursa, şöyle olur: "Her ne kadar kâfirlerin canı rahmet-i rahmâniyyeye mazhariyyet hasebiyle ketm-i ademden zuhûr etmiş ve bu zuhûr, haklarında ni'met ve rahmet olmuş ise de, bizim için küffâr üzerine, rahmet-i rahîmiyye ile merhamet etmek ve onları îmâna ve hidâyete da'vet etmek vardır."

1795. "Niçin onlara taşlardan feryad vardır diye, benim köpeklere bile merhamet ve ihsânım vardır."

Bu halk niçin bu bîçâre köpekleri taşlayıp canlarını yakıyorlar; ve feryâdlarına sebeb oluyorlar?" diye, benim köpeklere bile merhamet ve ihsânım vardır. Zîrâ cemî-i esmâya mazhar olan insân-ı kâmilde "Raûf" ve "Atûf" isimlerinin ahkâmı da zâhir olur.

1796. "Ey Huda! bu huydan onu kurtar, diye, ısıran bir köpeğe dua ederim."

Bende nefsâniyyet ve beşeriyyet âsârı kalmamış olduğundan, beni ısıran köpeği, intikām almak için öfkelenerek taşlamam; belki ona olan merhametimden dolayı, "Yâ Rab! bu köpeğin halk tarafından taşlanmasına sebeb olan bu kötü huyundan onu kurtar!" diye duâ ederim.

1797. "Bu köpekleri de o endîşede tut ki, halayıktan taşlanmasınlar."

Bu beyt-i şerîf dahi duânın mâba'didir. Ya'nî “Köpeklerin fikrine, halkı ısırmak vârid olmasın da, halk tarafından taşlanmasınlar."

1798. Evliyâyı ondan dolayı yeryüzüne getirdi, tâ ki âlemlere rahmet olsunlar.

Hak Teâlâ hazretleri enbiyâ (aleyhimü's-selâm)ın vârisleri olan evliyâyı, mahzâ âlemlere rahmet olmak için yeryüzüne getirdi. Binâenaleyh onlardan halka ancak şefkat ve merhamet ibzâl olunur.

1799. Halkı dergah-ı hâss tarafına da'vet eder; halası vâfir kıl, diye Hakk'a yalvarır.

Alelumûm rahmet-i rahmâniyye ile merhûm olan halkı, dergâh-ı hâss ve rahmet-i rahîmiyye tarafına da'vet eder. "Yâ Rab! bunları bu fitne-i taayyünât ve keserâtdan çokça kurtar!" diye Hakk'a yalvarır.

1800. Bu taraftan nasihat için cehd gösterir; olmazsa "Ey Huda kapıyı kapama!" der.

Bu âlem-i taayyünât ve keserât tarafından, dergâh-ı hâss-ı ilâhî tarafına vusûl için halka nasihat vermek hususunda cehd ve gayret eder; eğer onun bu husûsdaki nasâyihi, onlar üzerinde müessir olmazsa, "Yâ Rab! bunların üzerine hidâyet kapısını kapama!" diye yalvarır. Zîrâ Muhammedî meşreb olan evliyânın zevki budur. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz Uhud gazâsında yaralandıkları halde اللهم اهد قومى فانهم لا يعلمون ya'ni "Yâ Rab! kavmime hidâyet eyle; zîrâ onlar bilmiyorlar" diye duâ buyururlar idi. Binâenaleyh bu meşrebdeki evliyâ-yı kirâm dahi, kendi muhâliflerine aslâ bedduâ buyurmazlar.

1801. Muhakkak âmme için rahmet cüz'î olur. Hümâm için rahmet küllî olur.

"Rahmet-i cüz'î"den murâd, her bir ism-i ilâhînin, kendi mazharına olan rahmetidir ki, o isim, o mazharın Rabb-i hâssıdır. Rahmet-i âmme-i zâtiyyeden o mazharın nasîbi, kendi Rabb-i hâssı dairesindedir. Ve "rahmet-i küllî"den murâd, câmi'-i cemî-i esmâ olan "Allah" isminin, kendi mazharı bulunan insân-ı kâmile rahmetidir ki, bilcümle esmâ-i ilâhiyyenin ahkâm ve âsârı onda zâhir olur. Bu ma'nâya göre "hümâm"dan murâd, insân-ı kâmil olur. Ya'nî "Mezkûr rahmet-i cüz'î, efrâd-ı avâm içindir; ve rahmet-i küllî de, himmeti, halkın hidâyetine masrûf olan insân-ı kâmil içindir."

1802. Onun rahmet-i cüz'ü, külle karîn olur; deryanın rahmeti, yolların hâdîsi olur.

Yukarıda îzâh olunduğu üzere Server-i âlem Efendimiz'in rûh-ı âlîsi küllü'l-küldür; ve onun vârislerinden her birerlerinin rûhu dahi birer küldür. Ervâh-ı sâireden her biri, ervâh-ı cüz'iyyeden olup, kendi küllerine ve küller dahi küllü'l-kül olan Server-i enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz'e tâbi'dir. Rahmet-i hâssa-i zâtiyye bu silsile-i tertib üzere ilimden, "ayn"a faiz olur. İm-di, her rûh-ı cüz'î, cem'iyyet-i esmâiyyeyi hâiz olmadığından, rahmet-i cüz'î olan kendi Rabb-i hâssının rahmetine mazhardır; ve Rabb-i hâssının rahmetine nail olmakla beraber, cem'iyyet-i esmâiyyeyi hâiz bulunan insân-ı kâmil ise, rahmet-i külle mazhardır. Binâenaleyh efrâd-ı avâmın rahmet-i cüz'ü يَوْمَ نَدْعُوا كُلُّ أناس بإمامهم (İsrâ, 17/71) ya'nî "O günde nâsın hepsini imamlarına da'vet ederiz" âyet-i kerîmesi mûcibince, kendi küllerine ka- Bu âlem-i taayyünât ve keserât tarafından, dergâh-ı hâss-ı ilâhî tarafına vusûl için halka nasihat vermek hususunda cehd ve gayret eder; eğer onun bu husûsdaki nasâyihi, onlar üzerinde müessir olmazsa, "Yâ Rab! bunların üzerine hidâyet kapısını kapama!" diye yalvarır. Zîrâ Muhammedî meşreb olan evliyânın zevki budur. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz Uhud gazâsında yaralandıkları halde اللهم اهد قومى فانهم لا يعلمون ya'ni "Yâ Rab! kavmime hidâyet eyle; zîrâ onlar bilmiyorlar" diye duâ buyururlar idi. Binâenaleyh bu meşrebdeki evliyâ-yı kirâm dahi, kendi muhâliflerine aslâ bedduâ buyurmazlar.

1803. Rahmet-i cüz'îsin, külle peyveste ol! Rahmet-i küllü, sen hâdî gör ve git!

Ey cem'iyyet-i esmâiyyeye mazhar olmayan kimse, sen Rabb-i hâssın olan ism-i ilâhînin dâire-i rahmetine dâhil olmuş bir rahmet-i cüz'îsin; binâenaleyh rahmet-i kül olan insân-ı kâmile tâbi' ve muttasıl ol! Sen, Hakk'ın rahmet-i küllî olan insân-ı kâmili, doğru yola sevk edici gör ve onun arkasından git! Nitekim Hak Teâlâ hazretleri وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ (Enbiyâ, 21/107) ya'nî "Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik" buyurur. Bu âyet-i kerîme, Seyyid-i kül Efendimiz'e hitâbdır; fakat bu hitâb tahtında, onun vâris-i kâmilleri olan küller dahi dâhildir.

1804. O cüz' oldukça, denizin yolunu bilmez; her bir gölü deniz emsalinden yapar.

O rahmet-i cüz'î sâhibi olan kimse, böyle cüz' hâlinde kaldıkça, hakikat denizinin yolunu bilmez. O, her biri bir göl mesâbesinde olan esmâ-i cüz'iyye-i Hakk'ın tecellîsini gördüğü vakit, hakikat denizinin nazîri ve eşbâhı zanneder. Onun için sâliklerin çoğu, keşiflerinde aldanırlar; zîrâ dalgayı, deniz zannederler ve kendilerini mürşid farz ederler.

1805. Mâdemki denizin yolunu bilmez, ne vakit yol götürür, halkı deniz tarafına nasıl getirir?

Henüz cem'iyyet-i esmâiyyeye mazhar olmamış olan rahmet-i cüz'î sâhibi, hakîkat-i muhammediyye denizinin yolunu mâdemki bilemez, o ne vakit rehbersiz bilmediği o yola gidebilir? Ve eğer esmâ-i cüz'iyye tecelliyâtını görmekle, kendisini deryâ-yı hakîkate vâsıl olmuş bir mürşid tasavvur ederse, halkı, o bilmediği hakîkat-ı muhammediyye denizi tarafına nasıl getirebilir? Binâenaleyh böyle bir kimse, kendisi şaşkın olduğu gibi, halkı da şaşırtmış olur. rîn olur. Rahmet-i deryâ, ya'nî câmi'-i cemî'-i esmâ ve sıfât olan "Allah" isminin mazharı bulunan insân-ı kâmilin rahmeti, tarîk-i hak yollarının hâdîsi olur. Nitekim yukarıda بر همه کفار ما را رحمتست "Bizim için bütün küffär üzerine rahmet etmek vardır"] buyurmuşlar idi.

1806. O bahre muttasıl olur; ondan sonra sel ve ırmak gibi, denize kadar yol götürür.

Böyle bir sâlik, evvelen bahre, ya'nî insân-ı kâmile muttasıl olur; ondan sonra sel ve ırmak gibi denize kadar akıp gider. Birinci mısra'daki "bahr" merd-i sâhib-i kerem ma'nâsınadır. (Münteha-bü'l-Lügāt) İkinci mısra'daki "bahr" deniz ma'nâsınadır.

1807. Ve eğer da'vet ederse, ayândan ve vahiyden ve te'yîdden değil, bir taklīd ile olur.

Ve eğer o rahmet-i cüz'î sâhibi, da'vâ-yı irşada kıyâm edip, halkı da'vete kıyâm ederse, onun önüne gelen kimseyi da'veti, taklîd ile olur; yoksa da'vet ettiği kimsenin isti'dâdını muayene ettiği veyâ o kimse hakkında vahy ve il-hâm tarîkiyle bir emir telakkî ettiği veyâ sâir sûrette keşf tarîkiyle te'yîd edilmiş bulunduğu için değildir. Kendisi usûl-i tarîkati zâhiren öğrenmiştir ve her önüne geleni da'vet edip, ale's-seviyye zikir ve evrâd telkîn etmekte bulunmuştur. İnsân-ı kâmil ise böyle değildir; isti'dâd sahiblerini avlamak ve nefis yolundan ayırıp, onları isti'dâdlarına göre terbiye ederek Hakk'a îsâl etmek isterler. Bunun için, memâlik-i islâmiyyenin her tarafına müstevlî olan bu meşâyih-i rüsûm ve mukallidîn, etraflarına binlerce mürîd toplamış oldukları halde, maatteessüf içlerinden birinin sülükünü itmâm ettiği görülmemiş; bir şeyden haberi olmayan kimselere, mahzâ kıdem sâhibi olduğu için hilâfet verilmekte bulunmuştur. Zavallı insanlar! Hilafet veren şeyh, "Şu kadar halîfem vardır" diye öğünür; ve hilâfet alan bîçâre de, kendisini şeyh zannedip, bununla tefâhür eder.

1808. Dedi: "Mâdemki cümleye rahmetin vardır, bu sürü etrafında bir çoban gibisin."

1809. "Niçin kendi evladının üzerine nevhan yoktur? Çünkü ecel kan alıcısı bunlara iğne ile vurdu."

Bu iki beyt-i şerîflerde kıssaya rücû' buyurulur. Ya'nî evlâdının vefâtı üzerine ağlamayan şeyh-i kâmile, âilesi dedi ki: "Mâdemki senin âmme-i halka rahmetin vardır ve mâdemki sen bu rahmet-i cüz'iyye ashâbı sürüsünün etrafında bir çoban gibi olup, onları rahmet-i kül tarafına çekersin; niçin kendi evlâdının vefâtına acıyıp ağlamazsın? Zîrâ ecel kan alıcısı bunlara ölüm iğnesiyle çarptı."

1810. Mâdemki merhametin şahidi gözlerin yaşıdır, niçin senin gözün yaşsız ve ağlamasızdır?

1811. Yüzünü kadına çevirdi ve ona dedi ki: "Ey acûz! Kış faslı, yaz faslı gibi olmaz."

Şeyh-i kâmil yüzünü zevcesine çevirip cevâben ona dedi ki: "Ey hâl-i acz içinde olan zevcem! Kış faslı temmuz, ya'nî yaz faslına benzemez; zîrâ kış faslı, mevsim-i istitârdır. Ağaçların bâtınlarından ve ma'nâlarından ibaret olan meyveleri ve yaprakları zâhir değildir, gâibdir. Yaz mevsimi ise, mevsim-i zuhûrdur. Bu mevsimde ağaçların yaprakları ve meyveleri zâhirdir; aslâ nazarlardan gâib değildir."

"Kış faslı"ndan murâd, avâmın hâl-i ihticabıdır ve "yaz faslı"ndan murâd, insân-ı kâmilin hâl-i keşfidir.

1812. Onların cümlesi gerek ölü ve gerek diri olsun, ne vakit gönül gözünden gaib ve gizlidirler?

"O ölen evlatlarımın hepsi, gerek âlem-i berzaha intikāl etsin ve gerek bu hayât-ı sûrî ile diri olsun, hiçbir vakit benim kalbimin gözünden gâib ve gizli değildirler. Zîrâ benim kalbimin gözü ahvâl-i berzahı ve melekûtu müşâhede eder. Binâenaleyh yaz faslında ağaçların sûretleri ve bâtınları nasıl nazarda zâhir ise, benim kalb gözümün önünde de, âlem-i zâhirde ve âlem-i bâtında olanlar öylece mekşûf ve zâhirdir."

1813. Mâdemki onları kendi önümde muayyen görüyorum; ne yüzden yüzümü senin gibi yaralayım?

Bu iki beyt-i şerîflerde kıssaya rücû' buyurulur. Ya'nî evlâdının vefâtı üzeri- ne ağlamayan şeyh-i kâmile, âilesi dedi ki: "Mâdemki senin âmme-i halka rah- metin vardır ve mâdemki sen bu rahmet-i cüz'iyye ashâbı sürüsünün etrafında bir çoban gibi olup, onları rahmet-i kül tarafına çekersin; niçin kendi evlâdının vefâtına acıyıp ağlamazsın? Zîrâ ecel kan alıcısı bunlara ölüm iğnesiyle çarptı."

1814. Vâkıa benim evlatlarım devr-i zaman dairesinden dışarıdadırlar; benim ile beraber ve benim etrafımda oynayıcıdırlar.

"Benim evlâtlarım her ne kadar âlem-i kesâfetin îcâbı olan devr-i zamân dâiresinden çıkıp, üzerinden zaman geçmeyen âlem-i berzaha dâhil olmuşlar ise de, onlar yine benimle beraberdir ve benim etrafımda oyunlarıyla meşgûl-dürler." Nitekim hadis-i şerîfde تموتون كما تعيشون و تحشرون كما تموتون ya'ni "Yaşadığınız gibi ölürsünüz ve öldüğünüz gibi haşr olunursunuz" buyurulur. Çocukların hayât-ı dünyeviyyeleri oyunla geçtiği cihetle, hayât-ı berzahiyyele-rinde de oynayıcı oldukları beyân buyurulmuştur. Büyüklerin halleri de buna kıyâs olunsun.

1815. "Ağlamak ya hicrândan veya firakdan olur; azîzlerim ile bana visal ve muânaka vardır."

"Hicrân" zarûrî olarak ayrılık ve "firâk" ihtiyârî olan ayrılıktır. "Inâk” mü-fâale bâbının ikinci masdarı olup, muânaka etmek demektir. Beyt-i şerîfde hicrân ile firâk arasında fark olduğu cihetle terdîd buyrulmuştur. Nitekim Hı-zır (a.s.) Mûsâ (a.s.) dan kendi ihtiyârıyla ayrılacağı vakit هذا فراق بيني و بينك (Kehf, 18/78) ["İşte bu, seninle benim aramda firâktır"] buyurmuştur.

1816. "Halk onları rüyada görürler; ben uyanıklıkta aşikâre olarak görüyorum."

"Ehl-i hicâb olan halk, âlem-i dünyâdan berzaha intikāl edenleri rü'yâla-rında görürler; ben ise ehl-i berzahı, uyanıklık içinde âşikâre olarak görüyo-rum. Zîrâ ehl-i hicab, ancak hislerinden uykuda gâib olurlar."

1817. “Bu cihandan kendimi bir dem gizlerim; his yaprağını ağaçtan silke-lerim."

Ben mâdemki o evlatlarımı, kalb gözümle kendi önümde zâhiren müşâhede ediyorum ve hâl-i firâk içinde değilim, o halde niçin senin gibi ayrılıktan feryâd edip, yüzümü yırtıp yaralayım?"

1818. Ey filân! his, aklın esîridir; ve bil ki, akıl dahi ruhun esîridir.

Ey, bu hâl nasıl olur diye merak eden falan kimse! Bil ki hiss-i vücûd, aklın esîridir ve aklın hükmü altında zebûndur; ve akıl dahi rûhun esîri ve onun hükmünün mahkûmudur.

1819. Can, aklın bağlanmış elini açtı; bağlanmış işleri de tertib etti.

Evhâm ve hayâlât ile bağlanmış olan aklın yed-i kudretini, halîfe-i ilâhî olan rûh-i sultânî açarsa, his gözünden kapalı ve mestûr kalmış olan işlere dahi nizâm verir.

1820. Hisler ve düşünceler, berrâk suyun üzerinde, çörçöp gibi, suyun yüzünü tutmuştur. [1826]

Zâhirî hisler ve bu zâhirî havâs kapılarından bâtına hücum eden düşünceler, berrâk su mesâbesinde olan rûh-i sâfînin vechinde çörçöp gibidir. Bu his ve düşünce çörçöpleri, o rûh-ı sâfînin yüzlerini örtmüş; bu sebeble ona âlem-i melekût aks edemez bir hâle gelmiştir.

1821. Akıl eli o çörçöpü bir tarafa götürür; aklın önünde su zahir olur.

Akl-ı maâdın eli o his ve düşünce çörçöplerini bir tarafa götürür ve su mesâbesinde olan rûhun yüzünü açar. Binâenaleyh bu akl-ı maâdın önünde artık rûh âlemi zâhir olur.

1822. Çünkü çörçöp su kabarcıkları gibi, ırmak üzerine çok toplanmış idi. Çörçöp bir tarafa gitti, su zahir oldu.

Ben ise, bu âlem-i histen rûhumu bir dem tecrîd edip gizlerim ve his yaprakları olan havâss-i zâhiremi rûhumun ağacından silkerim. Binâenaleyh bu âlem-i kesâfetten insilâh edip, rü'yâdakiler gibi âlem-i bâtına nâzır olurum; ve ehl-i berzahı müşâhede ederim; ve ehl-i cennetin tena'umlarını ve ehl-i cehennemin azablarını temâşâ ederim.

1823. Hudâ, aklın elini açmadıkça, bizim suyumuzda hevadan çörçöp ziyade olur.

Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretleri, inâyeti ve rahmet-i rahîmiyyesi ile, akl-ı maâdın his ve düşünce çörçöpleriyle bağlı olan elini açmadıkça, bizim hevâ-yı nefsânîmizden ve âlem-i sûrete olan meylimizden dolayı o çörçöp her an ziyâde olur.

1824. O heva gülücü ve senin aklın ağlayıcı olarak, o her dem suyu mestûr kılar.

Artık hevâ-yı nefsânî şen ve şâtır ve nefsin raks ve danslar içinde olur. Ve senin akl-ı maâdın bâtınında hıçkıra hıçkıra ağlar da, onun ağlamasından haberin olmaz. Ve o hevâ, bu hâli ile senin ruhunun yüzünü örter.

1825. Takva hevânın iki elini bağladığı vakit, Hak aklın her iki elini açar.

Takvânın zâhiri, Hak Teâlâ'dan korkarak, günahlardan perhîz etmektir. Bu ma'nâya göre "Takvâ, âdâb-ı şerîatın muhafazasıdır" denilmiştir. Ve kezâ "Takvâ, kendisinde huzûz-ı nefs olduğu için, Cenâb-ı Hakk'ın harâm ettiği şeylerden ictinâbdan ibaret olduğundan, bu ma'nâya göre de takvâ, nefsin hazlarını terk etmektir" diye ta'rif olunmuştur. Ve kezâ takvâ husûl-i kemâle mâni' olan her şeyden imtina' olduğuna göre de "Takvâ, seni Hak Teâlâ hazretlerinden uzaklaştıran şeylerin kâffesinden mücânebetdir" diye ta'rîf olunmuştur. Velhâsıl muhakkıkîn hazarâtının takvâ hakkındaki ta'rifleri çoktur, burada cümlesinin zikri uzun olur.

Takvâ, hevânın şehvet ve gazabdan ibaret olan iki elini bağladığı vakit, Hak Teâlâ hazretleri dahi aklın iki elini açar. Ya'nî akıl, ism-i Zâhir ile ism-i Bâtın'ın âsârı ve ahkâmını idrâk etmeğe başlar. Bu hevâ ve aklın vücûd-ı beşerdeki tasarrufâtı hakkında, cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri tarafından Tedbîrât-ı İlâhiyye nâmındaki eser-i âlîlerinde tafsil buyurulmuştur.

1826. Binaenaleyh gâlib olan havas, senin mahkûmun oldu; çünki akıl senin pîşvân ve mahdûmun oldu.

Aklın iki eli açılıp, âlem-i zâhir ve bâtının idrâkine isti'dâd hâsıl olduğu vakit, artık o akıl senin muktedân ve mahdûmun olur; ve evvelce senin üzerinde hâkim ve gâlib olan havâss-i beşeriyye, bu def'a senin mahkûmun ve mağlûbun olur.

1827. Hissi, uykusuz rü'ya içinde eder, tâ ki gayba mensub olanlar candan baş çıkarır.

O iki eli açılan akıl, havâss-i beşeriyyeyi sûret-i zâhirede, uyku uyumaksızın rü'yâ içine sevk eder. Nihâyet âlem-i melekûta mensûb olan sûretler, candan baş çıkarır. Bu âlemin sûretleri nasıl görülür ve sesleri nasıl işitilirse, uyanıklık içinde âlem-i gaybın sûretleri ve sesleri öylece işitilir. Fakîr bu gibi vakāyi'i zevk sahiblerinden dinledim ve bir kere de fakîrin başıma gelmiştir; şöyle ki: Akşam taâmından sonra hâne-i fakîrde istirahat için biraz kanepe üstüne uzanmış ve yanımda da efrâd-ı âile bulunmuş idi. Musâhabe ediyorduk ve gözlerim duvara mün'atıf idi. O anda gözümün önünde bir şehr-i azîm peydâ oldu, semâsı zifir gibi karanlık idi; fakat sokaklarının intizâmı pek mükemmel olup, her birisi "radyum" ma'deninden ma'mûl paket taşlarıyla mefrûş idi. Binaların tarz-ı inşâları şâyân-ı hayret bir derecede latîf olup, hepsi "radyum" ma'deninden ma'mûl kerpiçler ile yapılmış idi. Bu karanlık semâ altındaki şehir, bu hâli ile bir menba'-ı nûr idi. Fakat şehir içinde dönüp dolaşan bir ferd gözüme ilişmedi. Bu temâşâ, uyanıklığım içinde idi. Gayr-i ihtiyârî olarak "Fesübhanallah!" demişim. Yanımdakiler bu sözümü musâhabe sadedi haricinde gördüklerinden, "Ne oldu?" diye sordular. Bir şey söylemedim.

1828. Hem uyanıklıkta rüyalar görür; hem felekten kapılar açar.

Aklının iki eli Hak tarafından açılan kimse, îzah olunduğu üzere, hem uyanıklıkta rü'yalar görür, hem de felek-i ma'nâdan ulûm-i ledünniyye kapılarını açar.

A'mâ olan şeyhin Mushaf'ı yüzünden okuması ve kırâat vaktinde görücü olması

1829. O şeyh-i fakîr, eyyam içinde, ihtiyar a'mânın evinde bir Mushaf gördü.

Günlerden bir gün, o kıssasını beyân edeceğimiz bir şeyh-i fakîr, ihtiyar bir a'mânın evine misafir oldu ve o evde bir Mushaf-ı şerîf gördü.

1830. O onun önünde temmuz vaktinde misafir oldu; her iki zahid birkaç gün [1836] cem' olmuş idi.

O fakîr şeyh, o kör ihtiyarın evinde yaz mevsiminde misafir oldu ve her iki zâhid yekdiğerinden hazzedip birkaç gün beraberce oturdular.

1831. Dedi: "Ey aceb! Mâdemki bu sadık dervîş a'mâdır, burada Mushaf niçindir?"

1832. Bu düşünce içinde ona teşvîş ziyade oldu ki, burada olmuş ve olacak onun gayri yoktur.

1833. "O yalnızdır, bir Mushaf asılmış; ben küstah, yahud müşevveş değilim."

1834. "Ta ki sorayım, hayır sus! Bir sabr edeyim, tâ ki bu sabır ile murad üzerine çarpayım."

O misafir olan fakîr şeyh kendi kendine der idi ki: "Burada dönüp dolaşan bir a'mâ ihtiyardan başka hiçbir kimse olmadığı halde, bu Mushaf kimin içindir? Haydi bunu sorayım; fakat sormak, edeb hâricine çıkmak olur. Ben küstâh değilim ve aklı muhtel olmuş karışık bir adam da değilim ki, sebebini sorayım? Ey nefis! gayri sus! Bir şey söyleme; hele bir sabr edelim, tâ ki bu sabır sâyesinde bir murâd elde edeyim."

1835. Sabr etti ve bu kadar zahmette oldu; keşf oldu ki, sabır sürûrun anahtarıdır.

O misafir olan şeyh-i fakîr bu a'mânın önündeki Kur'ân-ı Kerîm'in kim tarafından okunduğunu sormamak husûsunda sabr etti ve bu sabrı yüzünden bâtını zahmette oldu. Nihâyet sabır sürür ve râhatın anahtarı olduğu kendisine münkeşif oldu. Nitekim âtîdeki kıssa, bunun şâhididir.