Hârût'un ve Mârût'un kıssası ve Hak Teâlâ'nın imtihanları üzerine onların cür'eti
20. bölüm / 74 · 2392 kelime · ~12 dk okuma
799. Bundan evvel ondan biraz söylemiş idik; halbuki ne söyleriz? Onun bin- lerinden birini.
Bu Hârût ve Mârût kıssasını bundan evvel I. cildin ibtidâlarında ve ortala- rında biraz söylemiş idik. Burada da diğer bir vechinden söylüyoruz; ve sırası düştükçe diğer cildlerde de bu kıssanın hakikatlerinden bahs edeceğiz. Fakat söylediğimiz nedir? Bu kıssanın rumûz-ı hakāyıkının ancak binlerde biridir.
800. Onun hakkında tahkikler söylemek istedim; şimdiye kadar ta'vîklerden ge- ri kaldı.
Bu kıssa hakkındaki rumûz-ı hakāyıkın perdelerini açmak istedim; fakat şimdiye kadar sözler sözleri celb etmek sûretiyle vâki' olan teahhürlerden do- layı geri kaldı.
801. Diğer bir cümle dahi onun çoğundan azı, filden bir uzvun şerhi söylenmiş gelsin.
Bu îrâd edeceğimiz diğer bir cümlede dahi o kıssanın delâlet ettiği rumûz-ı hakāyıkın çoğundan azı ve meselâ filin bir uzvunun şerh ve beyânı söylen- miş olsun.
802. Hârût'u ve Mârût'u dinle; ey bizler senin yüzünün gulâmı ve çakerleri olduğumuz!
Ey senin musaffâ olan vech-i bâtınının kölesi ve çâkerleri olduğumuz Hü- sâmeddîn Çelebi, Hârût ve Mârût kıssasındaki incelikleri dinle; şöyle ki:
803. Temâşâ-yı ilâhîden ve şahın istidracının acâiblerinden sarhoş idiler.
"İstidrâc"ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn ibn Arabî hazretleri Istılâhât-ı Süfiy- ye'sinde şöyle ta'rif buyururlar: الاستدراج ان يجعل الله تعالى العبد مقبول الحاجة وقتا فوقتا الى اقصى عمره للابتذال بالبلاء والعذاب وقيل الاهانة بالنظر الى المال Ya'nî "Allah Teâlâ'nın bir kulunu ömrünün nihâyetine kadar belâ' ve azâb ile ibtidâl için vakit vakit makbûlü'l-hâce kılmasıdır; ve meâle nazaran ihânettir denilir." Ve diğer ta'rî- fi الاستدراج هو ان تكون بعيدا من رحمة الله تعالى و قريبا الى العقاب تدريجا " Ya'nî "istidrâc, Allah Teâlâ'nın rahmetinden tedrîcen uzak ve ikābına yakın olmaktır." Ya'nî Hârût ve Mârût nâmındaki melekler, tecelliyât-ı ilâhiyyenin temâşâsından ve o şâh-ı hakîkînin kulları hakkındaki istidrâcının hâdisât-ı acîbesinden sarhoş olmuş idiler.
804. Hakk'ın istidracından böyle sarhoşluklar vardır; acaba Hakk'ın mi'râcı ne sarhoşluklar yapar?
Hakk'ın istidrâcından ya'nî tecelliyât-ı nüzûliyyesinden böyle sarhoşluk- lar vâki' olunca, ya acaba Hakk'ın mi'râcı, ya'nî tecelliyât-ı urûciyyesi ne gi- bi sarhoşluklara sebeb olur, var kıyâs et!
805. Onun tuzağının dânesi böyle sarhoşluk gösterdi; onun in'âmının sofrası neler açmayı bilir!
"Tuzağın dânesi"nden murâd, istidrâcdır ki, netîcesi ibtilâdır ve azâbdır. Ve bu istidrâc tecellî-i celâlîdir. "Hân-ı in'âm"dan murâd tecelliyât-ı cemâ- liyyedir. Ya'nî "Hakk'ın tecelliyât-ı celâliyyesi böyle sarhoşluk îkā' ederse, artık onun tecelliyât-ı cemâliyyesinin ne gibi lutuf kapıları açacağını tasav- vur et!"
806. Sarhoş ve kemendden kurtulmuş idiler; âşıkça hay ve hûy vururlar idi.
O Hârût ve Mârût mertebe-i melekiyyette tecelliyât-ı ilâhiyyenin temâşâ- sından sarhoş ve nefis kemendinden kurtulmuş idiler; ve tahâret-i kâmile üzerine olup âşıkça hây ve hûy ederler ve şûrîdelikler gösterirler idi.
807. Yolda bir pusu ve imtihan var idi; onun fırtınası, dağı çöp gibi kapar idi.
O meleklerin hayât-ı melekiyyeleri yolunda kazâ-yı ilâhînin gizlendiği bir pusu ve bir imtihân-ı ilâhî var idi ki, o kazânın ve imtihanın fırtınası, makamında sâbit ve râsih olan bir dağı, saman çöpü gibi kapıp savurur idi.
808. İmtihan onları alt ve üst etti; bunlardan sarhoşun ne vakit haberi olur?
İmtihân-ı ilâhî o melekleri altüst etti; mertebe-i melekiyyette Hak sarhoş- larının bu gibi kazâ-yı ilâhîden ve imtihânât-ı Hak'dan hiç haberleri olur mu?
809. Onun önünde hendek ve meydan birdir; kuyu ve hendek önünde hoş bir meslektir.
Bu gibi bir sarhoşun önünde çukur bir hendek ile düz bir meydan müsâ- vîdir; ve kezâ derin bir kuyu ile, az derin olan bir hendek o sarhoş için gidi- lip yürünecek bir mahaldir.
810. O dağ keçisi o yüksek dağın üzerinde zararsız bir yemek için koşar.
Böyle bir sarhoşun hâli, dağ keçisinin hâline benzer; nitekim o dağ keçi- si, zararsızca, ya'nî avcıların tuzağına tutulmaktan emîn olarak bir gıdâ tedâ- rik etmek için, o yüksek dağlar üzerinde koşup gezer.
811. Nihayet alef toplar; ansızın hükm-i asumândan başka bir oyun görür.
O keçi nihâyet o dağın tepesinde otlar; fakat ansızın hükm-i âsumândan ve kazâ-yı ilâhîden başka türlü bir oyun görür, şöyle ki:
812. Diğer bir dağa nazar atar; o diğer dağın üzerinde dişi keçiyi görür.
813. Derhal onun gözü kararır; sarhoş olarak bundan ona kadar sıçrar.
Karşıkî dağda dişiyi gören keçinin gözü kararır ve şehvet sarhoşu olarak bu dağdan o dağa kadar sıçrar; aradaki uçurumu göremez olur.
814. Ona öyle yakın görünür ki, evin bulaşık çukuru etrafında koşmak kadar.
Keçiye arada koskoca bir uçurum olan o dağ, evin içindeki bulaşık çuku- ru etrafında dolaşmak kadar yakın görünür. "Bâlûa" ve "belûa" su dökecek çukur ve helâ ma'nâsınadır; cem'i "belâli" gelir.
815. O binlerce arşın ona, iki arşın görünür; nihayet sarhoşluktan ona sıçramak meyli gelir.
816. Vaktaki sıçrar, araya düşer; bî-amân olan her iki dağın arasına.
817. O avcıdan o dağa kaçmış; halbuki onun penâhı, onun kanını dökmüştür.
Ya'nî "O dağ keçisi avcıların taarruzundan kaçmak için onların elleri yeti- şemiyeceği sarp dağların tepelerini kendisine penâh ve melce' ittihâz etmiş ve oralara kaçmış olduğu halde, onun bu sığındığı mahal, onun sebeb-i felâketi olup kanını dökmüş ve uçuruma düşmüştür."
818. Avcılar bu heybetli kazaya intizaren, o iki dağ arasına oturmuştur.
O keçilerin avcıları, onların bu hallerini bildikleri için, kendi irâdeleriyle başlarına gelecek olan bu kazâ-yı ilâhîye intizâren o iki dağ arasındaki uçu- ruma oturmuşlardır.
819. Bu keçinin avı ağleb olarak böyle olur; ve yoksa çâlâk ve çeviktir ve düş- manı görücüdür.
Bu beyt-i şerîfde kazâ-yı ilâhîye karşı pek ziyâde hazm ve ihtiyât ile ha- reket edip türlü türlü tedâbîr-i akliyye ittihâz etmiş olanların, nefsânî arzûla- rı yüzünden kendi elleriyle o kazâyı celb edeceklerine işaret buyrulur.
820. Gerçi Rüstem baş ve bıyık ile olur; onun ayağını tutucu muhakkak şehvet olur.
Gerçi Rüstem nâmını taşıyan pehlivânın heybetli bir başı ve bir bıyığı var- dır; ve ondan düşmanları yıldığı için, onun karşısına çıkıp mübârezeye cesâ- ret edemez; lâkin onun ayağının tuzağı muhakkak şehvet ve irâde-i nefsânî- si olur.
Bu beyt-i şerîfde Rüstem pehlivan hakkındaki bir rivâyete işâret buyrulur, şöyle ki: Rüstem Kâbil hükümdarının üzerine yürüdü; hükümdâr ona mukābele edemiyeceğini bildiği cihetle, Rüstem'in oğlunu bir tedbîr ile yanı- na aldı ve kendine tarafdâr yaptı ve Rüstem'in ne sûretle ele geçirileceğini on- dan sordu. O da, Rüstem'e asker ile mukābele mümkin olamayıp, bir hile yapılmasını teklif etti. Rüstem'in yolu üzerine gâyet geniş bir kuyu kazdılar ve üstünü belli olmayacak sûrette örttüler. Rüstem zafer ve devlet istihsâli hayâl ve arzûsuyla Kâbil üzerine yürürken o kuyuya düştü; ve onun bu hâ- li darb-1 mesel oldu.
821. Benim gibi şehvet sarhoşluğundan kesil; şehvet sarhoşluğunu devede gör!
Ey Hak yolunun sâliki, mâdemki insansın; ve Hak Teâlâ insanlara kıymet vermiştir; ve hadis-i kudsisinde يا ابن آدم خلقت الاشياء لاجلك وخلقتك لاجلى ya'ni "Ey ibni Adem, eşyayı senin için yarattım ve seni de benim için yarattım" bu- yurmuştur. Ve kezâ Kur'ân-ı Kerîm'de de هو الذي خلق لكم ما في الأرض جميعاً (Bakara, 2/29) ya'nî "O Allah Teâlâ [ki,] yeryüzünde olan şeylerin hepsini sizin için yarattı" buyurmuştur. Binâenaleyh hayvanlıktan vazgeç de, benim gibi şehevât-ı nefsâniyye sarhoşluğundan kesil; zîrâ şehvet sarhoşluğu hay- vanlara yakışır. Nitekim hayvânât içinde şehvet sarhoşluğunu pek bâriz bir sûretde devede gör; zîrâ devede dişisine takarrub hissi hâsıl olduğu vakit ye- meden ve içmeden geri kalır ve ağır yüklere tahammül eder. Ma'lûmdur ki, şehevât-ı nefsâniyyenin envâ'ı çoktur, bir kısmı mâl ve câh ve kadın gibi maddî; ve bir kısmı da kibir ve ucüb ve gazab ve hıkd ve hased gibi ma'ne- vîdir. Bunların hepsi nefsin hazzına âid şeylerdir.
822. Cihânda bu şehvet sarhoşluğunu da melek sarhoşluğunun önünde hakîr bil!.
Ya'nî "Âlem-i kesâfet olan dünyâ şehvetlerinin sarhoşluğu, âlem-i letâfet olan rûhâniyyet şehvetleri sarhoşluğunun indinde hakîr ve aşağı bil!" Birisi şehvet-i zulmânî, diğeri şehvet-i nûrânîdir.
823. Onun sarhoşluğu, bunun sarhoşluğunu kırar; o şehvete ne vakit iltifat eder?
O rûhânî ve nûrânî olan şehvetin sarhoşluğu, bu nefsânî ve zulmânî olan şehevtin sarhoşluğunu kırar. Şehvet-i rûhâniyyeden sarhoş olan kimse, hiç nefsânî ve cismânî olan şehvete iltifat eder mi? Bittabi' zevk-ı âlî içinde olan, zevk-ı süflîye elbette meyl etmez.
824. Tatlı suyu içmedikçe, acı su göz içinde nûr gibi latif olur latîf!
Rûhânî ve nûrânî zevkın ne olduğunu duymamış olan kimsenin indinde bu dünyânın zulmânî ve nefsânî olan ezvâk ve şehevâtı göz nûru gibi ona latif görünür latîf! Nitekim dâimâ acı su içip, tatlı suyun vücûdundan haberi olmayan kimse, susadığı vakit o acı suyu içince, "Oh ne râhat-bahştır!" der. Eğer tatlı su eline geçse, artık o acı suyun yüzüne bile bakmaz olur.
825. Âsumânın bâdelerinden bir katre, canı meyden ve sâkîlerden kurtarır.
Âsumânın bâdelerinden, ya'nî aşk-ı ilâhî şarabından bir katra içmiş olan can, artık cismâniyet âleminin rakılarına ve şarablarına ve gül çehreli sâkîle- rine aslâ iltifat edemez olur. Eğer aşk-ı ilâhî da'vâsında bulunan ba'zı kimse- ler, sûrî rakı ve şarâbdan ve latîf sâkîlerden sarhoş olmaktan zevk almakta iseler, muhakkak bilsinler ki, o da'vâ ettikleri aşk-ı ilâhî şarabının katrasını bi- le içememişlerdir. Ondan dolayı nefsânî sarhoşlukların zevkıne dalmışlardır.
826. Acaba melekler için ve celâletden temiz olan rühlar için ne sarhoşluklar olur!
Nefsânî ve cismânî olan şehvetlerden böyle sarhoşluklar olursa, acabâ te-celliyât-ı ilâhiyyenin temâşâsında müstağrak olan melekler için ve azamet-i ilâhiyyeden, nefsânî sıfatlardan temizlenmiş olan ervâh-ı kâmilîn için ne sar-hoşluklar vâki' olur; artık kıyâs et!
827. Ki, bir kokusuyla onun üzerine gönül bağlamışlar, bu cihân bâdesinin kü-pünü kırmışlardır.
O öyle bir şarâb-ı ilâhîdir ki, onun kokusunu duyanlar o şarâba gönül ver-mişler ve bu dünyânın şarâb ve rakılarının küplerini kırmışlardır. Cenâb-ı Pîr efendimiz o şarabı bir gazellerinde şöyle tavsîf buyururlar: Beyt: "O şarâb-ı ma'nevî öyle bir şarâbdır ki, eğer ondan bir katre damlasa, çorak topraktan derhål bir gülistan zuhûr eder. O öyle bir şarâb-ı la'ldir ki, eğer gece yarısında kaynayıp fışırdasa, gök ile yer arası, ondan nûrlara gark olur."
828. Ancak onların gayri ki, kabirlerde gizlenmiş bir küffâr gibi, ümidsiz ve uzaktırlar.
Ancak o şarabın kokusunu alanların gayri bir tâife vardır ki, onlar toprak altında her iki âlemin ezvâkından mahrûm kalmış olan kâfirler gibi, cesedle-rinin kabri içinde, o şarâb-ı rûhânînin kokusunu almaktan ümidsiz ve uzak bir haldedirler. Ya'nî küffârın ervâhı ba'de'l-mevt, âlem-i illiyyîne urûc ede-meyip, nasıl toprakta mahbûs kalmışlar ve dünyanın kâzib zevklerine âlet olan cesedlerini kaybedip bu zevkden ve âlem-i illiyyîne de urûc edemeyip, o âlemin de zevkinden mahrûm kalmışlar ise, bu şarâb-ı ma'nevîyi münkir olanlar dahi cesedlerinin kabri içinde onlar gibidirler.
829. Her iki âlemden nâ-ümîd olmuşlardır; nihayetsiz dikenler ekmişlerdir.
Bu münkirler, sıfât-ı nefsâniyyelerinde müstağrak olmakla, dünyâda elde edilebilecek ezvâk-ı ma'neviyyeden ve âhiretde de mev'ûd-ı ilâhî olan saâdetden nâ-ümîd olmuşlardır. Müddet-i ömürlerinde sıfât-ı nefsâniyyeleri ahkâmını icrâ etmekle nihâyetsiz dikenler ekmişlerdir.
830. İmdi sarhoşluklarından dediler: "Ey yazık, yeryüzüne bulut gibi yağmur vere idik!"
İmdi o Hârût ve Mârût, mertebe-i melekiyyetlerindeki sarhoşluklarının te'sîriyle dediler ki: "Eyvah! Yazık bu ehl-i dünyâya, ne olur idi biz ehl-i dünyâ arasında bulunup, yeryüzüne bulut gibi hayât-ı ma'nevî ve rahmet yağmurunu verse idik!"
Hind nüshalarında bu beyt-i şerîfin ibtidâsında şu ünvan vardır: تمنا کردن هاروت و ماروت مقام بشریت را و غیرت حق تعالی Ya'nî "Hârût ve Mârût'un makām-ı beşeriyyet temennî etmesi ve Hak Teâlâ'nın gayreti."
831. "Bu zulüm mahalline adl ü insâf ve ibâdât ve vefâ döşese idik!"
832. Bunu dediler; ve kazâ dedi: "Dur! Ayaklarınızın önünde, zâhir olmayan çok tuzak vardır."
Ya'nî bu iki melek bu sözleri söylediler; fakat kazâ-yı ilâhî dahi onlara: "Durun, o kadar cür'etkârlık göstermeyin; zîrâ ayaklarınızın önünde, ya'nî beşeriyete nüzülünüzün önünde, sizin görmediğiniz ve bilmediğiniz birçok tuzaklar vardır."
833. Sakın küstah olarak belâ sahrâsına gitme; sakın körcesine Kerbelâ'ya gitme!
"Belâ sahrâsı" ve "Kerbelâ"dan murâd, âlem-i kesâfet olan dünyâ ve be- şeriyyet âlemidir. Ya'nî "Lisân-ı kazâ o meleklere dedi: "Sakın cür'etkârâne bir sûretde belâ sahrâsı olan âlem-i kesâfete ve kanlar dökülen Kerbelâ mey- dânına müşâbih beşeriyyet sahnesine gitmeyin."
834. Zîrâ hâliklerin kılından ve kemiğinden, sâliklerin ayağı yol bulmaz.
Zîrâ o âlem-i kesâfetde helâk olan efrâd-ı beşerin kıllarından ve kemikle- rinden sath-ı arz pek doludur ve zemîn üzerinde yürüyenlerin ayaklan, bun- ların eczâ-yı vücûdlarından ârî basacak bir yer bulamaz. Nitekim Ömer Hay- yâm bu ma'nâyı şu rubâîsinde böyle tasvir etmiştir. Rubâî: خاری که بزیر پای هر حیوانیست زلف صنمی و عارض جانا نیست هر خشت که بر کنگره، ایوانیست انگشت وزیری و سر سلطانیست "Herbir hayvanın ayağının altındaki bir diken, bir ma'şûkun zülfünün teli ve bir cânânın yanağıdır. Sarayların kubbesindeki herbir kerpiç, bir vezîrin par- mağı ve bir sultânın başıdır."
835. Hak buyurdu ki: "Avne eş olan kullar yeryüzü üzerinde hevnen yavaş sürerler."
"Avn" meded ve yardım ve "hevn" tevâzu' ve yumuşaklık demektir. Bu beyt-i şerîfde sûre-i Furkan'da olan وَ عِبَادُ الرَّحْمَنِ الَّذِينَ يَمْشُونَ عَلَى الْأَرْضِ هَوْنًا (Furkan, 25/63) ya'nî "Rahmân'ın kulları olan kimseler, yeryüzünde tevâ- zu' ile yürürler" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya'nî, "Rahmân'ın kulla- rı olan kimseler hayât-ı beşeriyyeleri sâhasındaki adımlarını kemâl-i tevâzu' ile ve yavaş yavaş atarlar; ve yolları üzerine kurulmuş olan tuzaklara tutul- mamak için, bu tevâzu' ve yavaşlıkları içinde dâimâ ihtiyât üzere bulunur- lar." Fakat şeytanın kulları olan kimseler, önlerini ve ardlarını hesab etmek- sizin tekebbür ile ve acele ile koşup, nihâyet dâm-ı belâya tutulurlar.
836. Yalın ayaklı ve kafanın ve fikretin ve perhizkârlığın gayri, dikenlikte na- sıl gider?
Bu dünyâ ve beşeriyyet âlemi bir dikenli meydana benzer. Meselâ yalın ayak olan bir kimse, böyle bir dikenlik içine düştüğü vakit, ancak dura dura ve bastığı yerleri düşüne düşüne ve dikenlerden sakına sakına gider. İşte bu beşeriyyet sâhasında, sıfât-ı nefsâniyye dikenleri rûhunun ayağına batma- mak için, böyle yürümek îcâb eder.
837. Bu kazâ söylerdi; lâkin onların kulağı, kaynayışlarının hicabı içinde bağ- lanmış idi.
Ya'nî "Kazâ-yı ilâhî o meleklerin kulağına bu yukarıda söylenen sözleri söylerdi; fakat onlar kendilerinin hâl-i melekiyyetleri içinde sarhoş ve aşk-ı ilâhînin, âlem-i kesâfete çektiği perde ve hicâb içinde kaynamakda oldukla- rından, kulakları bu sözleri işitemez bir halde idi."
838. Gözleri ve kulakları bağlamışlardır; onların gayri ki, kendinden kurtul- muşlardır.
Kendinin varlığından kurtulup, vahdet-i vücûd-ı Hak'da müstağrak olmuş olan zevât-ı fâniyyeden başkalarının ma'nevî gözlerini ve kulaklarını, mev- hûm olan varlıklarının perdesi ve hicâbı ile bağlamışlar ve kapamışlardır.
839. Gözü inâyetten başka kim açar? Gazabı muhabbetten başka kim söndürür?
Kalb gözünü Hakk'ın meded ve inâyetinden başka kim açabilir? Zîrâ âlem-i nefsâniyyet, mazhar-ı-kahr-ı ilâhîdir; ve onun zıddı, rahmet ve inâyet- dir. Binâenaleyh zıd, zıddı izâle eder. Ve kezâ muhabbet, gazabın zıddıdır; bi- nâenaleyh âteş-i gazabı dahi, muhabbet-i ilâhiyyeden başkası söndürüp tes- kîn edemez.
840. Cihanda kimseye tevfiksiz cehd olmasın; ve Allah Teâlâ doğruyu çok bilir.
Hiçbir kimsenin, tevfik-ı ilâhîye mukärin olmayan cehd ve sa'yi olmasın; zîrâ böyle bir cehd ve sa'yin, âkıbetde semeresiz kalması pek melhûzdur. Ve "tevfik"ın ma'nâsı matlûba muvâfakaten esbâbın caʻlidir; bu da meded ve inâyet-i Hak'dır. Ve lübbü ve esâsı, muhabbet-i ilâhiyyedir; ve hubb-i ilâhî, abdin Hakk'a olan muhabbetinden olur. Binâenaleyh bu mes'ele sırr-ı kadere taalluk eder ve sırr-ı kader, abdin ayn-ı sâbitesinin isti'dâdına menûtdur; ve a'yân-ı sâbite suver-i ilm-i ilâhîdir. Binâenaleyh Allah Teâlâ hazretleri her bir abdin ayn-ı sâbitesinin, lisân-ı isti'dâd ile taleb ettiği ve kendi hakkında muvâfik ve doğru olan şeyi bilir.