İçeriğe atla

Mûsâ (a.s.)ın validesine, "Mûsâ'yı suya at!" diye vahiy gelmesi

26. bölüm / 74 · 1328 kelime · ~7 dk okuma

960. Yine vahiy geldi ki: "Onu suya bırak; yüzü ümîde tut ve saç yolma!"

Mûsâ (a.s.)ın validesine: "Çocuğu suya bırak ve boğulacağından korkma; kalbinin yüzünü, onu bulmak ümîdi tarafına çevir ve onu muvakkaten gâib ettiğin için müteessif olup saçlarını yolma!"

961. "Onu Nil'e bırak ve i'timâd et; ben seni ona yüz akı ile eriştiririm."

"O çocuğu Nil nehrine bırak ve benim kudretime dayan, bu muvakkat gaybûbetden sonra ben seni ona yüz akı ile, ya'nî o çocuğun bir kılına bile bir hatâ gelmemiş olduğu halde, kavuştururum." Ma'lûm olsun ki, bu kıssa Kur'ân-ı Kerîm'de mezkûrdur ve sûre-i Kasas'da şöyle buyurulur: وَأَوْحَيْنَا إِلَى أُمِّ مُوسَى أَنْ أَرْضِعِيهِ فَإِذَا خِفْتِ عَلَيْهِ فَأَلْقِيهِ فِي الْيَمِّ وَلَا تَخَافِي وَلَا تَحْزَنِي إِنَّا رَادُّوهُ إِلَيْكِ وَجَاعِلُوهُ مِنَ الْمُرْسَلِينَ (Kasas, 28/6-7) Ya'nî "Biz Mûsâ'nın anasına váhy ettik ki, onu émzir; onun üzerine korktuğun vakit, onu denize bırak ve korkma ve mahzûn olma. Biz onu sana reddederiz ve biz onu mürsellerden kılarız." Kıssanın tafsilâtı tefsîrlerde olduğu gibi, hayât-ı mûseviyyede geçen bu gibi vukūâtın esrârı dahi, Şeyh-i Ekber hazretleri tarafından Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Mûsevîde beyân buyurulmuştur. Onların burada zikri uzun olur.

962. Bu sözün nihayeti yoktur; onun mekirleri de, hep onun bacağına ve ayağına dolaştı.

Mûsâ (a.s.)ın kıssasının ve esrârının nihâyeti yoktur. Hulâsaten deriz ki: Fir'avn'ın bütün yapmış olduğu híleler ve mekirler, hep onun kendi bacakla- rına ve ayaklarına dolaştı ve kazdığı kuyuya kendi düştü.

963. O dışarıda yüz binlerce çocuk öldürdü; Mûsâ ise içeride evin sadrındadır.

Mûsâ (a.s.)ın validesi, emr-i ilâhî üzerine ziftli bir sandık yaptırıp, cenâb-ı Mûsâ'yı içine koydu ve Nil nehrine salıverdi. Suların akışı, sandığı Fir'avn'ın bahçesi bulunan bir sâhile yanaştırdı. Sandık oraya geldiği vakit, zevcesi Âsi- ye hazretleriyle bir havuz kenârında oturmakta idiler. Sandığı gördüler. Fir'avn zevcesine sandığa bakmasını emr etti. İçinde bir çocuk olduğunu gör- düler. Fir'avn, aradığı çocuğun bu çocuk olacağı tevehhümüyle öldürmek is- tedi; fakat Hz. Âsiye mâni' oldu. Nitekim âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: وَ قَالَتِ امْرَأَتُ فِرْعَوْنَ قُرَّةُ عَيْنٍ لِي وَ لَكَ لَا تَقْتُلُوهُ عَسَى أَنْ يَنْفَعَنَا أَوْ نَتَّخِذَهُ وَلَدًا وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ (Kasas, 28/9) Ya'nî "Fir'avn'ın zevcesi dedi ki, bu benim ve senin kurret-i aynı- mız olsun; câiz ki, bize fâidesi olsun; yâhud onu oğul ittihâz edelim. Halbu- ki onların Mûsâ olduğuna vuküf ve şuûrları yoktur." Fir'avn'ın muvâfakatı üzerine sarayda terbiye ettiler. Binâenaleyh Fir'avn dışarıda birçok çocukları öldürdüğü halde, Mûsâ (a.s.)ı kendi sarayının sadrında terbiye etti. Ve san- dık sahilde bir ağaç altına yanaşmış olduğu için adını "Mûsâ" koydular; zîrâ Kıbt lisânında "mû" su ve “sâ" ağaç ma'nâsına imiş. "mû" mâ'dan ve "sâ" dahi "sâk"dan muharrefdir.

964. O uzak görücü gözü kör olan, hilelerden dolayı, her nerede cenîn var ise delilikten öldürdü.

O bâtın gözü kör olan Fir'avn hilelerden dolayı, her nerede yeni doğmuş bir çocuk var ise, aklına gâlib olan vehimden ve delilikten nâşî öldürdü. “Ce- nîn" ana karnındaki çocuk ma'nâsınadır. Burada doğmuş çocuğa cenîn buyu- rulması "kevn-i sâbık" alâkasıyla mecâzdır. Nitekim büyük adamlara "çocuk- lar!" diye hitâb olunur ki, evvelce çocuk idiler, ma'nâsında mecâzdır.

965. Anûd olan Fir'avn'ın mekri ejderhâ idi; cihân şahlarının mekrini yut- muş idi. İrâdât-ı nefsâniyyesini icrâda muannid olan Fir'avn'ın mekri ve hilesi, ejderhâ gibi azîm ve mühim idi. Bilcümle nefsânî olan cihân hükümdarlarının mekir ve hilelerini yutmuş; zîrâ onların mekirleri, bunun mekirlerinin yanında pek küçük kalmış idi.

966. Fakat o pek Fir'avn zâhir oldu; hem onu, hem onun mekrini çekti.

"Fir'avn" Mısır hükümdarlarına verilen bir ünvandır. Nitekim Acem şahlarına "Kisrâ" ve Rûm pâdişâhlarına "Kayser" ve Habeş hükümdarlarına "Necâşî" derler. Birinci mısra'daki "o" zamîri Mûsâ (a.s.)a ve ikinci mısra'daki zamîrler Fir'avn'a râci'dir. Ya'nî, "Fakat o Mûsâ (a.s.), Fir'avndan daha Fir'avn, ya'nî Mısır hükümdarlarından daha kuvvetli bir hükümdâr olarak zâhir oldu. Ve onun kuvveti öyle bir derecede idi ki, hem Fir'avn'ı ve hem de Fir'avn'ın mekrini çekti götürdü."

967. Ejderha idi ve asâ da ejderha oldu; tevfik-ı Hudâ ile bu, onu yuttu.

Fir'avn'ın mekri ejderhâ idi ve Mûsâ (a.s.)ın asâsı da ona mukābeleten ejderhâ oldu. Tevfik-ı Hudâ ile bu asâ-yı Mûsâ (a.s.) o mekirleri yuttu. Ma'lum olsun ki, asâ-yı Mûsâ (a.s.)ın, sihirbazların iplerini ve değneklerini yutması hakkında iki kavil vardır: Birinci kavil ashâbı, asâ sihirbazların iplerini ve değneklerini kâmilen yutup, eser bırakmadı derler. İkinci kavil ashâbı da, yalnız sihri ibtâl etti ve ipler ve değnekler hâliyle bâkî kaldı, derler. Hind şârihlerinden Bahru'l-Ulûm hazretleri, ikinci kavle göre bu beytin şerhinde şöyle buyurur: "Bu beyt-i şerîfde şuna işâret vardır ki, Mûsâ (a.s.)ın asâsı ejderha olup, Fir'avn'ın mekrini yuttu; ve o, sihir iplerinin ve değneklerinin yılan şekliyle görünmesi idi. Binâenaleyh iplerde ve değneklerde görünmüş olan yılan sûretini yutmuştur. Ve bu yılanların sûreti Fir'avn'ın mekri idi ki, onun emriyle sâhirler göstermiş idiler; ve yoksa iplerin ve değneklerin kendilerini yutmamıştır; zîrâ ipler ve değnekler ne Fir'avn'ın mekri ve ne de sâhirlerin sihri idi." Bu bâbdaki beyânât yukarılarda da geçti.

968. El, elin fevkinde oldu; bu nereye kadar? Yezdân'a kadar ki, müntehâ O'nadır.

"El" kudretden kinâyedir. Her bir kudretin fevkında derece derece kuv-vetler vardır. Bu derecât-ı kudret nereye kadar gider bilir misin? Tâ Hakk'ın kudret-i zâtiyyesine kadar gider. Ve kudret, Hakk'ın sıfât-ı zâtiyyesindendir ve vücûd-ı izâfî âleminde görülen kudretlerin hepsi, o sıfât-ı zâtiyyeden olan kudretde mahv ve müstehlek olur. Zîrâ o vücûdât-ı izâfiyyenin ve sıfatlarının merci'î ve müntehâsı rubûbiyyet-i mutlaka sâhibi olan Hak'dır. Nitekim ayet-i kerimede وَ اِنْ اِلٰى رَبِّكَ الْمُنْتَهٰى (Necm, 53/42) ["Ve şübhesiz en son varış Rabb'inedir"] buyurulur. Ve díğer bir ayet-i kerîmede de يَدُ اللّٰهِ فَوْقَ اَيْدِيهِمْ (Fetih, 48/10) ["Allah'ın eli, onların elleri üzerindedir"] buyurulur.

969. Zîra o dipsiz ve kenarsız bir denizdir; onun önünde bütün denizler bir sel gibidir.

Zîrâ o vücûd-ı hakîkî-i Hak ve O'nun sıfatı dipsiz ve kenarsız bir denizdir; o denizin önünde vücûdât-ı izâfiyye denizleri bir sel gibidir.

970. Hileler ve tedbirler gerçi ejderha ise de, "İllallah"ın önünde hepsi "lâ"dır.

Ukül-i beşerin hîleleri ve tedbirleri her ne kadar ejderha gibi müdhiş bir halde olsa da, "İllallâh"ın ya'nî vücûd-ı hakîkî-i Hakk'ın ve O'nun kudret-i zâtiyyesinin önünde hepsi "lâ"dır ve ma'dûmdur.

971. Vaktaki beyanım buraya baş koydu, mahv oldu ve Allah doğru yolu çok bilicidir.

Vaktâki medih ve senâ zât-ı Hakk'a kadar geldi, artık burada beyânım sükûte baş koydu ve bendeki sıfat-ı kelâm mahv oldu; ve Allah Teâlâ doğru yolu bilicidir; ya'nî senâ-yı kâmil ancak Hakk'ın kendi nefsine olan senâsıdır. Nitekim لَا اُحْصِى ثَنَاءً عَلَيْكَ كَمَا اَثْنَيْتَ عَلٰى نَفْسِكَ ya'ni "Ben senin üzerine, senin nefsine senâ ettiğin gibi senâ ihsâ edemem" buyurulmuştur.

972. O şey ki Fir'avn'da var idi, sende de vardır; lâkin senin ejderhân kuyunun mahbusudur.

Fir'avn'da olan bin başlı bir ejderhâ-yı nefis, ey sâlik sende de vardır; fakat sende Fir'avn'ın kudret ve saltanatı olmadığından, acz kuyusu içinde mahbûs olup kalmıştır. Bu acz ve zarûret kuyusu ve bağı içinde kaldığı için, nefsinin ejderhâsı, her biri o ejderhânın ağzı olan sıfatlarıyla muhîtini sokup helâk edemiyecek bir haldedir. Fir'avn'ın ejderhâ-yı nefsi ise acz ve zarûret kuyusu ve bağlarından kurtulup, kudret ve saltanat sâhasında başıboş bırakılmış bir halde idi.

973. Ey yazık, bu senin hallerinin cümlesidir; sen onu, o Fir'avn üzerine bağlamak istersin.

Ey ehl-i nefs olan kimse, yazık ki bu Fir'avn kıssası senin nefsinin hallerinin hey'et-i mecmûasıdır; halbuki sen onu geçmiş zamandaki Fir'avn'a tahsîs etmek istersin ve aslâ kendi üzerine almazsın.

974. Eğer senden söylerler ise, sana vahşet doğar; ve eğer başkalarından söylerlerse, sana efsane görünür.

Kâmiller, nâkıslan terbiye ederken, onların fenâlıklarını yüzlerine vurup, senin nefsinde şu ve bu fenâlıklar var demezler. Eğer sana böyle deseler, onlardan ürküp kaçarsın; ve eğer ibret almaları için başkalarının ahvâlini söyleseler, sana efsâne ve masal görünür. Onların hallerini kendi nefsinin ahvâline kıyâs etmek hâtırına bile gelmez.

975. Nefs-i laîn seni ne harab ediyor; bu karîn seni pek uzağa atıyor!

Binâenaleyh Hak'dan matrûd ve uzak olan nefis, seni ne kadar harab ediyor ve ıslah kabûl etmiyecek bir hâle getiriyor; senin her an karînin olan bu düşmanın, seni huzûr-ı Hak'dan pek uzağa atıyor.

976. Senin ateşin için Fir'avn'ın odunu yoktur; ve yoksa o Fir'avn gibi şu'le vurucudur.

Sende de ateş vardır; ya'nî nefsin ateş gibi olan sıfatları vardır; lâkin Fir'avn'da olan o ateşin kudret ve saltanat odunları sende yoktur; ve eğer Fir'avn'daki kudret ve saltanat sende de olsa, senden de onun fiilleri gibi ef'âl sâdır olurdu.