İçeriğe atla

Alım satımda aldanmanın def'i çâresi

37. bölüm / 81 · 1104 kelime · ~6 dk okuma

3481. O yârin birisi Peygamber'e dedi ki: "Ben satışlarda aldanma ile eşim."

Yukarıda îzâh olunduğu üzere ashâb-ı kirâmdan Hz. Hıbbân dedi ki: "Yâ Resûlallah, ben satışlarda aldanmayı kendime refik ettim."

3482. "Alan, ya satan her bir kimsenin mekri sihir gibidir ve beni yoldan götürür."

"Benden mâl alan veyâ bana mal satan bir kimse, aldatmak için bana karşı mekr ve hîle yaparlar; onların bu mekrleri sihir gibi bana te'sîr ettiğinden aldanırım ve beni doğru yoldan ve muameleden alıp götürür."

3483. Buyurdu ki: "Bir satışta aldanmaktan korkarsan, kendine üç gün ihtiyarı şart et!"

Resûl-i Ekrem Efendimiz cevâben buyurdular ki: قل لا خلابة ولى الخيار ثلثة ايام "Bir satışta aldanmaktan korkar isen, aldatmak yoktur ve benim için üç gün muhayyerlik vardır, de; ve kendine bu alım satımın kabul ve adem-i kabûlü husûsunda üç gün ihtiyârı şart et. Fıkıhta Kitâbü'l-Büyû'daki hıyâr-ı şirânın cevâzı bu hadîs-i şerîfe müsteniddir.

3484. Zîrâ teennî yakînen Rahmân'dandır; senin ta'cilin, şeytan-ı laîndendir.

"Zîrâ umûrda teennî ile hareket etmek, muhakkak Rahmân'ın ilkā buyur-duğu hâtıra müsteniddir; ve senin işlerde acele etmen ise, Hak'dan matrûd olan şeytanın ilkā ettiği havâtırdandır." Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimize bir kimse gelip: "Yâ Resûlallah, bana vasiyet et!" dedi. Server-i âlem Efendimiz buyurdular ki: خذ الامر بالتدبير فان رأيت فى عاقبته خيرا فامضه و ان خفت منه فامسك Ya'ni "Emri tedbîr ile tut, eğer onun sonunda bir hayır görür isen, onu icrâ et; ve eğer ondan korkarsan, imsâk et!" Bu beyt-i şerîfde, Hz. Enes'den mervî olan التأنى من الرحمن والعجلة من الشيطان ya'ni "Teennî Rahmân'dandır ve acele şeytan-dandır" hadîs-i şerîfine işaret buyrulmuştur.

3485. Köpeğin önüne bir lokma ekmek attığın vakit koklar ve ondan sonra yer, ey i'tinâ edici!

Ey işinde i'tinâ edici olan adam, teennî hususunda köpekten aşağıya kal-ma, zîrâ köpeğin önüne ekmek attıkları vakit, ihtiyât ve teennî ile evvelâ koklar, ondan sonra yer.

3486. O burnu ile koklar, biz onu akıl ile, hem akl-ı müntekad ile koklarız.

"Müntekad", ism-i mef'ûldür, intikād olunmuş ve hâlis kılınmış olan akıl demektir. "Akl-ı hâlis ve sâfî"den murâd, akl-ı selîmdir. Zîrâ insanların hep-sinde akıl vardır; fakat onların selîmi ve gayr-i selîmi olur. Binâenaleyh bir işin âkıbetini teennî ile derk etmek akl-ı selîmin işidir.

3487. Bu yer ve gökler teennî ile nihayet altı günde Huda'dan mevcud oldu.

Bu beyt-i şerîfde إِنَّ رَبَّكُمُ اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَوَاتِ وَالأَرْضَ في ستة أيام (A'râf, 7/54) ya'ni "Muhakkak Rabb'iniz öyle Allah'dır ki, gökleri ve yeri altı günde halk etti" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Burada "gün"den murâd, "devre-i külliyye"dir. Birinci devre göklerin ve arzın, "sehâb-ı muzî" hâlinde müttehid bir halde bulunması; ve ikinci devre, ayrılmasıdır ki, bu "devre-i ratkıyye ve fetkiyye" أَوَلَمْ يَرَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا (Enbiyâ, 21/30) ya'ni "Münkirler akıllarının gözüyle görmezler mi ki gökler ve yer bitişik idi, biz onları ayırdık" âyet-i kerîmesinde beyân buyrulur. Üçüncüsü, "devre-i nâriyye", dördüncüsü "devre-i mâiyye", beşincisi "devre-i türâbiyye", altıncısı "devre-i nebâtiyye ve hayvaniyyedir". Bu devreler, bizim ölçümüzdeki senelere göre milyonlarca seneler zarfında istihâle geçirmiştir. Binâenaleyh Hak Teâlâ yeri ve gökleri yavaş yavaş ve teennî ile terbiye buyurarak yarattı.

3488. O şah Adem'i yavaş yavaş, nihayet onu kırk yılda tamâm eder.

O şâh-ı hakîkî olan Hak âdemin bünyesini ve aklını yavaş yavaş kırk yılda tamam eder ve bir adam, kırk yılda kemâle gelir.

3489. Gerçi elli kişiyi bir nefesde ademden uçucu etmeğe kādir idi.

Hak Teâlâ hazretleri her ne kadar elli kişiyi bir anda adem-i izâfiden, bu vücûd-ı izâfî âlemine uçup gelici etmeğe kādir idiyse de, teennî sebebiyle böyle yapmadı; bir âdemi tedrîcen birçok etvâr ve istihâlâtdan geçirerek peydâ etti.

3490. İsâ kadir idi ki, bir duâdan tevakkufsuz ölüyü sıçrata. [3504]

Îsâ (a.s.) bir duâsıyla, tevakkufsuz, ya'ni derhal bir ölüyü diriltmeğe kādir idi.

3491. İsâ'nın Hâlık'ı kādir olmaz mı ki, o tevakkufsuz kat kat âdem getirsin.

Îsâ (a.s.)ın Hâlık'ı derhal kat kat, âdem vücûda getirmeye kādir olmaz mı?

3492. "Taleb, inkıta'sız âheste gerektir!" diye, bu teennî senin ta'lîmin içindir.

"Şiküst", inkıtâ' ma'nâsınadır. Ya'ni "Bu vücûd-ı izâfi âleminde her bir ta-lebin bilâ-inkıtâ' teennî ile ve yavaş yavaş yapılması lâzım geldiğini sana an-latmak ve ta'lîm etmek için, Hak Teâlâ hazretleri bu teennîyi göstermiştir."

3493. Bir küçük ırmak ki daim gider, ne necis, olur, ne kokmuş olur.

"Dâimâ akıp giden küçük bir çay, temiz bir haldedir. Onun suyu ne mur-dar olur, ne de kokmuş bir hâle gelir." Bu beyt-i şerîfde ehl-i sülükün terak-kîde acele etmeyip, üstâdı tarafından verilmiş olan evrâd ve ezkârına bila-fâ-sıla devam etmeleri lâzım olduğuna işâret buyrulur.

3494. Bu teennîden ikbal ve sürür doğar; bu teennî yumurta, devlet kuşlar gi-bidir.

Umûrda teennî ve ihtiyât ile yavaş yavaş hareket etmek gâyet makbûl ve hakîmânedir; zîrâ bu teennîden sonunda murâdlar hâsıl olur ve ikbâl ve sü-rûr doğar. Binâenaleyh bu teennî, kuş yumurtası ve devlet, kuşlar gibidir.

3495. Ey inadçı, kuş her ne kadar yumurtadan zahir olur ise de, ne vakit yu-murtaya benzer?

Teennîyi yumurtaya ve devleti kuşa teşbîh ettiğimizde, içinden mu'teriz olan inadçı efendi, niçin bu teşbîhe i'tiraz edersin? Kuş yumurtadan çıktığı halde, hiç yumurtaya benzer mi? Bunun gibi, ikbâl ve sürür devleti de teen-nîden çıktığı halde asla birbirine benzemezler.

3496. Sabr et! Senin cüz'lerin yumurtalar gibi, intihada kuşlar doğursunlar.

Sabr et! Bu hayât-ı dünyeviyye munkatı' olsun, senin cüz'lerin olan a'zâ-lar, yumurtalar gibi, âhirette ef'âl ve a'mâl kuşlarını doğursunlar.

3497. Yılanın yumurtası, nazîr olmakta gerçi serçenin yumurtasına benzer, yol uzaktır.

Yılanın yumurtasıyla, serçe kuşunun yumurtası, sûrette birbirine benzerler; fakat ma'nâları ve bâtınları arasındaki yollar birbirine pek uzaktır. Birinden yılan ve diğerinden kuş çıkar.

3498. Armudun çekirdeği dahi gerçi, elmanın çekirdeğine benzer, ey azîz, farkları bil!

3499. Nazarda yapraklar bir renk olur, meyvelerin her biri başka bir nevi' olur.

3500. Cisimlerin yaprakları birbirine benzerler, fakat her bir can bir mahsul ile [3514] diridirler.

Yukarıdaki misallere mutâbık olarak ecsâm-ı beşer dahi yapraklar gibi birbirine benzerler. Fakat onların bâtınları olan her bir cân, birbirine benzemeyen mahsûller ve meyveler ile diridirler ve eser-i hayât gösterirler.

Beyt-i şerîfde, cisimlerin yapraklara teşbîhindeki vech-i şebeh, yapraklar bidâyeten yeşil olması ve sonra sararıp dökülmesi ve mahv olmasıdır.

3501. Halk pazar içinde yeksân giderler; o biri zevkde ve diğeri derdlidir.

Nitekim halk, kalabalık bir çarşı içinde, sûret-i beşeriyyede birbirine müsâvî bir halde giderler, fakat ma'nâları ve bâtınları hiç birbirine benzemez; birisi zevk içinde ve dîğeri de gam ve keder içinde müstağrakdır; ve zevk ve meserret ile, gam ve keder birbirine benzemez.

3502. Böylece ölümde beraber gideriz, yarımız hüsrân içinde ve yarımız husreviz.

Sûret-i beşeriyyede müsâvî olarak çarşıda gezen efrâd gibi, ölmek husûsunda da zengin ve fakîr ve âlim ve câhil hep müsâvîdir; fakat çarşıda gezenlerden bir kısmı mesrûr ve bir kısmı da mağmûm bir halde olduğu gibi, ölüm hâli de böyledir. Giden halkın yarısı hüsrân ve ziyân içinde ve yarısı da şâh-dır ve husrevdir; ve âhiret âleminde sultandır. Cenâb-ı Pîr efendimiz bir beyitlerinde bu ma'nâda şöyle buyururlar. Beyit: