Zırhsız harb hakkında Hamza (r.a.)ın halka cevabı
36. bölüm / 81 · 4232 kelime · ~22 dk okuma
3417. Hamza buyurdu: "Vaktaki ben delikanlı idim, bu cihanın terkini ölüm görür idim."
Seyyidü'ş-şühedâ Hamza (r.a.) efendimiz telâş eden rüfekā-yı muhteremesine cevâben buyurdu ki: "Ben delikanlı iken, bu cihânın terkini ölüm gördüğüm için, bu ölümden korkar ve meydân-ı harbe zırhsız gitmez idim."
3418. Bir kimse rağbet üzere ölmek tarafına ne vakit gider? Ejderhanın önünde ne vakit çıplak olur?
3419. Fakat ben şimdi Muhammed'in nûrundan, bu fânî şehre mağlub değilim!
Ya'ni "Kalbime mün'akis olan Muhammed (s.a.v.) Efendimizin nûru ile, sıfât-ı nefsâniyyemin karanlığı ve aklıma müstevlî olan vehmin zulmeti kalktı. Alem-i gaybın ve cihân-ı bekānın ahvâlini, bâtınımın iki gözü ile gördüm. Şimdi ben fânî olan bu dünya şehrine zebûn ve mağlûb değilim."
3420. His haricinden şahın leşker-gâhını, nûr-ı Hak'dan dolu görüyorum. [3432]
"Havâss-i hamse hâricinden, şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın âlem-i melekûta mahsûs ordugâhını, O'nun nûrundan dolu görüyorum."
3421. Çadır çadıra, tınab tınaba. Şükür O'na ki, beni uykudan uyandırdı.
Gıyâsü'l-Lügat'ın beyânına göre "tınâb", "tâ"nın fethi ve kesriyle, çadır ipi ma'nâsınadır. "Tınnab"ın muhaffefidir. Türkçe'de "kınnâb" denir ki, tınnâbdan muharrefdir. Bu beytin birinci mısrâ'ı, yukarıki beytin mâba'didir. Ya'ni "His hâricinden şâhın leşker-gâhını çadır çadıra ve çadır iplerini çadır iplerine muttasıl olarak nûr-ı Hak'dan, ya'ni cevher-i mücerred-i nûrânî olan ervâhdan dolu görüyorum" demek olur ki, hulâsası: "Havâss-i hamse ile idrâk olunan bu âlem-i şehadetin haricinde, âlem-i ervâhı görüyorum" demektir. Ve ikinci mısra', müstakil bir cümledir. Ya'ni, "Şükür, Server-i âlem olan o Nebiyy-i zîşâna ki, beni gaflet uykusundan uyandırdı ve gözümü âlem-i ervâha açtı" ma'nâsınadır.
3422. O kimsenin ki, ölmek onun gözünün önünde tehlikedir, “Lâ tülkü" emrini o eliyle tutar.
Ölmeyi tehlike gören kimse لَا تُلْقُوا بِأَيْدِيكُمْ إِلَى التَّهْلُكَة (Bakara, 2/195) ["Ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayınız"] âyet-i kerîmesine dört el ile sarılır. Zîrâ o havâss-i hamse hâricinden şâhın leşker-gâhını görmüyor ve bu âlemi terk etmek, onun için ölüm görünüyor. Böyle bir kimse, elbette ölmemek ister.
3423. Ve o kimse ki, ölmek onun önünde feth-i bâb oldu; muhakkak ona hitabda "Sâriu" gelir.
Bir kimsenin indinde ölmek, âlem-i gayb kapısının açılmasından ibâret olunca, hitâb-ı ilâhîde, ya'ni Kur'ân'da ona mahsûs olan emir وَسَارِعُوا إِلَى مَغْفِرَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا السَّمَاوَاتُ وَالْأَرْضُ أُعِدَّتْ لِلْمُتَّقِينَ (Âl-i İmrân, 3/133) ya'ni "Rabb'inizden olan mağfirete ve genişliği göklerin ve arzın genişliği gibi olup, müttakîler için hazırlanan cennete müsâraat ve acele ediniz" âyet-i kerîmesindeki emr-i teşvîkî olur.
3424. Saladır ey lutuf görücüler, ferahlanın! Belâdır ey kahır görücüler, gamlanın!
"Sala", taâma hazırlanmak için nidâdır. Namaza ve sâir ibâdâta hazırlanmak için dahi bu nidâyı isti'mâl ederler. Ya'ni: "Ey lutuf görücüler, ol demden sevinin ki o ölüm, visâl ni'metinin salâsıdır. Ey kahır görücüler, ölümden gamlanın ki, o ölüm belâ-yı perr ü bâldir."
3425. Her kim Yûsuf gördü, ona cân fedâ etti; her kim onu kurt gördü, hüdâdan rücû' etti.
Her kim ölümü Hz. Yûsuf gibi güzel gördü, ona cân fedâ etti; her kim o ölümü kurt gibi yırtıcı ve çirkin gördü, o kimse hüdâdan, ya'ni matlûba îsâl edici olan [hid]âyetden rücû' etti.
3426. Ey oğul, her birinin ölümü, onun hem-rengidir, düşman önünde düşman ve dost üzerine dosttur.
Ya'ni "Ölüm zâlime kāhir ve mazlûma latîf olarak gelir; binâenaleyh ölüm her bir kimsenin hem-rengi olmuş olur."
3427. Türk'ün önünde ayna latîf renklidir ve zencînin önünde ayna da zencidir.
Ya'ni "Ölüm bir ayna gibidir. Ayna, güzel yüzlü olan Türk'ün karşısında latîf renkli ve sûretlidir ve kara renkli olan zencinin önünde de zencidir ve kara ve çirkin sûretlidir."
3428. Ey kimse ki, firar içinde ölümden korkuyorsun; o kendinden korkuculuktur; ey can, akıl tut!
"Tersân", korkucu demektir; âhirindeki "yâ" masdariyettir. Hind nüshalarında ikinci mısra `ترست از خویش است ای جان هوش دار` sûretindedir ki, "Senin korkun kendindir ey can, aklına sahib ol!" demektir.
3429. Senin çirkin yüzündür, ölümün yüzü değildir; senin canın ağaç ve ölüm yaprak gibidir.
"Ölüm aynasında gördüğün çirkinlik, senin çirkin yüzündür; ya'ni sû'-i ahlâkın ve a'mâlindir. Senin canın ağaç ve ölüm dahi yaprak ve meyve gibidir." Meselâ eğer canın zakkum ağacı cinsinden ise, onun meyvesi de ancak zakkum olur.
3430. Gerek iyidir, gerek kötüdür, senden bitmiştir; nâhoş ve hoş senin her zamîrin kendindendir.
[3443] Saâdet olsun, şekāvet olsun, senin ağaç mesâbesinde olan canının hâssıyyetidir. Binâenaleyh âlem-i efâlde, gerek iyi ve gerek kötü ameller senden
3431. Eğer bir diken ile mecrûh olmuş isen, kendin ekmişsin; ve eğer mensûc ipek ve ibrişim içinde isen, kendin bükmüşsün.
"Kişteî", "kişten", "kâşten" ya'ni ekmek ma'nâsınadır. "Harîr", mensûc ve matbûh ipek; ve "kazz", bükülüp ibrişim yapılmış ipek demektir. Ya'ni "Eğer bu âlemde sana bir fenâlık gelmiş ise, kendi yaptığın kötü fiilin aksidir; ve eğer hoşluk ve letâfet içinde isen, o da senin a'mâl-i sâlihanın eseridir."
3432. Fakat fiil cezânın hem-rengi olmaz; hizmet hiç atanın hem-rengi değildir.
Ya'ni "Fiilin sûreti ile, cezânın sûreti ayrıdır, birbirine benzemez; fakat ma'naları و جزاء سيئة سيئة مثلها (Şûrâ, 42/40) ya'ni "Kötülüğün cezası, onun misli bir kötülüktür" âyet-i kerîmesi mûcibincedir. Zîrâ fiil kötü olduğu gibi, ona terettüb eden cezâ dahi, her ne sûretle olursa olsun kötüdür. İyi fiil dahi böyledir. Hüsn-i hizmete mukābil verilen mükâfât ve atâ dahi sûrette başkadır ve o hizmetin sûretine benzemez." Bu ma'nâ, âtîdeki ebyât-ı şerîfede tafsîlen îzâh buyurulur.
3433. Ücretlilerin ücreti, işe benzemez; zîrâ o araz ve bu cevherdir ve bâkîdir.
Bir işin ücretiyle, müstahdem olanların aldıkları ücretin sûreti, gördükleri işin sûretine benzemez; zîra gördükleri iş arazdır; ve "araz" kendi vücûduyla kāim ve iki zamanda bâkî olmayan şeye derler. Ecîrin fiili de kendi kendine değil, belki ecîrin vücûduyla kāimdir ve evzâ'-ı harekât iki zamanda bâkî kalmaz. Fakat bu işe mukābil alınan ücret, maddî bir para veyâ eşyâdan bir şey olduğundan, o cevherdir ve zamanlarda bâkîdir; binâenaleyh araz cevhere benzemez.
3434. O bütün şiddet ve kuvvet ve terdir; ve bu hep, gümüş ve altın ve tabaktır.
Ecîrin fiili bütün şiddet ve sıkıntı ve kuvvet sarfı ve terlemektir; ve ona mukābil aldığı ücret ise, hep gümüş ve altından ma'mûl paradır veyâhud tabak içinde bir yiyecek ve ni'mettir.
3435. Eğer sana bir yerden töhmet gelirse, bir mihnet içinde sana mazlum dua etti.
Eğer sana bir tarafdan bir kabâhat isnâd olunursa, bil ki senin îrâs ettiğin bir mihnet içinde, mazlûm olan, ya'ni senden zulüm görmüş olan bir kimse sana bedduâ etti ve sana isnâd olunan kabâhat dahi senin o mazlûma îras ettiğin zulmün cezâsı oldu.
3436. Sen dersin ki: "Ben âzâdeyim, ben bir kimse üzerine töhmet koymamışım!"
Ey müstemi', sen dersin ki: "Ben zulümden ve bir kimseye cefâ etmekten âzâdeyim; ve bir kimseye de bir töhmet ve kabâhat isnâd etmedim, bununla berâber bana yine bir taraftan fenâlık gelmiştir."
3437. Sen başka bir şekilde bir günah yapmışsın. Dâne ekdin, dâne ne vakit semere benzer?
O halde sen başka bir şekilde günâh yapmışsın ki, sana bu fenâlık geldi. Dâne ekdin, o neşv ü nemâ bulup semere verdi; fakat dâne ile onun semeresi sûretde birbirine benzemezler. Bu sebebden, yaptığın günah ile, gelen fenâlık arasında münasebet göremiyorsun.
3438. O zinâ etti, cezası yüz değnek oldu; o der ki: "Ben ne vakit bir kimseye ûd ile vurdum?"
"Ûd", güzel kokulu ağaçdır ki "öd ağacı" deriz. Ya'ni "Meselâ o bir kimse zinâ etti, onun cezâsı şer'an yüz değnek vurmak oldu. Nitekim âyet-i kerîmede de buyrulur: الزانية والزانِي فَاجْلِدُوا كل واحد منهما مأةَ جَلْدَة (Nûr, 24/2) Ya'ni “Zinâ eden kadın ile, zinâ eden erkeğin her birine yüz değnek vurun!" O zinâ eden kimse der ki: "Ben hiçbir kimseye öd ağacı ile bile vurmadım ki, bu değnek ile dayak yemek o fiilimin cezası olsun."
3439. Bu bela, o zinanın cezası olmadı mı? Tenhada olan zināya değnek ne vakit benzer?
Cevaben deriz ki: وَ جَزَاء سَيِّئَة سيئة مثلها (sûrâ, 42/40) ["Kötülüğün cezası, onun misli bir kötülüktür"] âyet-i kerîmesi mûcibince, kötülük olan zinânın cezâsı, kötülük olan dayak yemektir; fakat bu iki kötülüklerin süretleri birbirine benzemez. O dayak yemek belâsı, zinânın cezasıdır; fakat bu dayak sûreti, tenhâda olan zinânın sûretine aslâ benzemez.
3440. Ey kelîm, yılan ne vakit asaya benzer? Ey hekîm, derd ne vakit devâya [3453] benzer?
"Ey söyleyici kimse, Mûsâ (a.s.)ın asâsıyla yılan birbirine benzer mi?" Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Mûsevî'de mezkûr olduğu üzere o asâ, Mûsâ (a.s.)ın da'vetini kabûlden istinkâfında Fir'avn, cenâb-ı Mûsâ'ya ne şey ile âsî olmuş ise, o şeyin sûretidir. Ya'ni Fir'avn, Hz. Mûsâ'ya "nefs-i emmâre"si sebebi ile âsî olmuş idi; asâ Fir'avn'ın bu nefs-i emmâresinin sûreti idi. O asâ bu sebeble yılan oldu. Fir'avn'ın nefs-i emmâresi, kötü ve yılan dahi kötü idi. Bunlar kötülükte bir iseler de, sûretde asla birbirine benzemezler.
"Ve kezâ, ey hikmet sâhibi, derd ve illet ilâca benzemez; ya'ni illet fenâ ve acı, ilâç dahi fenâdır. Bunlar fenâlıkta bir iseler de, sûretlerde başka başkadır." Bu beyt-i şerîfde zulmün derd ve illet olduğuna ve onun mukābili olan cezânın dahi ilâç mesâbesinde olduğuna işâret buyurulur.
3441. Sen o asâ yerine, menî suyunu bıraktığın vakit o, şahs-ı senî oldu.
"Senî", parlak ve yüce ma'nâlarınadır. Ya'ni bir şeyden sûretde hiç münâsebeti olmayan dîğer bir şey peyda olmasının misâli çoktur. "Mûsâ (a.s.)ın o asâsının yılan olması makāmında, sen menî suyunu kadının rahmine akıttın, o menî suluk mertebesinden, âlî bir şahıs oldu."
3442. O senin suyun, ya yâr oldu, ya yılan oldu. O asadan senin i'câbın ne içindir?
Kadının rahmine akıttığın o senin menî suyun yalnız bir şahıs olmakla kalmadı, o şahıs sana karşı ya yâr ve muîn oldu, yâhud seni sokucu bir yılan oldu. O halde Mûsâ (a.s.)ın o asâsının tebdîl-i şekl edip yılan olmasından dolayı niçin taaccüb ediyorsun? Bu tebeddül-i sûret keyfiyeti dâimâ gözümüzün önündedir.
3443. Hiç su, o velede benzer mi? Hiç şeker kamışı, şekere benzer mi?
Şu sûretlerin tebeddülüne bak! Hiç menî suyu, peyda olan çocuğun sûretine benzer mi? Şeker kamışından çıkardıkları şeker, hiç sûrette şeker kamışına benzer mi?
3444. Vaktaki bir adam bir sücûd, ya bir rükû' ekdi, onun sücudu o âlemde cennet oldu.
Bir şeyden, sûrette hiç münasebeti olmayan dîğer bir şey peyda olmasının bir misali de budur ki: "Bir adam bu dünyâ tarlasında sücûd veyâ rükû' tohumunu ekdiği vakit, onun sücûdunun sûreti âlem-i âhirette cennet sûretine tebeddül eder." Onun için Resûl-i zîşân Efendimiz: أَكْثِرُوا مِنْ غِرَاسِ الْجَنَّةِ. قَالُوا: وَ مَا غِرَاسُ الْجَنَّةِ يَا رَسُولَ اللَّهِ؟ قَالَ عَلَيْهِ السَّلَامُ: التَّسْبِيحُ وَ التَّهْلِيلُ . Ya'ni, “Cennetin ağaçlarını çoğaltınız" buyurdular. Ashâb-ı kirâm: "Cennetin ağaçları nedir yâ Resûlallâh?" dediler. Server-i âlem Efendimiz: "Tesbih ve tehlîldir" buyurdular. Bu sûretlerde peyda olan cennete, "cennet-i a'mâl" derler. Muhakkikler: "Herkes cennetini ve cehennemini bu dünyadan götürür" dediklerinin ma'nâsı budur.
3445. Vaktaki onun ağzından Hakk'ın hamdi uçtu, Rabbü'l-felak onu cennet kuşu yaptı.
"Felak", yarmak ve şakk etmek ma'nâsınadır. "Rabbü'l-felak", (Felak, 113/1) yarmanın ve şakk etmenin Rabb'i, demek olur. Nitekim âyet-i kerîmede إِنَّ اللَّهَ فَالِقُ الْحَبِّ وَالنَّوَى (En'âm, 6/95) ya'ni "Muhakkak Allâh Teâlâ dâneyi ve çekirdeği yarıcı ve şakk edicidir" ve فَالِقُ الْإِصْبَاحِ (En'âm, 6/96) ya'ni "Seher vaktini yarıcı ve ızhâr edicidir" buyurulur. Hak Teâlâ, âlem-i zâhirdeki lafz-ı hamdden, âlem-i ma'nâda cennet kuşu çıkardığı için, bu beyt-i şerîfde "Rabbü'l-felak" ile tavsîf buyurulmuştur.
3446. Senin hamdin ve tesbîhin kuşa benzemez; gerçi kuşun nutfesi rüzgâr ve havadır.
“Senin hamdin ve tesbîhin cennet kuşunun mayası ve tohumu olmakla berâber, sûretde kuşa benzemez. Vâkıâ dünyâ kuşlarının mayası ve nutfesi dahi, erkeğin dişisine ilkā ettiği yelden ve havadan ibârettir.” Ve cennet kuşunun mayası ve tohumu dahi, senin havadan ibâret olan nefesinle, ağzından çıkardığın hamd ve tesbîhdir; fakat bu iki nevi‘ maya dahi yine birbirine benzer şeyler değildir. İmdi sen tavuğun ve horozun ve sâir kuşların vücûdu, erkeğin dişisine ilkā ettiği havadan olduğuna taaccüb etmezsin; senin havâ-yı hamd ve tesbîhinden bir sûret peydâ olacağına niçin taaccüb edersin?
3447. Vaktâki senin elinden îsâr ve zekât bitti, bu el o tarafda nahl ve nebât oldu.
“Bu dünyâ âleminde senin elinden sehâvet ve zekât sâdır olduğu vakit, bu el, o âlem-i âhiretde ağaç fidanı veyâ nahl ve nebât oldu.” “Nahl”, hurma ağacı ma‘nâsına geldiği gibi, eski zamanda, çiçekler ve meyveler ve zî-kıy-met ahcâr ile donatılıp gelinin önünde götürülen ağaç ma‘nâsına da gelir. Nitekim Fasîh-i Mevlevî bu ma‘nâda şu beyti söyler: Beyit: Rast geldim yâre bir nahl-i revân olmuş gelir, Serde gül, destinde gül, ceybinde, dâmânında gül.
Avâm, galat olarak “nakıl” derler; ve çiçekle donanmış bir şey görünce: “Nakıl gibi donanmış” derler. Ve yemişi çok olan ağaca “pür-nakl” ta‘bîr ederler. Hind nüshalarında “geşt” yerine “kişt-i în dest” sûretindedir; “Bu elin zer’i” demek olur.
3448. Senin sabrının suyu, huld ırmağının suyu oldu; huldün süt ırmağı, senin mihr ü muhabbetindir.
“Huld”, dâim ma‘nâsına olup, cennetin sıfatıdır, “cennetü’l-huld” denir. Ya‘ni “Senin şehvet suyunu nâ-meşrû‘ olarak sarf etmeyip, nefsini habs etmen ve sabr etmen, cennet-i huld ırmağının suyu oldu ve cennet-i huldda akan süt ırmağı da, senin ibâdullâha şefkat ve muhabbetinin sûreti oldu.”
3449. Tâat zevki bal ırmağı oldu, senin sarhoşluğunu ve şevkini şarab ırmağı gör!
Ey mü'min, senin tâat-ı ilâhiyyedeki zevkinin sûreti cennet-i huldde bal ırmağı oldu ve aşk-ı ilâhî ile olan sarhoşluğu da ve şevk-ı Hak ile cûş u hurûşunu da şarâb ırmağı gör.
3450. Bu sebebler, o eserlere benzemedi; kimse bilmez ki, onu onun yerine nasıl dikti?
Bu sebebler, ya'ni dünyadaki amellere mukābil, âhirette zahir olan o eserlere ve sûretlere benzemedi. Kimse bilmez ki, Hak Teâlâ hazretleri o eserleri, o amellerin yerine nasıl dikti ve ikāme eyledi?
3451. Vaktāki bu sebebler senin emrin ile mevcud oldu, dört ırmak dahi muhakkak sana fermân gösterdi.
"Âlem-i dünyadaki bu sebebler ve ameller vaktâki senin bâtınından zâhirine ve a'zâ ve cevârihine vârid olan senin emrin ve fermânın ile mevcûd oldu, o halde cennet-i huldde bu amellerin âsârı olan dört ırmak dahi muhakkak senin fermânına ve emrine tâbi' oldu." Ve bu dört ırmak hakkında sûre-i Muhammed'de şöyle buyurulur: مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ فِيهَا أَنْهَارٌ مِنْ مَاءٍ غَيْرِ آسِنٍ وَ أَنْهَارٌ مِنْ لَبَنٍ لَمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُ وَ أَنْهَارٌ مِنْ خَمْرٍ لَذَّةٍ لِلشَّارِبِينَ وَ أَنْهَارٌ مِنْ عَسَلٍ مُصَفًّى (Muhammed, 47/15) Ya'ni "Muttakîlere va'd olunan cennetin meselidir ki, onda bozulmamış su nehirleri ve ta'mı bozulmayan süt nehirleri, içenlere mahsûs lezzeti olan şarâb nehirleri, saf bal nehirleri vardır." Ve muhakkiklerin “Zâhirde teklîf, bâtında tekvîn içindir" buyurduklarının ma'nâsı da budur.
3452. İstediğin her tarafa onu akıcı edersin; o sıfat nasıl idi ise, onu öyle edersin.
Ya'ni "Eserleri su, süt, şarâb ve bal nehirleri olan dünyadaki sıfatlara nasıl hâkim olmuş isen, bu dört nehre de hâkim olup, onları istediğin tarafa akıcı edersin."
3453. Senin menîn gibi ki, senin fermanındadır, onun nesli çabuk senin emrine gelirler.
Dünyâdaki amelin ve âhiretteki onun eseri, senin menîne benzer. Senin menîn bu âlemde senin arzûna ve fermânına tâbi'dir; sen onu irâden ile rahm-i mâdere bırakırsın; ondan veled peyda olur ki, bu veled o menînin eseridir. Bu eser olan veled dahi senin emrine tâbi' olur.
3454. Senin veledin senin gerû yaptığın cüz'ünüm diye, senin emrin üzerine gider.
"Gerû", örümceğin yaptığı kâğıda müşâbih bir beyaz perdedir ki, onda tohumlar ve yavru çıkarır. Rahm-ı mâdere düşen nutfe murâd buyurulur. Ya'ni "Senin veledin lisân-ı hâl ile senin rahm-i mâdere döktüğün cüz'ünüm diye, doğduktan sonra da senin emrin üzerine gider."
3455. O sıfat bu cihanda senin emrinde idi; o ırmaklar dahi akıcı olarak senin emrindedir.
3456. O ağaçlar sana muti'dirler; zîra o ağaçlar senin sıfatından meyvelidirler.
Bu beyt-i şerîfde el-Hâkka sûre-i şerîfesinde vâki' فَهُوَ فِي عِيشَةٍ رَاضِيَةٍ فِي جَنَّةٍ عَالِيَةٍ قُطُوفُهَا دَانِيَةٌ (Hâkka, 69/21-23) ya'ni "O sâlih kimse, râzı olduğu bir yaşayış içinde yüksek cennettedir ki, onun ağaçlarının dallarındaki meyveler yakındır" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'ni "Bu ağaçlar ve meyveleri senin dünyadaki ibâdâtının ve sıfât-ı hamîdenin eserleridir. Sıfatın, zâtına mutî' olduğu gibi, onların meyveleri de sana mutî' olurlar."
3457. Bu sıfat mâdemki burada senin emrindedir, binaenaleyh orada o senin cezân da senin emrindedir.
3458. Vaktaki senin elinden mazlûm üzere zahm bitti, o bir ağaç oldu, ondan zakkūm bitti.
Bu dünyâda senin elinden bir mazlûma zulüm ve fenâlık çıktığı vakit, bu zulüm, âlem-i âhirette zakkūm ağacı sûretinde zâhir olur." Nitekim âyet-i kerîmede إِنَّ شُجَرَةَ الزَّقُومِ طَعَامُ الْأَثِيمِ (Duhan, 44/43-44) ya'ni "Muhakkak zakkum ağacı âsînin taâmıdır” buyurulur.
3459. Vaktaki öfkeden gönüllere senin ateşin vurdu, cehennem ateşinin mayası geldin.
Vaktaki öfken ve gazabın sebebiyle fenâ sözlerinden ve fenâ fiillerinden, ibâdullâhın gönüllerine senin ateşin vurdu, bu sebeble sen, kendi cehenneminin ateşinin mayası ve aslı olarak zâhir oldun.
3460. Mâdemki senin ateşin burada âdem yakıcı oldu, ondan doğan şey âdem [3473] parlatıcı oldu.
Mâdemki senin gazabının ateşi bu dünyâda âdem yakıcı oldu, âlem-i âhiretde bu halden doğan şey ki, cehennem ateşinin mayasıdır, o da orada âdem parlatıcı oldu.
3461. Senin ateşin insanlara kasd eder; ondan doğan ateş de, âdem üzerine vurur.
Senin âteş-i gazabın, dünyâda insanlara kasd eder, onun eseri olarak âhiret âleminde doğan ateş de, âdem üzerine, ya'ni sahib-i esere vurur, başka taraflara gitmez.
3462. Senin yılan ve akreb gibi olan sözlerin, yılan ve akrep olup, senin nefesini tutar.
Senin dünyâda yılan ve akrep gibi halkı sokan fenâ sözlerin, âhirette yılan ve akrep sûretine girip seni sokarlar ve onların sokmaları acısından nefesin tutulur.
3463. Evliyâyı intizarda tuttun, kıyâmet gününün intizarı sana yâr oldu.
"Evliyâ" burada insân-ı kâmil ma'nâsına değildir, alelâde dostlar demek- tir. Ya'ni "Bu dünyâda dostlarından ba'zıları, senin elinden gelen bir işde kendilerine muâvenet etmen için sana mürâcaat ederler ve sen de: "Yarın ve öbür gün" diye va'dler ederek onları intizârda tutup gönüllerini üzersin. İşte bunun cezâsı da kıyâmet gününde seni sıkacak ve üzecek bir sûretde bir in- tizâra giriftâr olmandır."
3464. Senin: "Yarın ve öbür gün!" va'den, sana haşrın intizarı geldi, vay sana!
3465. O uzun günde muntazır kalırsın, hesabta ve can eritici güneşde.
Hayât-ı dünyeviyyede küre-i arzın kendi mihveri etrafındaki devrinden hâsıl olan gündüz ve gecenin ölçüsü ma'lûmdur. Bu arzın kıyâmeti koptuğu vakit, arzın ve semâvâtın başka bir hey'ete tebeddül edeceği يوم تبدل الارض غير الأرض والسموات (İbrâhîm, 14/48) ["Yer, başka bir yere ve gökler de (başka göklere) döndürüldüğü gün..."] âyet-i kerîmesinde beyân buyurulur. Şu hâ- le göre, manzûme-i şemsiyyemiz seyyârâtının vaziyetleri kâmilen değişecek ve ehl-i mahşer güneşe pek yakın olan bir küre üstünde bulunacak ve o kü- renin günleri pek uzun olacak demek olur.
Bu beyt-i şerîfde ehl-i mahşerin, müstehak olanları bu kızgın güneş altın- da uzun müddet efâl-i dünyeviyyelerinin hesabını görmek için bekleyecek- leri beyân buyurulur. Beşerin ecsâmı dahi, dünyadaki ecsâmın gayri ve rû- hâniyet gälib olarak yaratılmış olduğundan, pek yakın olan bu güneşten, ya- nıp mahv olmaları vârid değildir.
3466. Zîra sen göğü muntazır tuttun, yola yarın giderim tohmunu ekdin.
Ya'ni kulların amel-i sâlihi, arz-ı süflîden âlem-i ulvîye urûc eder. Nite- kim âyet-i kerîmede إِلَيْهِ يَصْعَدُ الكلم الطيب والعمل الصالح يرفعه (Fâtır, 35/10) ya'ni "Tayyib olan kelimeler, huzûr-ı Hakk'a suûd eder ve amel-i sâlih onu yük- seltir" buyurulur. İmdi semâ ve âlem-i ulvî senin a'mâl-i sâlihanın suûduna muntazır olduğu hâlde sen dünyâ tarlasına "tarîk-i Hakk'a yarın giderim" tohmunu ekdin, âhiretde de bu tohumun yemişi olan intizârı biçersin. Su- ver-i evzâ' ve ef'âl-i beşerin gâib olmayıp havaya intişâr ettiği fennen sâ- bittir; ve sadâların dahi gâib olmayıp, kezâ havaya münteşir olduğu da bu gün telsiz-telefonla müeyyeddir.
3467. Senin öfken, cehennemin alevli ateşinin tohumudur. Agâh ol, bu cehennemi söndür ki, bu tuzaktır.
İkinci mısra'daki "Kîn fahest", ibâresinde iki ihtimal vardır. birisi "Ki în fahest" demek olur ki, "ki" edât-ı beyân, "în" ism-i işaret olur; ve ma'nâ “Ki bu tuzaktır" demektir. İkincisi "kîn", buğz ve hıkd ve adâvet ma'nâsınadır. "Kîn fehast", buğz tuzaktır, demek olur.
3468. Bu ateşi söndürmek, nûrun gayri ile olmaz; senin nûrun bizim ateşimizi söndürdü; biz şekûruz.
"Cehennem tabîatlı olan nefsin, her biri alevli ateş olan bu sıfatlarını, insân-ı kâmilin nûr-ı bâtınından başkası söndürmez ve izâle etmez. Ey kâmil olan mürşidimiz, senin nûrun bizim ateşimizi söndürdü; biz ale'd-devâm şükr ediciyiz." Nitekim hadîs-i şerîfde, yevm-i kıyâmetde mü'min cehennem üzerinden geçerken, cehennem جز يا مؤمن فان نورك اطفأ نارى ya'ni "Ey mü'min geç! Zîrâ senin nûrun, benim ateşimi söndürdü" diye hitâb edeceği beyân buyurulmuştur. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu hitâbı nefs-i cehennemin sahibi olan mürîd lisânından, mü'min-i hakîkî olan insân-ı kâmile nakil buyururlar.
3469. Eğer sen nûrsuz isen, bir hilim yaparsan fenâdır; ateşin diridir ve kül içindedir.
Eğer sen nûr-ı yakîn sâhibi olmadığın halde, bir hilim eseri göstersen, bu hilim senin bâtının için fenâdır; çünkü senin hâlin değildir, bu perde altında nefsinin ateşli olan sıfatları diridir ve kül içinde mestûrdur.
3470. O tekellüf ve perde olur, âgâh ol, ateşi nûr-ı dînin gayri söndürmez. [3483]
Sende nûr-ı yakîn yok iken, hilim eseri göstermen tekellüf olur ve nefsinin diri olan sıfatlarına bir perde olur; bu da makbûl bir şey değildir; çünkü dışın halîm ve için gazûbdur, i'tibâr ise insanın bâtınınadır; ve bâtındaki ateşi ancak dindeki nûr-ı yakın söndürür.
3471. Nûr-ı dîni görmedikçe emîn olma, zîrâ gizli ateş bir gün fâş olur.
Bâtınında dindeki nûr-ı yakîni görmedikçe, nefsinin sıfatından emîn olma, zîrâ o gizli ateş ne kadar tekellüf edersen et, yine bir gün bir sebeb tahtında fâş olur ve meydana çıkar.
3472. Nûru bir su bil ve suya da yapış! Vaktaki suyun vardır, ateşten korkma!
Nûr-ı yakın, bir su gibidir; o senin nefsânî olan sıfatının ateşlerini söndürür; binâenaleyh o nûra yapış! O nûr-ı yakın kalbinde peydâ olduğu vakit, artık nefsinin ateş sıfatından korkma!
3473. Su ateşi söndürür, zîrâ ateş tabîatı ile, onun evladlarının neslini yakar.
"Su"dan murâd, nûr-ı yakîn-i îmân ve "ateş"den murâd, sıfât-ı nefsâniyye; ve "suyun evlâdlarının nesli" sıfât-ı rûhâniyyedir. Ya'ni “Nûr-ı yakîn-i îmân, sıfât-ı nefsâniyye ateşlerini söndürür; çünkü o sıfât-ı nefsâniyye, kendi suyu ve tabîatı ile, sıfât-ı rûhâniyyeyi yakar. Bu sebeble nûr-ı yakın, sıfât-ı nefsâniyyenin düşmanıdır."
3474. Birkaç gün, suya mensûb kuşlar tarafına git, tâ ki seni hayata mensub olan suya çeksinler.
Ey nefsânî olan kimse, birkaç gün nûr-ı yakîn sahibi olan evliyâ-i Hak tarafına git, tâ ki seni rûhâ mensûb olan sıfât âlemine çeksinler.
3475. Suya mensub kuş, toprağa mensub kuş hem-tendirler; fakat zıdlardır, su ve yağdırlar.
"Murg-ı âbî"den murâd, rûhânî ve "murg-ı hâkî"den murâd, nefsânî olan kimselerdir. Ya'ni “Rûhânî kimse ile, nefsânî kimse, sûrette cismen birbirinin nazîridir, fakat ma'nâları zıddır; biri rûhânî ve diğeri nefsânîdir. Su ile yağ nasıl birbirleriyle imtizâc etmezlerse, onlar da öyle birbiriyle imtizâc edemez."
3476. Her biri muhakkak kendi asıllarına bendedirler, ziyade ihtiyat et! Birbirinin müşabihidirler.
Ya'ni “Rûhânî olan kimse, kendi aslı olan ism-i Hâdî'nin bendesidir ve "abdü'l-Hadî"dir; ve nefsânî olan kimse dahi, kendi aslı olan ism-i Mudill'in bendesidir ve "abdü'l-Mudil”dir. Sûretde ve mahsûsâtda, birbirinin müşâbihidir; her iki tarafın da'vetine bakıp ziyâde ihtiyât etmek elzemdir; zîrâ her ikisinin ma'nâlarında fark-ı azîm vardır."
3477. Nitekim vesvese ve vahy-i elest, her ikisi ma'küldürler, lakin fark vardır.
Nitekim ilkāât-ı nefsânî ve şeytânî vardır ki, ona "vesvese" derler; ve ilkāât-ı rabbânî ve melekî vardır ki, o da vahy-i elesttir. Bunların her ikisi de yukarıdakiler gibi mahsûsâtdan değildir, ma'kūlât cinsindendirler. Yukarıdakiler mahsûsât cihetiyle birbirlerine müşâbih oldukları gibi, bunlar da ma'kūlât cihetinden birbirlerine müşabihdirler; fakat aralarında azîm fark vardır.
Ma'lûm olsun ki, insanın kalbine vârid olan "havâtır" dört nevi'dir. “Rûhânî” ve “melekî" ve "nefsânî" ve "şeytânî"dir; ve bu havâtır maddî ve hissî şeyler olmayıp, ma'nevî ve aklidirler. Aralarındaki fark budur ki, “hâtıra-i Rahmânî" hayra müteallık olarak kuvvetli bir sûrette vârid olur. insan o hâtırayı icra etmedikçe râhat edemez. "Hâtıra-i melekî" de hayra müteallık olarak vârid olursa da, zayıf olur; ve insan icrâ edip etmemekte tereddüde düşer. "Hâtıra-i nefsânî," şerre taalluk eder ve kuvvetli olarak gelir. İnsan onu terk hususunda azîm mücâhedeye ve zahmete düşer. "Hâtıra-i şeytânî" kezâ şerre taalluk eder ve fakat zayıf olarak gelir; insan dâimâ ona galebe çalabilir; fakat bu hâtıra-i şeytânî, nefsin hazzına aid şeyler olduğundan, araya nefis girince, def'i güç olur. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu beyt-i şerîfde nefsânî ve şeytânî havâtıra "vesvese" ve Rahmânî ve melekî olan havâtıra da "vahy-i elest" buyurmuşlardır. İbn Mes'ûd (r.a.) hazretlerinden mervî olan hadîs-i şe- ان للشيطان لمة بابن ادم و للملك لمة فاما لمة الشيطان فايعاد بالشر و تكذيب بالحق و اما لمة الملك رفده وجد الاخرى فليستغذ بالله له و من وجد الاخرى فايعاد بالخير و تصديق بالحق فمن وجد ذلك فليعلم انه من الله فليحمد الله من الشيطان ثم قرأ الشيطان يعدكم الفقر و يأمركم بالفحشاء ya'ni "Benî-Âdem'e şeytanın do-kunması vardır ve meleğin dokunması vardır. Şeytanın dokunmasına gelin-ce, şerri va'd ve hakkı tekzîbdir; ve meleğin dokunmasına gelince, hayrı va'd ve hakkı tasdîkdir. İmdi bunu bulan kimse, Allah'dan olduğunu bilsin ve Al-lâh'a hamd etsin; ve diğerini bulan kimse, şeytandan Allah'a sığınsın" bu-yurulmuştur. Resûl-i Ekrem Efendimiz böyle buyurduktan sonra: "Şeytan si-ze fakrı va'd eder ve fahşâ ile emr eder (Bakara, 2/268) ma'nâsındaki âyet-i kerîmeyi kırâat eylemiştir."
3478. Zamîr pazarının her iki dellalları meta'ları medh ederler, ey emîr!
Ya'ni "Bâtın çarşısının dellâllarından her birisi, kendi metâ'larını müşteri-lerine medh ederler. Hak ve melek, a'mâl-i sâliha müşterilerine, onları süsler ve medh eder; ve nefis ve şeytân dahi ef'âl-i kabîha müşterilerine, fisk u fücûru süsler ve medh ederler. Ey vücûd-ı beşerde halîfe-i Hak ve emîr olan rûh!" "Ey emîr" hitâbı aşağıdaki beyt-i şerîfe de râci' olabilir.
3479. Eğer sen gönül sarrafı isen, fikri tanı; esîr dellalı gibi iki fikrin sırrını fark et!
"Fikret-şinâs", fikir tanıyıcı ma'nâsına vasf-ı terkîbî olabilir; bu sûretde ma'nâ: "Eğer sen fikir tanıyıcı gönül sarrafı isen" demek olur. Veyâhud "fik-ret", mef'ûl ve "şinâs", emr-i hâzır olup, ma'nâ: "Fikreti tanı!" demek olur ki, tercüme bu tarzda yazılmıştır. "Nahhâs", feth ve teşdîd ile köle ve câriye alıp satıcı ma'nâsınadır ve hayvan dellâlı ma'nâsına da gelir. Burada zarûret-i vezn için şeddesiz okunmak îcâb etmiştir. "Eğer gönül sarrafı isen, kalbine vârid olan bir fikrin mâhiyyetini iyi tanı! Esîr alıp satan kimse kölenin ve câ-riyenin etvârını ve ahlâkını nasıl tedkîk edip fark ederse, sen de efkârı öylece tedkîk et!"
3480. Ve eğer bu iki fikri şübhe cihetinden bilemezsen, “Lâ hilabe!" de ve acele etme ve sürme! İkinci mısra'da bir hadîs-i şerîfe işaret buyrulur. Ashâb-ı kirâmdan Hz. Hıbbân, Resûl-i zîşân Efendimize gelip dedi ki: "Yâ Resûlallah, ben alış verişte aldanıyorum. Server-i âlem Efendimiz cevâben buyurdular ki: يا حبان فقل لا خلابة ولى الخيار ثلثة ايام Ya'ni "Yâ Hıbbân, de ki: Aldatmak yoktur ve benim için üç gün muhayyerlik vardır." Cenâb-ı Pîr efendimiz yukarıda bâtını çarşıya ve lümme-i melekî ve şeytânî sebebiyle vârid olan havâtırı, metâ'lara ve hâtıra sahibini de müşteriye teşbîh buyurmuş idi. Burada buyururlar ki: "Eğer sen, bu iki tarafın medh ettiği metâ'ların iyiliğinde ve kötülüğünde şübheye düşer isen: "Aldatma yoktur. Ben bir müddet teemmül edeyim ve anlayanlar ile istişâre edeyim; binâenaleyh ben bir müddet kabûl ve adem-i kabûlde muhayyerim" de! O havâtırı icrâya acele etme ve onun tarafına koşma!"