İçeriğe atla

O kadının hikâyesidir ki, onun evlâdı yaşamaz idi; Hakk'a nâle etti, cevâb geldi ki: "Bu senin riyâzetinin bedelidir ve senin için cihân yerinde mücâhededir"

35. bölüm / 81 · 1544 kelime · ~8 dk okuma

3388. O bir kadın her sene oğlan doğurur idi; altı aydan ziyade ömürlü olmazdı.

3389. Ya üç ayda, ya dört ayda helâk olurdu; tâ ki o kadın efgan etti ki: "Ey ilah!"

3390. "Dokuz ay hamldir, üç ayım ferahtır; benim ni'metim, alaim-i semâdan daha çabuk gidicidir."

"Kavs-i kuzah", yağmurlu vakitlerde havada görünen renkli kavsin adıdır. "Kavs", yay ve "kuzah", bir dağın ve şeytanın adıdır; alâim-i semâ dahi derler. Türkçe'de muharref olarak "Elim (اليم) sağma" denir ve Fârisî'de "ke-mân-ı Rüstem" ta'bîr ederler. Bu kavsin sebeb-i zuhûru hikmet-i tabîiyye kitablarında mündericdir. Ya'ni kadın şikâyetinde der ki: "Yâ Rab, dokuz ayım senede haml ile ve ancak üç ayım ferahlık ve râhat içinde geçer. Benim ni'metim ve râhatım, havada peyda olan alâim-i semâ gibi pek çabuk zâil olur."

3391. O kadın, korkutucu derdden dolayı, Hak adamlarının huzûrunda bu şikâyet cinsinden feryad ederdi.

"Korkutucu derd"den murâd, ölümdür. Ya'ni "Kadın evliyâullahın huzûruna gidip, çocuklarının ölümünden şikâyet ederek feryad ederdi."

3392. Yirmi oğlu böylece mezara gitti, hârr bir ateş onun canına düştü.

3393. Nihayet bir gece ona, yeşilliğe mensub, letafete mensub, buhlsüz bir bağ olarak bir cennet göründü.

“Bâğî"deki "yâ" vahdet ve “sebzî” ve “hôşî" deki "yâ"lar nisbet içindir. "Zınnet", buhl ve imsâk "bî-zınnet" buhlsüz ve imsâksiz, âhirindeki “ya” ziyâdelik ma'nâsınadır. Ya'ni "Nihayet o kadına bir gece ma'nâsında, yeşilliğe ve letâfete mensûb, ni'metleri ziyâde buhlsüz ve imsâksiz ve mebzûl bir bağ olarak bir cennet göründü. "Cennet", yeşillikleri arzını örten ma'nâsınadır.

3394. Bi-keyf olan ni'mete bağ dedim; zîrâ ni'metlerin aslı ve bağların mecma'ıdır.

Ta'rîfe sığmayan o ni'mete "bâğ" ta'bîr ve onu “bâğ" lafzıyla ta'rîf ettim; zîrâ o cennet, bütün ni'metlerin aslı ve bağların mecma'ıdır, ya'ni "mecma'-ı ezvâkdır".

3395. Ve yoksa gözün görmediği ne bağ yeridir? Hâlık nûr-ı gayba “çerağ" buyurdu.

Biz o bî-keyf olan cennete, herkesin gözünün gördüğü "bâğ" dedik. Halbuki Hak Teâlâ hazretleri Buhâri-i Şerîf'de münderic hadîs-i şerîfde buyurur ki: اعددت لعبادى الصالحين ما لا عين رأت و لا اذن سمعت و لا خطر على قلب بشر Ya'ni "Ben sâlih kullarım için, göz görmedik ve kulak işitmedik ve kalb-i beşere hutûr etmedik şeyler hazırladım." Binâenaleyh gözlerin gördüğü bağ nerede, bu bîkeyf olan cennet nerede! Maahâzâ tefhîm için temsîl zarûrîdir. Zîrâ Hâlık Teâlâ hazretleri nûr-ı gayba “çerâğ" ta'bîr buyurdu. Nitekim âyet-i kerîmede mezkûrdur: الله نور السمواتِ وَالأَرْضِ مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكوة فيها مصباح المصباح في زجاجة الزَّجَاجَةُ كانها كوكب دري (Nûr, 24/35) Ya'ni "Allah Teâlâ semâvât ve arzın nûrudur. Onun nûrunun meseli kandillik gibidir ki, onda çerâğ vardır. Öyle çerâğ ki, sırça kandil içindedir ve öyle sırça kandil ki, gûyâ parlak yıldızdır."

3396. Misil olmaz, o onun misali olur; ta ki hayrân kimse koku götürsün.

O cennet, bâğın ve nûr-ı gayb, çerâğın misli olmaz, onun misâli olur; tâ ki bunların ne gibi şeyler olduğunu zihnine sığdıramayıp hayrette kalan kimse, bu misâlden o ma'nâlara intikāl için bir koku alabilsin; zîrâ misâl ile ma'kül, mahsüs olur.

3397. Elhasıl o kadın onu gördü, sarhoş oldu. O zayıf, o tecellîden elden gitti.

Ya'ni "Zaîfü'l-isti'dâd olan o kadın, bu tecellî'-i Hakk'a karşı metânetini muhafaza edemeyip hoş oldu ve kendinden geçti."

3398. Bir köşkte, kendi adı yazılmış gördü. O mahbub-kîş, onu kendinin bildi.

"Kîş”, mezheb ve dîn ma'nâsınadır. "Mahbub-kîş" terkîbi vasf-ı terkîbîdir, mahbûb mezhebli demek olur. Ya'ni "O kadın, gördüğü cennet içindeki bir köşkde, kendi adı yazılmış olduğunu gördü. O mahbûb mezhebli o köşk kendinin olduğunu bildi."

3399. Ondan sonra dediler ki: "Bu ni'met onun içindir ki, o cânbazlıkda sadıkın gayri kalkmadı."

Ondan sonra ehl-i melekûttan ba'zıları kadına dediler ki: "Bu ni'met ancak Hakk'a karşı, sıdk ve ihlâs ile can fedâsına kalkan kimseye mahsûstur."

3400. "Vaktaki sen ilticâda kâhil oldun, Hudâ sana o musîbetleri ivaz verdi."

"Vaktâki sen Hakk'a ilticâda tenbel oldun ve ten-perverliğe sa'y ettin, Hak Teâlâ sana o musîbetleri, bu ni'mete bedel ve ivaz verdi ve bu ni'meti, o musîbetlerin yüzünden buldun."

3401. Dedi: "Yâ Rab, yüz seneye ve ziyâdeye kadar bana böyle ver, sen benden kan dök!"

Kadın bu ni'meti görünce, o musîbetlere râzı olup dedi ki: "Yâ Rab, yüz seneye ve daha ziyâdeye kadar bana böyle musîbetler ver ve sen benden lohusalara mahsûs olan nifâs kanını dök; ben doğurayım ve çocuklarımı gâib etmek musîbetine uğrayayım."

3402. O bağ içinde vaktaki daha ileriye geldi; onda kendi oğullarının hepsini gördü.

3403. Dedi: "Benden gâib oldu, senden gâib olmadı. İki gayb gözü olmaksızın kimse adam olmadı."

"Benim evlatlarım, benim huzûrumdan gâib oldu, fakat senin huzûrundan gâib olmadı; zîrâ sen âlem-i gayb ve şehadeti muhîtsin. Nitekim âyet-i kerîmede `ما عندكم ينفد و ما عند الله باق` (Nahl, 16/96) ya'ni "Sizin indinizde gâib olan şey, Allâh'ın indinde bâkîdir" buyurulur. İki gayb gözü olmayan, kalbinin ve bâtınının iki gözü olmayan kimse, adam olmadı." "Merdüm", gözbebeğine de ıtlâk olunur ve insân-ı kâmil, gözbebeği mesâbesinde olduğundan “merdüm olmadı" ta'bîrinde, o kimse insân-ı kâmil olmadı ma'nâsı da mündemicdir.

3404. Sen fasd etmedin, burnundan ziyade kan aktı; nihayet senin canın sıtmadan kurtuldu.

"Fasd", kan almak demektir. "Sen vücudundan kan almadın, fakat ihtiyârın olmaksızın burnundan ziyâde kan boşandı. Bu hâl senin vücuduna, senin irâden olmaksızın bir fâide te'mîn etti; nihâyet senin canın, ya'ni rûh-i hayvânîn sıtmadan ve harâretden kurtuldu."

Bu beyt-i şerîf, bir kimsenin kendi ihtiyârıyla yapamadığı riyâzet makāmına kāim olmak üzere, Hak Teâlâ tarafından müteveccih olan mesâibin misâlidir.

3405. Her meyvenin içi, onun kabuğundan iyidir; teni kabuk ve onun içini o dostu bil!

İnsan, şecere-i kevnin meyvesidir; cismi, o meyvenin kabuğu ve onun hakîkati olan Hak, onun içi ve bâtınıdır. Her zâhiri olan meyvenin içi, onun kabuğundan iyi olduğu cihetle, insanın hakîkati olan Hak ve ma'şûk-ı hakîkî dahi, elbette cisimden daha ziyâde matlûbdur ve o matlûbun indinde cismin aslâ ehemmiyeti yoktur.

3406. Nihayet âdem bir latîf iç tutar, eğer o demden isen, bir dem onu iste!

Sözün hulâsası budur ki, âdemin bir latîf içi ve hakîkati vardır ki, o da vücûd-ı hakîkî-i Hak'dır. Sûre-i Secde'de vâki' وَ بَدَأَ خَلْقَ الْإِنْسَانِ مِنْ طِينٍ ثُمَّ جَعَلَ نَسْلَهُ مِنْ سُلَالَةٍ مِنْ مَاءٍ مَهِينٍ ثُمَّ سَوَّاهُ وَ نَفَخَ فِيهِ مِنْ رُوحِهِ (Secde, 32/7-9) ya'ni "Hak Teâlâ insanın halkına çamurdan başladı; sonra onun neslini zayıf su sülâlesinden kıldı; sonra cismini tesviye edip, ona kendi rûhundan nefh etti" âyet-i kerîmesinde beyân buyurulan "nefh"den ve "dem"den isen, bir dem olsun kendi vücûdunda o nefhi ve demi iste ve o demin aşkına düş! Ey sâlik zannetme ki Hak senin vücûdundan hâriçdir. Sen Hak'dasın ve Hak dahi sendedir. Senin bu vücûd-ı kesîfin, sana bir ayrılık vehmi îrâs etmiştir; bu vehm-i vücûdîden ve vücûd-ı vehmîden yakayı kurtarmak lâzımdır. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'de şu rubâîyi buyururlar:

Hamza (r.a.)ın harbe zırhsız olarak girmesi

3407. Sonda Hamza saf vurduğu vakit, gazâya zırhsız sermest olarak gelir idi.

Hz. Hamza (r.a.) efendimiz ki, Resûl-i zîşân Efendimiz'in amcaları idi; âhir ömürlerinde muhârebe safına, o vaktin harblerine mahsûs olan zırhını giymeksizin mestâne bir sûretde girer idi.

3408. Göğsü açık, teni çıplak olarak kendini kılıç safında çok ileri atardı.

"Sîne-bâz", göğsü açık ve "ten-bürehne", teni çıplak ma'nâsına geldiği gibi; "sîne" göğsü, “bâzû" kolları, "ten" teni, "bürehne", çıplak ma'nâsı da verilebilir. Ya'ni sînesi, kolları ve teni çıplak olarak demek olur.

3409. Halk sordular ki: "Ey Resûl'ün amcası, ey saf yarıcı olan arslan, ey erlerin şahı!"

"Hizebr", yırtıcı arslan demektir. "Fuhûl", "fahl"in cem'idir; fahl, erkek deve ve her hayvanın erkeği demektir. Burada "insanların kahramanı" ma'nâsı murâd buyurulmuştur.

3410. “Sen Huda'nın haberinden لا تُلْقُوا بأيديكم إلى التهلكة ]"Kendi ellerinizle [3422] kendinizi tehlikeye atmayın") yi okumadın mı?"

“Peygâm-ı Huda”dan murad, Kur'ân-ı Kerîmdir. و لا تُلْقُوا بأَيْدِيكُمْ إِلى التَّهْلُكَة (Bakara, 2/195) ya'ni "Kendinizi elleriniz ile tehlikeye atmayınız" âyet-i kerîmesini Kur'ân'da okumadın mı?" demek olur.

3411. "Öyle olunca, böyle ma'rekede niçin sen kendini tehlikeye atıyorsun?"

"Mâdemki zırhsız muhârebeye gitmek tehlikedir; binâenaleyh böyle harb meydanına zırhsız giderek niçin kendini tehlikeye atıyorsun?" "Ma'reke", harb meydanı demektir.

3412. "Vaktaki sen delikanlı ve gürbüz ve kavî idin, saf tarafına zırhsız gitmez idin."

"Zeft", cesîm ve gürbüz ve kavî ma'nâlarına gelir. "Saht-zih", kuvvetli olmaktan kinâyedir. Zîrâ "saht", şedîd ve "zih", yay kirişi demektir. Yay kirişi gergin ve şedîd olunca, o kirişi çekip ok atacak olan kimsenin bâzûsu pek kuvvetli olması îcâb eder. Ya'ni: "Ey Hamza hazretleri sen delikanlı iken gürbüz ve kuvvetli idin, fakat harb safına zırhsız gitmez idin."

3413. "Vaktaki ihtiyar ve zayıf ve bükülmüş oldun, “la-ubalí" perdelerini vurursun."

"Perde", pencerelere ve kapılara asılan örtüler ve mûsîkî ıstılâhında nağmeleri teşkîl eden sadâlardan her biri. “Lâ-ubâlî", terkîb-i Arabî olup "korkmam ve çekinmem" ma'nâsınadır. Örfde korkusu olmayan kimse demektir. Ya'ni "Vaktāki ihtiyar ve zayıf ve bükülmüş oldun, şimdi korkusuzluk nağmelerini ve perdelerini çalıyorsun."

3414. Lâubâlîce kılıç ve mızrak ile hây ve hûy ve imtihan gösterirsin.

"Dâr u gîr”, fermân edicilik, emir ve nehy ve hây u hûy ma'nâlarınadır.

Burada son ma'nâ münasibdir. Ya'ni "Korkusuzca kılıç ve mızrak ile hây ve hûy ve kahramanlık imtihanı gösterirsin."

3415. "Kılıcın ihtiyara hürmeti yoktur; kılıcın ve okun ne vakit temyîzi olur?"

"Kılıç faâliyete başladığı vakit: "Bu ihtiyardır, buna hürmet edip, kesmiyeyim" demez. Hiç kılıç ve ok ihtiyarı ve genci tefrîk eder mi?"

3416. Bî-haber olan gam yiyiciler, ona gayret cihetinden bu üslubdan nasihat verdiler.

"Hz. Hamza (r.a.)ın kasd-ı âlîlerinden bî-haber olan rüfekā-yı muhteremesi onun böyle zırhsız harbe gitmesinden dolayı gam çekerler ve ona dostluk gayretinden dolayı nasîhat verirler idi." "Gıyer", burada mütegayyir olmak ve hâlden hâle dönmek ma'nâsına, müfred müzekker olan isimdir. Hz. Hamza'nın rüfekā-yı muhteremesi onu zırhsız harbde gördükleri için, düşmandan zarar geleceği korkusuyla hâlden hâle döndükleri için nasîhat verdiler demek olur.