İçeriğe atla

Kendi ölümünün haberini işittiği vakit o şahsın korku ile Mûsâ (a.s.) tarafına koşması

34. bölüm / 81 · 1572 kelime · ~8 dk okuma

3357. Vaktāki bunları işitti, koşarak ve acele ve harâretle Mûsâ Kelîmullah'ın kapısına gitti.

3358. O: "Ey Kelîm, bundan benim feryadıma yetiş!" diye korkudan yüzünü toprağa sürerdi.

Öleceğini horozdan haber alan o efendi: "Ey Kelîmullah, bu ölümden benim imdâdıma yetiş!" diye yalvarır ve korkusundan yüzünü topraklara sürer idi.

3359. Dedi: "Git, kendini sat ve kurtul; çünkü usta olmuşsun, kuyudan sıçra!"

Mûsâ (a.s.) ona istihzâ tarîkıyle cevâben buyurdu ki: "Ey hîlekâr efendi, git, şimdi de kendini sat ve ölüm musîbetinden kurtul bakalım! Çünkü sen, öleceği satıp para kazanmakta usta olmuşsun. Kendin için de bir tedbîr yap da, bu ölüm kuyusundan dışarıya sıçra!"

3360. Sen müslümanlara ziyân at, keseyi ve kemerleri sen iki kat yap!

"Müslümanlara ettiğin ziyân mukābilinde, keseni ve kemerlerini para ile iki kat doldur!"

3361. Ben kerpiçin içinde bu kazâyı gördüm ki, sana ayînede ıyân oldu.

"Kerpiç"den murâd, cism-i hâkîdir. "İçinden" murâd, o cismin bâtını olan hakîkatı ve "ayn-ı sabite"sidir. Ve bu cism-i hâkî o ayn-ı sâbitenin âyînesidir ki, onun ahvâlî, bu cism-i hâkîye mün'akis olur. Ya'ni, "Ben senin cism-i hâkînin bâtını olan ayn-ı sâbitende bu kazâ-yı ilâhîyi gördüm ki, sen o kazâyı, o ayn-ı sâbitenin âyînesi olan cism-i hâkînde zuhûr ettikten sonra gördün ve bildin."

3362. Akıl ahiri kalbi ile evvel görür, ma'rifetden fakîr olan âhirde görür.

"Mukıll", fakîr ve az yapıcı ma'nâsınadır. Ya'ni "Akıl bir emri teemmül edip, o emrin âhirini evvel görür; fakat akıl ve irfandan bî-behre ve fakîr olan kimse, o emrin netîcesini vâki' olduktan sonra görür", ve netîcesi fenâ olduğu zâhir olduktan sonra def' ve izâle çâresi de kalmaz.

3363. Tekrar zârî etti ki: "Ey iyi ahlâklı, benim başıma vurma ve yüzüme sürme!"

Efendi, Mûsâ (a.s.)ın bu ta'n ve tekdîrlerine karşı tekrar ağlıyarak dedi ki: "Ey iyi ahlâklı olan nebiyy-i zîşân; yaptığım kabâhati başıma vurma ve yüzüme sürme!"

3364. Benden o geldi ki na-seza idim, nâ-sezalığıma sen hüsn-i ceza ver!

"Benden o fiil zâhir oldu ki, ben o lutuf ve ihsâna lâyık değil idim ve bu zâhir olan fiilimden nâ-sezâ olduğum meydana çıktı; fakat sen kerîmsin, benim nâ-sezâlığıma sen, sû-i cezâ ile mukābele buyurma, hüsn-i cezâ ile hakkımda muâmele buyur!"

3365. Dedi: "Ey oğul, bir ok, yaydan fırladı; âdet değildir ki, o geri başa gelsin.'

Mûsâ (a.s.) ona cevâben buyurdu ki: "Ey oğul, kazâ-yı ilâhî oku, senin ayn-ı sâbitenin yayından, bu vücûd-ı izâfî âlemine fırladı. Onun, çıktığı yere geri dönmesi âdet-i ilâhiyye değildir."

3366. "Lakin adil olan şah-ı azîmden isteyeyim; tâ ki o zamân îmânı kendin ile götüresin."

"Dâverî"deki "yâ", yâ-yı ta'zîmdir ve "nîkû dâverî"den murâd Zât-ı Hak'dır. Ya'ni "Zât-ı Hak'dan niyâz edeyim. O vefâtın zamânı, îmânını berâ-ber götüresin!"

3367. “Vaktaki îmânı götürmüş olasın dirisin, vaktaki îmân ile gidesin, bâkîsin!"

3368. Hem o demde efendi üzerinde hâl döndü; hatta gönlü bulandı ve leğen getirdiler.

Bu mükâleme esnasında efendinin üzerindeki hâl tebeddül etti, hatta gönlü bulandı ve istifrâğ hâli zuhûr etti, kay etmek için leğen getirdiler.

3369. Ölüm karışıklığıdır, taâmın sû'-i hazmı değildir, ey bedbaht ve ham, kay sana ne fâide tutar?

Ey bedbaht ve çiğ adam! Bu sendeki bulantı, ölüm karışıklığı ve alâmetidir; yediğin yemeğin, mi'dedeki hazımsızlığı yüzünden değildir. Binâenaleyh kay etmenin sana ne fâidesi vardır?

3370. Dört kişi eve kadar götürdüler; o bacağını, bacağı üzerine sürüştürür idi.

“Vüsâk”, “vâv”ın zammesiyle, "ev" ma'nâsınadır; ve fethi ["vesâk"] ve kesriyle ["visâk"] "bağ" ve "kuşak" demektir. Bu beyt-i şerîfde, “Lâ Uksimu" sûre-i şerîfesinde vaki وَالْتَقت الساق بالساق إلَى رَبِّكَ يَوْمَئِذٍ الْمَسَاقِ (Kıyamet, 75/29-30) ya'ni "Muhtezırın bacakları birbirine dolaşır, o günde mahall-i sevk Rabb'inedir" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'ni, "O efendiyi hâl-i ihtizârda olarak dört kişi evine kadar götürdüler; o ise ölümün şiddetinden bacaklarını birbirine sürüştürür ve dolaştırır idi."

3371. Mûsa'nın nasihatını dinlemezsin, küstahlık edersin, kendini çelik kılıç üzerine vurursun.

3372. Senin canından kılıca haya gelmez; ey birâder, bu senin lâyıkındır, senin lâyıkın!

"Çelik kılıç"dan murâd, kahr-ı ilâhîdir. Ya'ni “Mûsâ (a.s.)ın nasîhatını dinlemezsin, küstahlık edersin ve kendini kahr-ı ilâhî kılıcı üzerine çarparsın. Sen kendini kılıç üzerine çarptığın vakit, kılıç seni kesmekten utanır mı? Ey birâder, başına gelen bu felâket senin layıkındır." ومَا أَصَابَكُمْ مِنْ مُصيبَة فَبِما كسبت أيديكم (Şûrâ, 42/30) Ya'ni "Musîbetden size isabet eden şey, sizin ellerinizin kazandığı şey sebebiyledir" âyet-i kerîmesi, herkesin başına gelen belâ, kendi fiilinin cezası olduğunu beyân buyurur.

Dünyâdan îmân ile gitmesi için Mûsâ (a.s.)ın o şahsa duâ etmesi

3373. Mûsa o seher münacata geldi ki: "Ey Huda, ondan îmânı alma, giderme!"

Hz. Mûsâ (a.s.), hâl-i ihtizârda bulunan o kimse için o günün seher vaktinde Hak Teâlâ'ya münâcât eyleyip dedi ki: "Ey Hudâ, ondan îmânı alma, giderme!"

3374. Padişahlık et, ona bağışla ki, o sehv ve küstahlık ve gulüvv etti.

"Hîre-rûî", küstahlık ve korkusuzluk ve serkeşlik demektir. Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî: "Hîre", "tîre" vezninde küstah ve korkusuz ve serkeş ve zayıf ve beyhûde ve karanlık ve âciz ve mütehayyir ve herze-gû ma'nâlarına gelir. Binâenaleyh mürekkeb olduğu her bir lafzın ma'nâsına münasib olan bir ma'nâ anlaşılmak lâzım gelir. Meselâ "hîre-küşî"de zayıf öldürücülük ve "hîre-serî"de "serkeşlik" ve "hîre-gûî"de herze söyleyicilik ve "hîre-çeşmî"de göz kararmak ma'nâları anlaşılır. "Gulüvv", hücumda haddi tecavüz etmek demektir. Ya'ni "Yâ Rab, o adam sehv etti ve küstahlık etti ve haddini tecavüz etti. Sen padişahlık et de, onun kusûrunu afv et!"

3375. Ona dedim: "Bu ilim senin lâyıkın değil; sözümü def ve gevşek zannetti."

"Ben ona: "Bu ilim senin isti'dâdına münasib değildir, tahammül edemezsin" dedim. O benim sözümü, mümkin olan bir şeyi kendisinden dirîğ ederek, talebini def' etmekten ibâret zayıf ve gevşek bir söz zannetti."

Bu beyt-i şerîfde nâkıslara esrâr-ı ilâhiyyenin keşfi muzır olduğu beyân buyurulur. Ehl-i sülükden ba'zıları, çalıştıkları halde, kendilerine ahvâl-i gaybiyye münkeşif olmadığından müteessif olurlar; halbuki bu adem-i inkişaf haklarında hayırlıdır.

3376. O kimse elini ejderhâya vurur ki, onun eli asâyı ejderha yapar.

Ahvâl-i gaybiyye ejderhâya teşbîh buyurulur. Vech-i şebeh, sâlik-i nâkıs hakkında muzır olup, onu helak etmesidir. Ya'ni "Esrâr-ı gaybiyyeye ıttıla', tahammüle isti'dâdı olan kimseye lâyıktır." Ve bu beyt-i şerîfde Mûsâ (a.s.)ın isti'dâd-ı nebevîlerine de işaret buyurulur. Nitekim elindeki asâ, ejderha olur idi.

3377. Gaybın sırrını ona öğretmek lâyık olur ki, söylemekten dudağını dikebilir.

"Gaybın sırrını ketûm olan kimseye öğretmek lâyık olur; zîrâ onun isti'dâdındaki ketm ve saklamak hâssası, o sırrın ifşâsına mâni' olur." Zîrâ muâmelât-ı dünyeviyyede bile ağzı pek olmayan kimselere sır söylenemez.

3378. Su kuşunun gayri, deryaya layık olmadı; fehm et ve Allah doğruyu en ziyade bilicidir.

"Deryâ-yı hakîkate isti'dâdı olanlardan başkasının dalması lâyık olmaz, bunu iyi anla! Ve Allah Teâlâ ilm-i ilâhîsinde sabit olan hakāyıka nazaran kimlere esrâr-ı gaybiyye ihsân buyuracağını bilir; binâenaleyh esrâr-ı gaybiyyeye ıttıla'a heveskâr olma!"

3379. O deryaya gitti, su kuşu değil idi, gark oldu. Ey Vedûd, onun elini tut!

"O kimse hakîkat deryâsının ehli olmadığı halde fuzûlî talebinden ve beyhûde heveskârlığından dolayı o deryâya gitti ve boğuldu. Ey kulları tarafından sevilmiş ve yâhud kullarını sevici olan, onun ruhunun elini tut ve îmânını bağışla!"

Mûsâ (a.s.)ın duâsını Hak Teâlâ'nın kabûl buyurması

3380. Buyurdu: "Evet, ona îmân bağışladım; eğer sen istersen şimdi onu diri [3390] edeyim."

Hak Teâlâ hazretleri Mûsâ (a.s.)ın münâcâtına cevâben buyurdu ki: "Pekî, yâ Mûsâ, ona îmân bağışladım, istersen şimdi dirilteyim ve hayât-ı dünyeviyyeye iade edeyim.".

3381. Mûsâ dedi: "Bu, ölmek cihanıdır; o cihana ba's et ki, orası aydınlıktır."

Mûsâ (a.s.) dedi ki: "Yâ Rab, bu dünya ölüm yeridir ve hayât-ı dünyeviyye fânîdir. Sen onu aydınlık ve bâkî olan rûh âlemine ba's et ve onu orada îmân ile diri kıl!"

3382. Bu fenâ yeri mâdemki vücûd âlemi değildir, binâenaleyh âriyet olan rücû' fâide değildir.

Bu fenâ yeri olan dünyâ mâdemki vücûd-ı hakîkî âlemi değildir, onun varlığı mevhûm olan bir âriyetdir; binâenaleyh âriyet olan bu vücûd-ı izâfi âlemine geri dönmek fâideli bir şey değildir.

3383. Hem şimdi onların üzerine "Ledeynâ muhdarûn" nihân-hânesinde bir rahmet saç!

Bu beyt-i şerîfde Yâsîn sûre-i şerifesinde vâki وَإِنْ كُلٌّ لَمَّا جَمِيعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ (Yâsîn, 36/32) ya'ni "Nâsın hepsi bizim indimizde hâzır olunurlar" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur ki, nâsın hepsi mertebe-i şehadetimizden, mertebe-i gaybîmize ihzâr olunur demek olur. Beyt-i şerîfte bu mertebe-i gaybe "nihân-hâne" ta'bîr buyurulmuştur. Enbiyâ ve evliyâ-yı kirâm hazarâtı âlemlere rahmet olduğundan, Mûsâ (a.s.) münâcâtında duâsını ta'mîm edip buyurur ki: "Yâ Rab, bu âlem-i fenâdan, bilcümle intikāl etmiş olanların üzerine, âlem-i gaybinde rahmet-i ilâhiyyeni saç!"

3384. Akıbet bilesin ki, cismin ve malın ziyanı, canın faidesi olur, vebâlden kurtarır.

Bu kıssanın hitâmına mebnî, Hz. Pîr-i destgîr nasîhate başlayıp buyururlar ki: Bu kıssayı beyânımızın sebebi budur ki, cismin riyâzetler ve meşakkatler içinde zarar-dîde olması ve malın ziyân ve telef olması, canın fâidesi olduğunu ve seni vebâlden kurtardığını bilesin.

3385. İmdi cân ile riyazete müşteri ol; vaktâki teni hizmete tevdi' ettin, canı götürdün.

Böyle olunca, cisme ziyân olan riyâzete can ile, ya'ni seve seve müşteri ol; vaktâki cismi Hak yolunda ihtiyârın ile hizmete tevdi' ettin, canını nefse ve tabîata esîr olmaktan kurtardın.

3386. Ve eğer sana ihtiyarsız riyazet gelirse, ey murâdına yâr olan kimse, baş koy, şükrâne ver!

Ve eğer sen ihtiyârınla cismini riyâzete tevdi' etmeyip de, senin ihtiyârın olmadığı halde Hak tarafından cismine bir hastalık veyâ malına yanmak ve çalınmak ve sair sûretle telef olmak gibi belâlar gelirse, bunlar gayr-i ihtiyârî riyâzetdir. Bundan dolayı sakın şikâyet etme; Hakk'a teslîm ol ve şükrâne ver. Ya'ni elinden geldiği kadar fukarâya tasadduk et ve sevin ki, Hak Teâlâ bu belâlar ile senin üzerinden maddî ve ma'nevî bir çok yükleri kaldırmıştır.

3387. O riyazeti sana Hak verdi, sen yapmadın, seni "Kün" emrinden o çekti.

O gayr-i ihtiyârî olan riyâzeti sana Hak ihsân etti. Sen ihtiyârın ile yapmadın, çünkü sana ağır geldi; fakat Hak Teâlâ sana lutf etmek için "Kün!" emri cânibinden seni o riyâzet tarafına çekti.

"Kün!" emrinden murâd, abdin ayn-1 sâbitesinde olan hâlin, âlem-i ef'âl-de zuhûruna irâde-i ilâhiyye taallukudur.