İçeriğe atla

Horozun efendinin ölümünden haber vermesi

33. bölüm / 81 · 1284 kelime · ~7 dk okuma

3333. "Fakat yarın muhakkak o ölecektir; vârisi nâle içinde öküzü öldürecektir."

“Hanîn”, arzûmendlik ve çokluk ağlama ve nâle ma'nâlarınadır. Ya'ni "Horoz köpeğe dedi ki: "Efendi zararları başkalarına yükledi ammâ, yarın muhakkak kendisi ölecektir ve onun vârisi ağlaya ağlaya onun rûhu için öküz kurban edecektir."

3334. "Ev sahibi yarınki gün ölüp gidecektir; işte sana azîm gıda erişti."

3335. "Ekmek parçalarını ve sofra artığını ve taâmı, hâs ve âm, mahalle ortasında bulur."

"Lâleng", yemek kaplarında kalan artık ma'nâsınadır. Ya'ni "Hâne sahibinin ruhu için yemekler pişecek ve hâss ve âmma yedirilecektir ve birçok ekmek parçaları, sofra artıkları ve taâmlar köpeklere dökülecektir."

3336. "Kurbana mensûb öküzü ve latîf ekmekleri, köpekler ve dilenciler üzere acele döker."

"Tünük", zammeteyn ve "kâf-ı Arabî" ile, ince ve az ve nâzik ve latîf ma'nâlarınadır. (Medârü'l-Lügāt, Bahar-ı Acem ve Gıyâsü'l-Lügāt). Ve "Sebük", "sîn"in fethi ve "ba"nın zammı ile, hafif ve çüst ü çâlâk ve bî-taalluk ve ta'cîl ve şitâb ma'nâlarına gelir. Gıyâsü'l-Lügat'ın beyânına göre, lehce-i âmme[ye] göre "sîn"in ve “bâ”nın zammeleriyle ["sübük"]; ve ehl-i Îran leh- çesine göre, feth-i evvel ve zamm-ı sânî ile telaffuz olunur. Ya'ni "Kurban et-tikleri öküzü ve latîf ekmekleri efendinin vârisi, onun ruhu için köpeklere ve dilencilere acele döker."

3337. Atın ve katırın ölümü ve kölenin ölümü, bu mağrûr hamın kazasını döndürücü idi.

"Bu mağrûr hamın üç nevi' malının telef olması, kendisinin başına gele-cek olan kazâ-yı ilâhîyi tebdîl edecek idi."

3338. Malın ziyanından ve onun derdinden kaçtı; malı ziyade etti, kendi ka-nını döktü.

3339. Dervişlerin bu riyazetleri ne içindir? Zîrâ o belâ-yı ten cânların bekāsıdır.

Dervişler türlü türlü riyâzetler ile cisimlerini hırpalarlar; bu niçindir bilir misin? Çünkü o tenin belâsı ve cismin cefâsı, rûhun bekāsına sebebdir. Ya'ni cismin ahkâmı muattal ve rûhun ahkâmı cârî olmak içindir.

3340. Bir sâlik kendi bekāsını bulmadıkça, teni nasıl bir sakîm ve hâlik eder? [3350]

Hak yolunun sâliki, kendi zâtının bekāsını bulduğu için, cismini riyâzet-ler ile hırpalar. Eğer böyle bir menfaat bulmamış olsa, cismini nasıl ma'lûl ve helâk eder?

3341. Onun cânı, verilmişe bedel görmedikçe, el ne vakit îsâr ile ve amelle ha-reket eder?

"Îsâr", kelimesinin birkaç ma'nâsı vardır. Burada âtâ vermek, başkasının hazzını, kendi hazzı üzerine ihtiyâr etmektir. Ya'ni "Îsâr ve amel garazsız de-ğildir. Binâenaleyh elin canı ve ma'nâsı verdiği şeye ve yaptığı amele mukābil bir bedel teemmül etmedikçe ve fikrinde bu bedeli görmedikçe, aslâ îsâr ile ve amel ile hareket etmez."

3342. O ki fâideler ümîdi olmaksızın verir; o Huda'dır, o Huda'dır, o Huda'dır.

Mısra'-ı sânîde üç def'a tekrâr eden cümle, atâ-yı ilâhînin fâide ve ivaz mukābilinde vâki' olmadığı te'kîd ve te'yîd içindir. Ve bir de tekvînin, "ferdiyyet-i selâsiyye" üzerine vâki' olduğuna işarettir.

3343. Yâhud Hakk'ın huyunu tutan Hakk'ın velîsidir. Nûr oldu ve mutlakın tâbişini tuttu.

Yâhud fâide ve bedel mukābilinde vermeyen kimse تخلقوا باخلاق الله ya'ni "Allah'ın ahlâkı ile ahlâklanınız" hadîs-i şerîfine mazhar olup, Hakk'ın huyunu tutan Hakk'ın velîsidir; zîrâ o veliyy-i kâmil, kendi sıfatını, Hakk'ın sıfatında fânî kılıp nûr oldu ve vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın nûruyla münevver oldu.

3344. Zîrâ O ganîdir ve O'ndan başkası hep fakîrdir; bir fakîr ne vakit bedelsiz "Al!" der?

Zîrâ Hak ve O'nun müstahlefi olan veliyy-i kâmil ganîdir ve Hak'dan ve O'nun halîfesinden başkası hep fakîrdir ve muhtaçdır. Bir fakîr ve muhtâç olan kimse, bedelini almaksızın, elindeki bir şeyi ne vakit birisine "Al!" diye verir?

3345. Bir çocuk elma olduğunu görmedikçe, o kokmuş soğanı elinden vermez.

Ya'ni bir çocuk elma mukābilinde elindeki kokmuş soğanı fedâ edip, verir.

3346. Bu pazar hep, bu garaz içindir; dükkânlar üzerinde ivaz kokusu üzere oturmuş.

"Bu dünyâ pazarı hep bu ivaz için, ya'ni alıp-verme için kurulmuştur; bu pazarın halkı dükkânları olan cisimler üzerinde hep ivaz ve bedel kokusu üzere oturmuşlardır." Sadaka verirse, bire on gelecek diye verir; amel ederse mukābilinde cennete nâil olacağım diye amel eder. ""Şeste", "nişeste”nin muhaffifidir.

3347. Yüz güzel meta'ı arz ederler, gönül içinde ivazlar dokurlar.

Bu dükkân-ı fenâda, halk birbirlerine yüz türlü güzel metâ'lar gösterirler; halbuki gönüllerinin içinde o metâ'lar mukābilinde ivaza ve bedele nâiliyyet fikrini dokurlar.

3348. Ey dîn adamı, bir selâm işitmezsin ki, nihayet o senin yenini tutmasın.

"Ey dîn adamı, bu halkın sana selâm vermesi, günün birinde senden bir menfaat ümîdiyle senin yenini tutmak içindir." Filhakîka da böyle olduğu çok kereler vâki' olmuş ve tecrübe de edilmiştir. Seninle yeni muârefe peydâ eden bir adam, birkaç gün sonra ya "Benim şu işimi görüver" veyâhud "Bana bir-kaç kuruş ikrâz et" diye mürâcaât ediyor. Halbuki onun işini görmek için şu-na, buna yüz suyu dökmek lâzım geliyor. Nitekim Hz. Pîr efendimize de za-mân-ı âlîlerinde bu gibi mürâcaâtlar vâki' olduğu bir gazellerindeki şu beyt-i şerîfden anlaşılıyor: "Yıldızların kâsesinden ve feleğin sofrasından fâriğim ve müstağnîyim; dilenci yüzlüler için ben, şunun bunun kapısında çokluk kâseler sıyırmışım ve dalkavukluk etmişimdir.

3349. Ey birader, ben hâss ve âmdan tama'sız bir selâm işitmemişim ve's-selâm!

Ehl-i dünyanın havâssından ve avâmından selâm verenlerin hepsi, bir menfaat istihsâli fikriyle selâm veriyorlar.

3350. Selâm-ı Hakk'ın gayri. Sen âgâh ol, ev ev ve yer yer, mahalle mahal-le onu ara!

Bu beyt-i şerîfdeki "Cüz selâm-ı Hak" yukarıki beytin istisnâsıdır. Ya'ni, "Ey birâder havâs ve avâmdan tama'sız selâm işitmedim; tama'sız selâm ancak selâm-ı Hak'dır. Binâenaleyh sen ev ev ve yer yer, mahalle mahalle o Hakk'ın selâmını ara ve iste," demek olur. Hakk'ın selâmı ne olduğu âtîdeki beyitlerde îzâh buyurulur.

3351. Hoş-meşâm olan âdemînin ağzından hem Hakk'ın haberini, hem selamını işittim.

"Meşâmm", "meşemm" kelimesinin cem'i olup burunlar ve koku alacak mahaller demektir ve "meşemm" ism-i mekândır. Ya'ni "Meşâmm-ı ma'nevîleri latîf olan enbiyânın ve onların vârisleri olan evliyânın ağızlarından hem Hakk'ın haberini ve hem de selâmını işittim." Ve onların mübarek ağızları hakāyık-ı ilâhiyye ve esrâr-ı rabbâniyyeyi hiçbir menfaat gözetmiyerek ibzâl buyurdular; ve "Esselâmu aleyküm" diye Hakk'ın selâmını verdikleri vakit, fâide ümîdi ile vermediler.

3352. Ve bâkîlerin bu selâmını onun kokusu üzerine pek hoş olarak gönül ile candan dinlerim.

“Nûşem”, “niyûşîden" masdarından muzâri'-i mütekellim vahdedir ve dinlemek ma'nâsına olan “şenîden" masdarının murâdifidir. "Enbiyâ ve evliyânın gayri olan mü'min kimselerin verdikleri selâmı, ancak Hak selâmının kokusu üzerine pek hoş ve gönül ile candan dinlerim." Eğer o Hak selâmının kokusu olmasa, onların kasd-ı menfaat ile verdikleri selâm dinlenir şeylerden değildir.

3353. Ondan dolayı onun selâmı, Hakk'ın selâmı olmuştur ki, ateş kendi dûd-mânına vurmuştur.

“Dûdmân”, hânedân ve kabîle demektir. Ya'ni "O bâkî mü'minlerin selâmı, ondan dolayı Hakk'ın selâmı olmuştur ki, mü'minler îmanları sebebiyle onların tevâbii ve kabîlesidir. On'arın ateş-i tevhîdi kendi hânedânı ve kabîlesi olan mü'minlere vurmuştur. Bu münasebetle o mü'minlerin selâmı dahi selâm-ı Hak diye kabûl olunur." Yâhud ma'na şöyle olur: "Hoş-meşâmm olan âdemînin selâmı, ondan dolayı selâm-ı Hak olmuştur ki, âteş-i tevhîd, kendi kabîlesi olan vücudunun nefsânî ve rûhânî olan kuvâsına vurmuştur ve hepsini yakmıştır; binâenaleyh onun selâmı ve kelâmı Hakk'ın selâmı ve kelâmı olmuştur."

3354. Ölmüştür, kendinden gitmiştir, Rabb'i ile diridir. O cihetden onun iki dudağında Hakk'ın esrarı olur.

O veliyy-i kâmil mevt-i ihtiyârî ile ölmüştür; kendi varlığını terk edip gitmiştir. Varlığı Rabb'ine bırakmış ve kendisi O'nun varlığı ve hayâtı ile diri olmuştur. Velhâsıl kendinin vücûd-ı mevhûmundan yakasını kurtarmıştır. Onların halleri âtîdeki nazma muvâfıktır:

Nazmen tercüme: “Onlar ki rubûde-i elestir Bağlanmış ayağı derd evinde Kendinden o fânî, dostla bâkî Bu zümredir ancak ehl-i tevhîd Tâ ahd-1 elestden o mestdir Can vermek için küşâde destdir Hayret ki o nîstdir ve hestdir Bâkîsi cihânda hod-perestdir.”

3355. Tenin riyazet içinde ölmesi, diriliktir; bu tenin renci ruh için bâkîlikdir.

Riyâzât-ı şâkka içinde ten ahkâmının muattal olması ve cismin hükmen ölmesi, hakîkatte diriliktir; zîrâ cismin ve nefsin sıfatı ve âsârı muattal olunca, rûhun sıfatı ve âsârı zahir olur. Binâenaleyh bu tenin ve cismin meşakkati, esîr-i nefs olan rûh için bâkîlik olur.

3356. O habîs olan adam, kulak komuş idi; o kendi horozundan o kelâmı işitti.

O menfaat-perest ve habîs olan adam, hayvanât dilini öğrendikten sonra, kulak tutmuş ve kendi horozundan o kelâmı işitmiş idi. Halbuki bu dili öğrenmek isterken dînine fâidesi olmak için ibret almayı mevzû'-i bahs etmiş idi. Netîcede dînini unuttu, malının kaydına düştü.