O üç va'de de yalan olması sebebiyle, horozun köpek indinde hacîl olması
32. bölüm / 81 · 870 kelime · ~5 dk okuma
3319. Nice bir, nihayet nice bir, senin yalanın ve mekrin! Senin yuvandan muhakkak yalanın gayri uçmaz!
Köpek horoza der ki: "Ey horoz, senin yalanın ve mekrin nice bir nihâyet, nice bir devam edecektir. Senin kalbinin yuvasından, muhakkak yalandan başka bir şey uçmaz; ya'ni fikrin ve kelâmın ancak yalandan ibârettir."
3320. Dedi: "Haşa, benden ve benim cinsimden ki, yalana mensub olmaktan [3330] imtihan olunmuş olalım!"
"Hâşâ", kelime-i tenzîhiyyedir. Ya'ni "Ben horozum ve horoz cinsi yalandan münezzehdir; biz yalancılık cihetinden imtihân olunmuş değiliz."
3321. Biz horozlar, müezzin gibi doğru söyleyiciyiz; hem de güneşin rakibi ve vakit arayıcısıyız.
"Rakîb", nigâhbân ve bekçi ve gözcü ma'nâsınadır. "Biz horozlar müezzinler gibi namaz vakitlerinin geldiğini ötmek sûretiyle i'lân ederiz ve bu ötüşümüz tam vaktinde vâki' olur. Husûsiyle sabah vakitlerinde güneşin tulû'unun bekçisiyiz. Ve sabah namazı vaktinin arayıcısıyız; binâenaleyh bizden yalan sâdır olmaz." Bu beyt-i şerîfde لا تسبوا الديك فانه يوقظكم للصلوة ya'ni "Horoza söğmeyiniz, zîrâ o sizi namaza uyandırır" hadîs-i şerîfine işaret buyrulur.
3322. Eğer bizim üzerimize bir leğeni baş aşağı etsen, içeriden güneşin bekçisiyiz.
"Eğer bizim üzerimize bir leğeni baş aşağı kapatsan ve bizi bir tekne altına habs edip, karanlık bir yerde bıraksan, biz o habsin içinden güneşin bekçisi olup vaktimiz gelince, yine öteriz, asla vaktimizi şaşırmayız."
3323. Evliyâ güneşin bekçisidirler; beşer içinde esrar-ı Huda'dan âgahdırlar.
"Güneş"ten murâd, nûr-ı semâvât ve arz olan "hakîkat güneşi"dir ve o da Zât-ı Hak'dır. Hz. Pîr, horozların ahvâlinden, evliyâ-yı Hakk'ın ahvâline intikāl edip buyururlar ki: "Allah'ın velîleri, Zât-ı Hakk'ın gözcüsüdürler; beşer mertebesinde Hakk'ın sırlarından âgâhdır." Zîrâ beşer hakîkat-ı câmiadır ve insân-ı kâmilin vakıf olduğu esrâr-ı ilâhiyye ve maarif-i rabbâniyye hiçbir mahlûka müyesser değildir.
3324. "Bizim aslımızı Hak, ezandan dolayı, cehâzda âdemîye hediye verdi."
"Cehâz", "cîm”in fethi ile büyük gemi, gelin veyâ mevtâ veyâ sâir umûr için tertîb ve hazırlık ma'nâsınadır; ve devenin palanına da derler. "Cehîz", bu kelimenin imâle olunmuş sûretidir. Ve burada tertîb ve hazırlık ma'nâsını vermek münasibdir. Ya'ni "Hak Teâlâ insanı suver-i ilmiyye mertebesinden, bu âlem-i kesâfete ve vücûd-1 hâricî âlemine gönderirken icrâ buyurduğu tertîbât içinde, bizim aslımızı ve hakîkatimizi, namaz vakitlerini ihbâr için o insana hediye olarak ihsân buyurdu." Bu beyt-i şerîfde, insân-ı kâmilin nüfûs-1 nâkısa arasında bir hediyye-i Hak olduğuna işâret buyrulur.
3325. "Eğer bizden ezanda vakitsiz bir sehv giderse, o bizim maktelimiz olur."
"Maktel", masdar-ı mîmî olursa ma'nâ, bizim katlimizi mûcib demek olur; ve ism-i mekân olursa "mahall-i katl" ma'nâsına gelir. Ve Hind şârihlerinden ba'zıları "mîm”in kesriyle ["mıktel"], ism-i âlet ma'nâsına almışlardır. Ya'ni "Vakitsiz ötmek, bir bıçak gibi bizim âlet-i katlimiz olur" demektir. Herhangi sûret olursa olsun bu beyt-i şerîf Türkçe'de: "Vakitsiz öten horozun başını keserler" ma'nâsını beyân buyurur.
3326. "Vakitsiz "Hayye ale'l-felah" kelâmı, bizim kanımızı zelîl ve mübah eder."
"Vakitsiz felâha ve necâta da'vet hakkında söylediğimiz söz, bizim cinsimizin kanını zelîl ve mübâh eder; "Vakitsiz öttü, bu horoz meş'ûmdur" diye başımızı keserler." Bu beyt-i şerîfde, insân-ı kâmilin felâha da'vet husûsunda isti'dâdâta ve sair ahvâl ve şerâita riâyet buyurduklarına işâret vardır.
3327. O kimse ki, galatdan ma'sûm ve pâk geldi, o ancak vahyin cânının horozu geldi.
"Cân"dan murâd, "Rûhu'l-Emîn" olan Hz. Cibrîl'dir. "Vahy"den murâd, enbiyâya gönderilen vahy-i ilâhîdir; ve "horoz"dan murâd, Hz. Cibrîl'in getirdiği vahyin lafzını harf ve savt ile, âlem-i halka ızhâr ve tebliğ buyuran enbiyâ ve onların vârisleri olan kümmelîn-i evliyâ hazarâtıdır.
Ya'ni "Horozlarda vakitsiz ötmek gibi galatlar ve yanlışlıklar vâki' olur ve bu hâl onların başlarının kesilmesine sebeb olur; fakat cânın vahyinin horozu olan enbiyâ ve onların vârisleri olan kümmelîn-i evliyâ, galatdan mahfûz ve ma'sûm ve pâk olarak zâhir oldular. Hakk'a da'vet hususunda, aslâ horozlar gibi hatâ etmediler."
3328. Onun o kölesi müşteri indinde öldü. O, bir baştan bir başa müşterinin ziyanı oldu.
"O efendinin o satılan kölesi müşteri nezdinde öldü. O ölen köle bir baştan bir başa müşterinin ziyânı oldu." Ya'ni müşteri bir kere kölenin bedelini verip satın aldı, sâniyen köle öldü; cenâzesini hazırlamak ve kaldırmak için de masraf yaptı.
3329. O malını kaçırdı ve fakat kendi kanını döktü, iyi anla!
O efendi malını kaçırdı ve başkalarını zarara soktu; ve fakat bu muâmele-siyle binnetîce kendi kanını döktü. Bunu iyi anla da ibret al!
3330. Bir ziyan, ziyanların def'i olurdu; bizim cismimiz ve malımız, canlara [3340] fedâdır.
“O kimseye isabet edecek bir ziyân, başına gelecek müteaddid ziyânların def'ine sebeb olurdu. Nitekim bizim cismimiz ve malımız canlarımıza fedâ olur.” Canın muhafazası için mal sarfı ma'lûmdur. Cismin cana fedâ olması budur ki, rûhlarını tasfiye kaydında olan kimseler, cisimlerinin rahatlarını fedâ edip türlü riyâzetler ve meşakkatler çekerler ve cisimlerinin kaydında olmazlar ve bu husûsta ölümden bile korkmazlar.
3331. Şahların indinde siyâset-güsterlikde sen malı verirsin ve başı satın alırsın.
Milletlerini mutlakıyetle idâre eden şâhların ve hükümdarların indinde, siyâset-i umûr ve idâre-i maslahat hususunda, sen onların gönüllerini kazanmak ve binâenaleyh başını satın almak için malını verirsin ve onların uğruna fedâ edersin.
3332. Kazâda niçin acemi oldun? Dâverden malı kaçırırsın!
“A'cemî”, câhil ve acemi kimse; “dâver”, hüküm sâhibi olan kimse. Ya'ni “Âlem-i sûretde hüküm sâhibleri olan mecâzî pâdişahların ve hükümdârların önünde, idâre-i maslahat ile başını kurtarmak için malını fedâ ettiğin halde, kazâ-yı ilâhînin önünde niçin câhil ve acemi oldun da, hâkim-i hakîkî olan Hak'dan malını kaçırıyorsun.” Binâenaleyh kazâ-yı ilâhî önünde de malını fedâ etmekten kaçmamalıdır. Nitekim hadîs-i şerîfde الصدقة تدفع سبعين نوعا من انواع البلايا ya'ni “Sadaka, envâ'-ı belâyâdan yetmiş nevi' belâyı def eder” buyrulmuştur.