Hak Teâlâ'dan Mûsâ (a.s.)a "İstediği şeyden ba'zısını ona öğret!" diye vahy gelmesi
31. bölüm / 81 · 2082 kelime · ~11 dk okuma
3276. Hâlık buyurdu: "Sen onun lâzımını ver! İhtiyar içinde onun o elini aç!"
Hâlık Teâlâ hazretleri Mûsâ (a.s.)ın şefâatine cevâben buyurdu ki: “Yâ Mûsâ! Sen onun matlûbunu ver; o, hayvanlardan ba'zılarının dillerini anlasın; ve bu anlayışı neticesinde kudretini ihtiyâriyle isti'mâl etsin ve amelinde muhtâr ve serbest olsun.”
3277. İhtiyar ibadetin tuzu geldi; ve yoksa bu felek ihtiyarsız dönüyor.
İnsanda sıfat-ı subûtiyye-i ilâhiyyenin cüz'î olarak hepsi mevcûddur. Ya'ni insandaki Hayât, İlim, Sem', Basar, İrâde, Kudret, Kelâm ve Tekvîn sıfatları cüz'îdir, küllîsi Hakk'ındır. Binâenaleyh insan, irâde-i cüz'iyye sahibidir. Fakat insanın gayri olan cemâdda ve nebâtta bu irâde yoktur; ve hayvânâtın irâde ile hareketi, sevk-i tabîî olduğundan, iki halden birini beğenip icrâ edemez. İnsan ise iki emirden, beğendiğini yapar ve beğenmediğini yapmaktan vazgeçer. İmdi cemâd, nebât ve insanın gayri olan hayvânât, murâd-ı ilâhî vechi ile hareket ettiklerinden, hepsi ibâdet ve kulluk içindedirler; fakat onla- rın bu kulluklarında zevk ve letâfet yoktur. Çünkü hepsi bostan dolabını döndüren hayvan gibi zevksiz bir hareket içindedirler; fakat insan beğendiğini yaptığı için, onun harekâtı, zevk ile vâki' olur; zîrâ beğenmek bir emr-i zevkîdir. "Böyle olunca ihtiyâr ve irâde, ibâdetin tadı ve tuzu ve zevki geldi. Ecrâm-ı felekiyye ve manzûme-i şemsiyyeler emr-i Hak'la dönmek sûretiyle ibâdet içinde bulundukları halde, onların bu ibâdetlerinde, insanın ibâdetindeki zevk yoktur."
3278. Onun dönüşüne ne ecir ve ne ikāb vardır; zîra ihtiyar, vakt-i hesabda hüner geldi.
"Feleğin ihtiyârsız olarak dönüşüne ne sevâb ve ne de azâb vardır; zîrâ hesâb vaktinde i'tibâr ihtiyâradır." Fiilinde mecbûr ve muztar olan kimseye hesâb sorulmak boştur; ancak irâdesi ve ihtiyârı olan kimsenin fiili hesaba alınır.
3279. Cümle âlem ise, tesbîh edici geldiler; tesbihden bir şey ücretli değildir.
وَإِن مِّن شَيْءٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَلَكِن لَّا تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ (İsrâ, 17/44) ya'ni "Hiçbir şey yoktur, illâ ki Hakk'ı hamdiyle tesbih eder; velâkin siz onların tesbihlerini bilemezsiniz" âyet-i kerîmesi hükmünce, bütün âlem Hakk'ı bilâ-ihtiyâr tesbih ve tenzîh edicidirler; ve bu gayr-i ihtiyârî olarak yaptıkları tesbîhden dolayı ücret olarak bir şeye nâil değildirler.
Hind nüshalarında “çîzî" yerine "cebrî" vâki'dir. Bu sûretde ma'nâ: "Cebrî tesbîhden dolayı, ücret sahibi değildirler" demek olur. Ve "cebrî" nüshasındaki ma'nâ daha zevklidir.
3280. Kılıcı onun eline koy, onu acizden kopar; tâ ki o ya gāzî yahud yol kesici olsun.
“Yâ Mûsâ, onun eline ihtiyâr ve irâde kılıcını ver ve onu ef'âlinde kuvvetli yap ve acz hâlinden kopar ve ayır; tâ ki o adamın nefsiyle olan mücâhedesinde ya gāzî olduğu sâbit olsun; veyâhud o ihtiyâr kılıcını kazâ-yı ilâhîye karşı kullanarak şakî ve yol kesici olduğu anlaşılsın.
3281. Zîra ki Adem ihtiyâr cihetinden "kerremnâ" oldu. Yarısı bal arısı, yarısı yılan oldu.
Zira benî-Adem'in وَ لَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِي آدَمَ (İsrâ, 17/70) ya'ni "Biz benî-Adem'i mükerrem kıldık" beyânıyla müşerref olması, ancak kendisinde ihtiyâr ve irâde olduğu içindir. Ve Adem'in yarısı rûh-i insânîsi olup, bal arısı mesâbesindedir ve yarısı dahi nefs-i hayvânîsi olup, o da yılan menzilesindedir. İnsan irâdesini bu iki cihetden istediğine sarf edebilir.
3282. Mü'minler arı gibi bal menba'ıdır; kâfirler ise yılan gibi bir zehir menba'ıdır.
İsm-i Hâdî'nin mazharı olan mü'minlerden, rûhlarının âsârı zâhir olduğundan, arı gibi bal menba'ıdır ve onlardan dâimâ letâfet ve tatlılık zuhûr eder; kâfirler ise ism-i Mudill'in mazharı ve sıfat-ı Celâl'in meclâsı bulunan nefsin ahkâmında müstağrak olduklarından, onlar yılan gibi zehir menba'ıdırlar ve kendilerinden dâimâ acılık ve sekälet zâhir olur.
3283. Zîrâ ki, mü'min nebatın güzîdesini yedi; tâ ki bir arı, onun rîkı hayat oldu.
"Nebâtın güzîdesi"nden murâd îmândır. "Nahl", bal arısı, "rîk", tükrük ve salya demektir.. Ya'ni "Mü'min bu mezâhir-i ilâhiyye gülistânında nebâtın makbûlünü yedi, ya'ni îmânı kabûl etti; nihâyet bir bal arısı oldu ki, onun salyası, ya'ni ağzından çıkan maârif-i ilâhiyye ve hikemiyât-ı rabbâniyye sözleri, hayat verici oldu."
3284. Kâfir dahi sadîdden şerbet içti; onun kūtundan da onda zehir zâhir oldu.
"Sadîd", irinli ve kanlı su demektir. Sûre-i İbrâhîm'de vâki' يُسْقَى مِنْ مَاءٍ صَدِيدٍ (İbrâhîm, 14/16) ya'ni "İrinli sudan içirilir" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Ve "sadîd"den murâd, nefsin ilkââtı olan küfür ve inkâr. Ya'ni "Kâfir dahi irinli su mesâbesinde olan nefsin küfür ve inkâra müteallık olan ilkāâtını yuttu. Bu küfür ve inkâr gıdâsından o kâfirin vücûdunda ve kelâmında zehir zâhir oldu; hem kendi dalâlette kaldı ve hem de zehr-âlûd olan sözleriyle herkesi zehirledi."
3285. Hudâ'nın ilhamının ehli hayatın pınarıdır; hevânın ehl-i tesvili ölümün zehridir.
"Tesvîl", fenâ şey söyleyip, iyi göstermek. Ya'ni "Mü'minlere rûhları yolundan ilhâm-ı ilâhî vâki' olur ve bunlar sözlerini ilhâm-ı ilâhî ile söylerler. Binâenaleyh onların beyân ettikleri maânî ve kelâm, hayât-ı ma'nevînin çeşmesi ve pınarıdır. Ehl-i nefs olan kimselere gelince, hevâ-yı nefsânî onlara çirkin ve fenâ olan şeyleri söyleyip, güzel ve iyi gösterdiğinden, onların ilkāât-ı nefsâniyye ile vâki' olan sözleri, ma'nevî ölümün zehiridir."
3286. Cihânda bu medih ve "Aferîn!" ve "Ne güzel!," demek, ihtiyardandır ve âgâhlığın muhafazasındandır.
"İhtiyâr", iki emirden birini beğenip icrâ etmek demektir. "Bir kimse medh olunursa, fenâyı bırakıp, iyi fiili ihtiyâr ettiği içindir; ve "aferîn" ve "şu işi ne güzel yaptın!" demek dahi ihtiyârını ve irâdesini iyi kullananlar hakkında vâki' olur. Zîrâ bu medhe ve âferîne şâyân olan kimsede iyiye ve fenâya karşı vukūfunu muhafaza etmek hassası vardır; ve bu vukūf sebebiyle irâdesini ve ihtiyârını iyi kullanır." "Hıfaz", mufâale bâbının ikinci masdarı olup, muhâfaza ma'nâsınadır.
3287. Cümle rindler mâdemki zindanda olurlar, muttakî ve zâhid ve Hak çağırıcı olurlar.
"Rind", fitne-kâr ve dinde ve ahlâkda lâubâlî olan kimse ma'nâsınadır. "Rindler kabahatlerinden dolayı habs olundukları zindanda kaldıkça, dest-i ihtiyârları fenâlıktan çekilip, bizzarûre muttakî olurlar ve zindandan kurtulmak için Allah'a yalvarıcı olurlar; fakat onların bu takvâları ve fenâlıktan perhizleri ve Hakk'ı zikr etmeleri, ihtiyârları ile olmayıp, habs içinde fırsat bulamadıkları için olduğundan, asla kıymeti yoktur."
3288. Vaktaki kudret gitti, amel kasid oldu; âgâh ol ki ecel sermayeni almasın.
Vaktâki ömr-i dünyevînin nihâyetinde ihtiyârını isti'mâl etmek kudreti gitti ve amel kâsid oldu, fırsat elde iken kendine gel ki, saâdet-i uhrevîyi kazanmak için elinde sermayen olan ihtiyârın ile amel etmek fırsatını almasın.
3289. Agâh ol, senin kudretin, sermaye-i menfaattir; kudret vaktini hifz et ve bil!
Ey insan, âgâh ol, bu hayât-ı dünyeviyyede ihtiyârın ile amel etmek kudreti, hayât-ı uhreviyye menfaatinin sermâyesidir; binâenaleyh kudret vakti olan hayatını hıfz et ve bu hakikati bil, istifade et!
3290. Adem "kerremna"nın beyaz atı üzerine süvardır; onun derkinin elinde [3300] ihtiyar dizgini vardır.
"Hing", kesr ile ve kâf-1 Fârisî, [ile] beyaz ma'nâsınadır ve husûsen beyaz ata derler. (Reşîdî ve Gıyâsü'l-Lügāat) Ya'ni "Benî-Adem وَ لَقَدْ كرمنا بنی آدم (İsrâ, 17/70) ["Biz benî-Ademi mükerrem kıldık"] imtiyazıyla müşerref olmuş ve beyaz at mesâbesinde olan bu ma'nâ üzerine binmiştir. Onun idrâkinin elinde ihtiyâr ve irâde-i cüz'iyye dizgini vardır." Onun idrâki bu ihtiyâr yularını güzelce kullanıp, bu atı kendisinin hilkatinden maksûd olan cihete sevk edebilir.
3291. Tekrar Mûsa ona: "Senin muradın, senin yüzünü sarı edecektir" diye, muhabbetle nasihat verdi.
O adamın talebde ısrârı üzerine Mûsâ (a.s.), onun hakkında muzır olan talebin is'af buyrulmaması için, huzûr-ı ilâhîde şefâat etmiş ve fakat Hakk'ın keremi, olunan duâların reddine cevâz vermediği için, cânib-i Hak'dan o kimsenin duâsı ve talebi kabûl buyrulmuş idi. Bu def'a Mûsâ (a.s.) yine o adam tarafına rücû' edip şefkat ve muhabbetle ona nasîhat verdi ve: "Senin bu istediğin şeyin husûlü, sonunda senin için muzır olacak ve dehşetinden senin yüzünü havf ve endîşe ile sarartacaktır" buyurdu. Bu husûsdaki vahy-i ilâ- hî, vahy-i icâzet idi, vahy-i kat'î değil idi. Bu sebeble Mûsâ (a.s.) icrâ edip etmemekte muhtâr oldu.
3292. Bu sevdâyı terk et, Hak'dan kork! Sana şeytan mekrden ders vermiştir.
Mûsâ (a.s.) o adamın isti'dâdında hayvânâtın lisânını öğrenmeğe kudret ve tahammül olmadığını bildiği için, buyurdu ki: "Bu sevdâyı ve muhabbeti terk et ve tahammül edemiyeceğin şeyi Hak'dan istemekten kork! Sendeki bu sevdâ ve muhabbet, şeytanın iğvâsından hâsıl olmuştur ve o mel'ûn sana mekr ve hîle cihetinden ders vermiştir."
Ankaravî hazretleri buyurur ki: "İsti'dâdı olmayan ilme rağbet etmek mekr-i şeytânî ve hâtıra-i nefsânîdir; ve mürşidden onu ta'lim etmeğe ikdâm etmek, kendisine zarardır. Hele üstâdı râzı olmazsa, talebde ısrâr câiz değildir. Nitekim Hak Teâlâ sûre-i Mâide'de buyurur: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَسْأَلُوا عَنْ أَشْيَاءَ انْ تُبْدَلَكُمْ تَسُؤكُمْ (Mâide, 5/101) Ya'ni "Ey mü'minler, ba'zı şeylerden suâl etmeyin, eğer size ızhâr olunsa mağmûm olursunuz."
O tâlib olan adamın, köpeğin ve tavuk ve horozun dilini ta'lîme kāni' olması; ve Mûsâ (a.s.)ın icâbeti
3293. Dedi: "Bâri kapı üzerinde olan köpeğin nutku ve kanad ehli olan horozun ve tavuğun nutku olsun."
Hayvan dilini öğrenmeğe tâlib olan adam dedi ki: "Mâdemki bana hayvan dilini öğrenmek ihsân buyrulacaktır; bâri evimin kapısını bekleyen köpeğin ve kanad sahibi olan tavuk ve horozun nutku olsun, onların dillerini öğrenmiş olayım."
3294. Mûsâ dedi: "Agah ol, sen bilirsin, git, erişti. Bu her ikinin nutku sana zahir olsun!"
Mûsâ (a.s.) o adama cevâben dedi ki: "Müteyakkız ol, haydi git, istediğin şey sana vâsıl oldu. Bu her iki nevi' hayvanın dilleri ve nutukları sana zâhir ve ma'lûm olsun!"
3295. Sabahleyin tecrübe için o eşik üzerinde muntazır durdu.
O adam, bu hayvanların dilleri kendisine hakîkaten zahir olup olmıyacağını tecrübe için, kapısının eşiği üzerinde köpeğin ve horozun arasında nasıl bir mükâleme vâki' olacağına muntazır oldu.
3296. Hademe sofrayı silkti ve âsâr-ı zâd olan bir parça bayat ekmek düştü.
O adam kapıda beklerken, hizmetçi kadın gelip, içinde taâm kırıntıları olan sofrayı silkti ve içinden bir parça bayat ekmek düştü.
3297. Bir horoz onu rehin gibi kaptı; köpek dedi: "Sen bize zulm ettin, git!"
Mevcûd hayvanlar arasından bir horoz o silkilen ekmeği bir alacaklının rehini kapması gibi kaptı. Horozun bu hareketine karşı köpek dedi: "Sen bize zulm ettin, git!"
3298. "Sen buğday dânesini yiyebilirsin; ve ben vatan içinde dâneyi yemekde acizim.
"Ey horoz, sen buğday dânesini yiyebilirsin, ben ise bu ev içinde dökülen dâneleri yemek hususunda âcizim; binâenaleyh benim hakkıma tecavüz ile zulm ediyorsun."
3299. "Ey tarûb, buğdayı ve arpayı vesair hubûbâtı sen yiyebilirsin, ben yiyemem."
"Tarûb", pek mesrûr olan kimse demektir ve köpeğin ifadesinin devamıdır.
3300. Bu bir dilim ekmek ki, o bizim kısmetimizdir; bu kadarcığı köpeklerden kapıyorsun!
"Leb-i nân", dilim ekmekten kinâyedir.
Horozun köpeğe cevabı
3301. Sonra horoz ona dedi: "Sus! Gam yeme ki, Hudâ sana bundan başka ivaz verir."
3302. Bu efendinin atı ölecektir; yarın doya doya ye, gamı az et!
"Sîn"in fethi ve "käf"ın sükûnuyla "sakt", dört ayaklı hayvanların ölmesi demektir; ve her ikisinin fethi ile ["sekât"], "titremek" ve "düşmek" ve "kitâbetde ve hesabda hatâ etmek" ma'nâsınadır. Burada "käf"ın sükûnuyla olması îcâb eder; ve "käf"ın fethi ile telaffuzu zarûret-i vezn için olur. Yahud "sîn"in ve "kāf'ın fethasıyla "düşmek" ma'nâsına olup, bundan ölmek ma'nâsı murâd buyrulmuş olur. "Sîr horden", doya doya yemek demek olur. "Hazen", gam ve gussa ma'nâsınadır.
3303. Atın ölümü köpeklerin her birine bayram olur, sebebsiz ve kazançsız çok rızık olur!
3304. Vaktaki adam işitti, atı sattı; onun o horozu, köpeğin indinde sarı yüzlü oldu.
O kimse atın öleceği haberini işitince, hemen atı sattı; horoz köpeğin indinde mahcûb oldu; çünkü dediği vâki' olmadı.
3305. Diğer günde o horoz öylece ekmeği kaptı ve köpek onun üzerine dudağı açtı.
Başka bir günde o horoz yine öylece silkilen ekmeği kaptı ve köpek horozun üzerine i'tirâz dudağını açtı şöyle:
3306. Ki: "Ey aldatıcı horoz! Nice bir bu yalan, zalimsin ve kâzibsin ve nûrsun!
"İşve", aldatma demek olup "işve-dih", aldatıcı ma'nâsınadır. “Fürûğ", pertev ve ziyâ demektir.
3307. "Ölür dediğin at nerededir? Yıldız söyleyici kör, doğrudan mahrumsun!"
"Haniya at ölecekti de, köpeklere bayram olacaktı? Senin bu haberin, körün gökteki yıldızdan bahsetmesine benzer. Doğruluktan mahrûmsun; sözlerinin hepsi yalandır!"
3308. O haberli olan horoz ona dedi ki: "Onun atı başka yerde öldü."
3309. "Atı sattı ve o ziyandan sıçradı; o ziyanı o, başkalarına attı."
3310. "Fakat yarın onun katırı ölür, o ni'met ancak köpeklere mahsûs olur."
3311. O harîs çabuk katırı sattı; o demde gamdan ve ziyandan necât buldu.
3312. Üçüncü gün köpek o horoza dedi: "Ey yalancıların davullu dümbelekli beyi!"
3313. Dedi: "O acele katırı sattı; fakat yarın onun kölesi musab gelir."
"Musâb", ism-i mef'ûldür, "musîbetlenmiş gelir" demektir. Ya'ni "Yarın onun kölesinin başına musîbet gelir ve ölür" ma'nâsınadır.
3314. "Onun kölesi öldüğü vakit, akrabâsı köpeklere ve dilencilere ekmekler dökerler."
3315. Bunu işitti ve o kölesini sattı; ziyandan kurtuldu ve yüzü parladı.
Kölesini satıp, ziyândan kurtulduğu için, keyfinden ve meserretinden yüzü parladı ve beşûş oldu.
3316. "Ben zamânede üç vak'adan kurtuldum!" diye şükürler ve şadilikler ederdi."
3317. "Kuşun ve köpeğin dilini öğrendiğim için, sû'-i kazanın gözünü diktim."
"Horozun ve köpeğin dillerini öğrendiğime ne kadar iyi ettim; üzerime müteveccih olan üç fenâ kazânın gözlerini diktim ve kapadım ve kendimi zarardan kurtardım."
3318. O mahrum olan köpek diğer günde dedi ki: "Ey herze çiğneyici horoz, tek ve çift nerede?"
"Jâj", herze ve hezeyân ve beyhûde ma'nâlarınadır. “Hà”, “hâyîden" masdarından emr-i hâzır olup “jaj-ha", vasf-ı terkîbîdir; herze çiğneyici ve hezeyancı ma'nâsına gelir. "Tâk ve cüft", Türkçe'de "tek, çift" demek olup, burada türlü türlü vaadlerden kinâyedir. Ya'ni köpek dedi ki: "Ey hezeyancı horoz, hani senin türlü türlü vaadlerin nereye gitti? Hiç birisi vâki' olmadı!"