Bilâl (r.a.)ın şâdî ile vefâtı
38. bölüm / 81 · 1315 kelime · ~7 dk okuma
3503. Vaktaki Bilal za'fdan hilal gibi oldu, Bilal'in yüzüne ölüm rengi düştü.
Vaktâki Bilâl-i Habeşî (r.a.) hastalanıp, zayıf oldu, vücûd-ı şerîfi hilâl gibi inceldi. O hazretin mübarek yüzüne, artık ölüm rengi ve hâli düştü.
3504. Onun refikası onu gördü: “Vâ harab!" dedi. Müteakiben Bilal ona dedi: “Hayır, hayır, vâ tarab!"
"Vâ hareb", "vâ" ile "hareb" kelimelerinden mürekkebdir. “Vâ" kelime-i nidâdır. Hoş ve nâ-hoş mânâlı kelimelerin evveline gelir. "Hareb", burada bî-behregî ve nasîbsizlik ve gam ma'nâsına olup terkîb, "âh nasîbsizlik" demek olur. "Vâ tarab!" dahi “âh sürür ve şâdî!" ma'nâsınadır.
"Hz. Bilal'i, zevce-i muhteremesi böyle elîm bir halde görünce, "âh nasîbsizlik" diye nidâ etti. Hz. Bilal dahi ona cevâben: "Hayır, hayır, âh sürür ve şâdî" dedi." Ve sözüne devâm edip, âtîdeki sözleri de ilâve buyurdu:
3505. "Şimdiye kadar yaşamakdan gamda idim; sen ne bilirsin ki, ölüm nasıl yaşayıştır ve nedir?"
3506. Bunu söylerdi ve onun yüzü, ayn-ı kelâm içinde nergis ve gül ve lâle açardı.
Hz. Bilâl hâl-i ihtizârında bu sözleri söylerken, mübarek yüzünde sürûr eseri ve beşâşet zâhir olurdu; ve onun bu hâli, sözünün hakîkatine delîl idi.
3507. Onun yüzünün parlaklığı ve onun nûrlar dolu olan gözü, onun sözüne şehâdet ederdi.
Bu sözleri söylediği vakit Hz. Bilal'in yüzünde nazar-ı dikkati câlib bir parlaklık ve gözlerinin içinde nûrlar lemeân ederdi. Ve onun bu hâli bâtınındaki zevkin ve sürûrun vücûduna şehadet ve delâlet ederdi.
3508. Her kalbi kara, onu kara görürdü; gözbebeği niçin kara geldi?
Hz. Bilal'in cisminin rengi kara idi; çünkü kendisi Habeş ırkına mensûb idi; fakat onda bir nûr-ı ilâhî var idi; her kalbi kara ve bâtın gözü kör olan kimse onun sûretine nazar edip, kara görürdü; ve ondaki nûr-ı latîfi göremez idi. Sûretde kara renkli olmak, sebeb-i tahkîr olamaz. Eğer sûret-i zâhirede kara olmak sebeb-i hakâret ise, gâyet kıymeddâr olan gözbebeği niçin kara olarak zâhir oldu? Hiç gözbebeği kara renkli olduğu için hakîr görülür mü?
3509. Nâ-dîde âdem kara yüzlü olur, merdüm-i dîde ayın aynası olur.
"Merdüm-i nâ-dîde"den murâd, teni beyâz ve endâmı mütenâsib olduğu halde, sıfât-ı ilâhiyye eserlerinden ve Zât-ı Hakk'ın nûrlarından, hiçbir şey görmemiş olan kimsedir. "Merdüm-i dîde", görmüş adam ma'nâsına olduğu gibi, gözbebeği ma'nâsına da gelir. Arabî'de "insânü'l-ayn"derler. Birinci ma'nâya göre, sûretde rengi kara olsa bile, sıfât-ı Hak eserlerini ve Zât-ı Hakk'ın nûrlarını görmüş olan adam, ay mesâbesinde nûr saçan vücûd-ı hakîkînin aynasıdır. İkinci ma'nâya göre gözbebeği mesâbesinde olan insân-ı kâmil, şems-i hakîkatden nûr alan mâh-ı nübüvvetin aynası olur demektir. Ve bu ma'nâlar ile Hz. Bilal'in şân-ı âlîsine işaret buyrulur.
3510. Muhakkaktır ki seni merdüm-i dîde görür, cihanda ancak göz artırıcı adam!
Ey Hz. Bilal, seni gözbebeği olan kimse görür. Cihânda ancak rü'yet artırıcı kimse görür. Ankaravî hazretleri bu beyit hakkında şöyle yazar: "Hod kim görür? ya'ni görmez, senin gözünün bebeğini cihânda illâ ki merdüm-i dîde-fezâ, ya'ni rü'yet ziyâde eyleyen göz ki, rü'yet ve muayene, merdüm-i çeşme mahsûsdur, gayri a'zâya değil." Bu ibârelerde alâka olmakla beraber, fakîrin anladığı ma'nâ budur ki: "Senin gözünün bebeğini kim görür? Yine gözbebeği görür. Cihânda ancak rü'yeti ziyâde eden gözbebeğidir. Meselâ insan, kendi gözünün bebeğini görmek için aynaya baksa, gözünün bebeğini o ayna içinde yine göz bebeği ile görür; ve rü'yeti ziyâde eden ancak gözbebeğidir." Bu beyitteki hulasa-i ma'nâ: Gözbebeği mesâbesinde olan kâmili, yine gözbebeği mesâbesinde olan dîğer bir kâmil görür, demek olur.
3511. Mâdemki onu gözbebeğinin gayri görmedi, binâenaleyh onun gayri onun rengine kim erişti?
"Mâdemki gözbebeği mesâbesinde bir insân-ı kâmil olan Hz. Bilal'i, onun gibi gözbebeği mesâbesinde olan bir kâmilden başkası görmedi, binâenaleyh sâir kimselerden onun bâtınının rengine kim erişti?" Cenâb-ı Pîr'in mürşid-i âlîleri Seyyid Burhaneddîn Muhakkik Tirmizî hazretleri söz söyler idi. Birisi: "Senin medhini falan kimseden işittim" dedi. Buyurdular ki: "İbtidâ göreyim, o kimse nasıl bir kimsedir; onda o mertebe var mıdır ki, beni anlayıp medh etsin. Eğer o beni söz ile tanımış ise, muhakkaktır ki tanımamıştır; zîrâ bu söz ve o harf ve savt ve o dudak ve ağız kalmaz, bu arazdır. Ve eğer fiil ile tanımış ise, yine böyledir. Ve eğer benim zâtımı tanımış ise, sûret zâta uymaz ki medh etsin!"
3512. Böyle olunca, onun gayri, âlî olan gözbebeğinin sıfatlarında hep mukallid geldiler.
"Mâdemki insân-ı kâmili, ancak insân-ı kâmil tanıyor, o halde gözbebeği mesâbesinde olan insân-ı kâmilden başkaları, mertebesi âlî olan gözbebeği mesâbesindeki bir kâmilin sıfatlarını anlamak hususunda hep taklîdçi geldiler; ve onun evsâfını beyânen medh ve sitâyiş hususunda kâmillerden öğrendikleri kelimeleri taklîden söylediler." Nitekim yukarıdaki menkabede îzah olundu.
3513. Onun refikası: "El-firâk, ey latîf ahlâklı!" dedi. "Hayır, hayır: El-visâl el-visâldir!" dedi.
Bilâl-i Habeşî hazretlerinin zevce-i muhteremeleri, irtihallerinin kat'î olduğunu anlayınca: "El-firâk, ya'ni aramızda eyvâh, ayrılık vardır!" dedi. Bilal hazretleri dahi "Hayır hayır, visâl, visâl vardır!" dedi. Zîrâ keserâtdan ayrılık vahdete vuslatdır.
3514. Refikası dedi: "Bu gece bir garib olarak gidiyorsun; kavim ve kabîlenden gaib oluyorsun."
Hz. Bilal'in zevcesi tekrar: "Bu gece kavim ve kabîlenden ayrılıyor ve garîb ve kimsesiz olarak gidiyorsun" dedi.
3515. Dedi: "Hayır hayır, belki bu gece benim canım, muhakkak garîblikten vatana erişiyor."
"Rûhum, bu âlem-i kesâfette, cisme taalluku hasebiyle, kendi aslından ayrı düşmüş ve garîb kalmıştır. Bu gece ölüm vâsıtasıyla bu âlem-i kesîfi ve cesed-i kesîfi terk ederek, kemâl-i şevk ile aslıma gideceğim ve garîblikten kurtulup vatanıma kavuşacağım."
Ma'lum olsun ki, ölüm mü'minin tuhfesi ve Hak tarafından hediyesidir; fakat nefs-i insan ölümü adem tahayyül ettiğinden, ondan istikrâh eder; rûh ise ölüme âşıktır. Zîrâ rûh aslını ârifdir ve nefis aslından gafil ve câhildir. Binâenaleyh nefsânî sıfatlarından kurtulamamış olan mü'minler ölümden istikrâh eder ve korkarlar. Nitekim Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddin-i Arabî hazretleri Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Muhammedî'de şu hadîs-i tereddüdü beyân buyururlar: ما ترددت في شيئ انا فاعله ترددى فى قبض روح عبدى المؤمن يكره الموت و انا اكره مسائته و لا بد له من لقائي Ya'ni "Ben fâil olduğum bir şeyde, mevti kerîh gören mü'min kulumun rûhunun kabzında tereddüd ettiğim gibi tereddüd etmedim ve ben onun mesâetini kerîh görürüm; halbuki ona benim likām lâzımdır." İmdi Hak Teâlâ mukarrebîn olan kullarını cemî'-i ahvâllerinde müşâhid olmakla beraber, Hakk'ın onlara şevki sâbittir. Binâenaleyh hicâb olan bu beden-i kesîf-i unsurînin taayyünü ortadan kalkmakla, Hak Teâlâ bu mukarre- bînin kendisini bila-hicâb müşâhede etmelerine muhabbet eder; ve makām-ı dünyâ, mûcib-i kesret olduğundan, bu rü'yeti men' eder. Zîrâ bu beden-i kesîfde hicâb-ı tabîat ve beşeriyyet vardır. Hz. Bilal dahi bu mukarreblerden idi.
3516. Dedi: "Biz senin yüzünü nerede görelim?" Dedi: "Huda'nın hâssı-nın halkasında!"
Bilal-i Habeşî hazretlerinin zevce-i muhteremeleri tekrar dedi: "Ey benim muhterem zevcim, biz senin mübarek yüzünü bizden ayrıldıktan sonra nerede görelim?" Cenâb-ı Bilal buyurdu ki: في مقعد صدق عند مليك مقتدر (Kamer, 54/55) Ya'ni "Muktedir olan melîkin indinde mak'ad-í sídkda" âyet-i kerîmesinde beyân buyrulduğu üzere, Hak Teâlâ hazretlerinin havâssa mahsûs olan halkasında görünüz ve bu mertebeye vusûle çalışınız."
3517. Eğer nazarı süflîye değil, bâlâya edersen, onun halka-i hâssı sana muttasıl olmuştur.
"Eğer süflî olan sûret-i zâhireye değil, ulvî olan ma'nâya ve rûhâniyete bakar isen, Hakk'ın halka-i hâssının sana muttasıl olduğunu görürsün." "Halka-i hâss"dan murâd, cem'iyyet-i esmâiyye dâiresidir; zîrâ âdem bu dâireye girmeye müstaiddir, onu bu isti'dâddan uzaklaştıran, sûret-i zâhireye nazarı ve âlem-i süflîye olan meylidir.
3518. Bu halkada Rabbü'l-alemînden yüzük halkasında gibi nûr parlar.
Bu cem'iyyet-i esmâiyye halkasında Rabbü'l-âlemîn'den ya'ni ism-i câmi' hazretinden ve "Allah" isminden, yüzük halkasındaki pırlanta gibi nûr parlar. Ma'lum olsun ki, kâmiller mazhar-1 ism-i Zât'dır. Ya'ni câmi'-i cemî'-i esmâ ve sıfat olan "Allah" isminin mazharıdırlar. Bu câmiiyetleri hasebiyle onlara bu ism-i câmi' hazretinden "tecellî-i Zâtî" ve "sıfatî" vâki' olur. Bu beyitlerde cem'iyyet-i esmâiyye-i Hak yüzük halkasına ve bilcümle esmânın imâmı olan "Allah" ism-i şerîfi pırlanta gibi lemeân eden yüzük taşına teşbîh buyrulmuştur.
3519. Dedi: "Yazık! Bu ev vîrân oldu." Dedi: "Aya bak, buluta bakma!"
3520. Daha ma'mûr etmek için vîrân etti; kavmim kalabalık ve ev dar idi. [3534]
Hak Teâlâ'nın cisim hânesini vîrân etmesi, onu cism-i uhrevî ve misâlî ile ziyâde ma'mûr etmek içindir; zîrâ her bir insanın mazhar olduğu Rabb-i hâssının hazînesinde meknûz olan ahkâm ve âsârın kâffesinin zuhûruna bu dar olan cisim hânesi müsâid değildir; onlar için daha geniş bir ev lâzımdır ki, o âsâr ve ahkâm ferah ferah zuhûr etsin. Bu sebeble muhakkikîn hazerâtı "Bu âlem-i dünyâ ecma' ve âlem-i âhiret evsa'dır" buyurmuşlardır.