İçeriğe atla

Tenin ölüm ile harâb olmasının hikmeti

39. bölüm / 81 · 833 kelime · ~5 dk okuma

3521. "Ben Adem gibi evvelen gamın mahbusu idim; şimdi canımın neslinden şark ve garb doldu."

Ya'ni Adem cennet-i zâtda mahbûs idi ve lisân-ı isti'dâd ile habs-i zâtdan âzâd olmak gamında idi. Ba'dehû talebi is'âf buyrulup bu âlem-i kesâfete çıktı ve âdemiyyet mefhûmunu temsil eden efrâd-ı beşer, şarkı ve garbı doldurdu. "Ben dahi Adem gibi bu âlem-i kesâfet içinde âzâd olmak gamının mahbûsu idim. Şimdi ölüm ile cânım bu dar kafesten âzâd olmak üzeredir; binâenaleyh rûhumun nesli olan sıfatlardan, âlem-i ma'nâda şark ve garb doldu."

3522. "Ben kuyu gibi olan ev içinde fakîr idim; şah oldum, şah için köşk lâzımdır."

Ben kuyu gibi dar ve karanlık olan bu cisim evi içinde hürriyyete muhtâç idim ve esîr idim. Şimdi nâil-i hürriyyet olup, esâretden kurtuldum ve şâh oldum; şâh için böyle süflî bir cisim hânesi münasib olmaz. Ona, şânına münâsib bir köşk lâzımdır.

3523. "Köşkler ise muhakkak şahlar için mahall-i ünsdür; ölüye hâne ve mekân olarak bir kabir kâfidir."

"Âlem-i ma'nânın köşkleri, muhakkak şâh olan rûhlar için ünsiyyet edecek bir yerdir. Rûh-i hayvânî ile hem-renk olan ölü rûhlar için cisim hânesi ve cisim hânesine mahsûs olan mekân olmak üzere bir kabir kâfidir." Ya'ni o rûhlar ba'de'l-vefât âlem-i illiyyîne urûc edemez, belki onlar âlem-i siccînde mahbûs bir halde kalırlar.

3524. Bu cihân, enbiyaya dar geldi, lâ-mekâna şahlar gibi gittiler.

Bu cihân-ı kesîf, âlî olan enbiyânın ervâh-ı şerîfelerine dar geldi; nihâyet lâ-mekân olan vücûd-ı hakîkî-i Hak tarafına şâhlar gibi debdebe ve dârât ve ihtişâm ile gitdiler. Nitekim Cenâb-ı Pîr Mesnevî-i Şerîflerinde bu urûca işâreten şöyle buyururular:

"Diğer bir hamlede de, beşer mertebesinden ölürüm; nihâyet melâike cânibinden kanat ve baş çıkarırım. Diğer def'ada melek mertebesinden kurbân olurum; o şey ki vehme gelmez, o olurum. Binâenaleyh adem olurum; adem, erganûn gibi bana “İnnâ ileyhi râciûn" (Bakara, 2/156) ya'ni "Biz Hakk'a rücû' edicileriz" der.

3525. Bu cihân ölülere fer gösterdi. Onun zahiri cesîm ve ma'nada ziyade dardır.

İlim ve ma'rifetden bî-beh-re ve rûh-ı hayvânî ile hem-renk olmak i'tibariyle ölü hükmünde olan rûhlara bu suver-i kesîfe-i âlem, debdebe ve azamet gösterdi. Halbuki onun zâhiri cesîm görünür ise de, ma'nâda pek dardır.

3526. Eğer dar olmasa idi, bu efgān nedendir? Onda çok yaşayan her bir kimse niçin iki kat oldu?

Eğer bu âlem-i kesîf ma'nâda dar olmasa idi, halkın acz içindeki figānı nedendir? Meselâ yürüyen insanın önüne bir deniz gelse, vâsıtasız geçemez; uçmak istese, vâsıtasız uçamaz, cism-i kesîfini mekân-ı baîde nakl etmek istese, vâsıta ne kadar serî' olursa olsun, uzun vakte muhtaçdır. Halbuki âlem-i ma'nâda, zaman ve mekân kayıtları ve taayyün-i kesîfin müz'iç iktizââtı ve ahvâli yoktur. Görülmez mi ki dünyada çok yaşayan insan, ihtiyarladığı vakit, beli bükülüp iki kat olur. Bunlar hep kesâfet âleminin darlığındandır.

3527. Vaktaki uyku zamanında o mekândan âzâd oldu, bak ki cân nasıl şad oldu?

“Vaktâki rûh-i insânî, uyku zamânında o cisim mekânından ve rûh-i hayvânî ile olan alâkasından âzâd oldu, bak ki o kesâfetden kurtulduğu için, nasıl şâd oldu”. Meselâ rü'yâ âleminde önüne deniz gelse yürür, batmaz; ve havada uçuverir ve yüksek bir mahalden merdivensiz bir adımda aşağıya iner, göz erimi kadar uzak bir mesafeyi, bir adımda kat' eder; velhâsıl böyle birçok acîb hareketler yapar ki, onların bu âlem-i kesâfetde icrâsı mümkin değildir. Ölüm hâlinde cân, cismin kesâfetinden kurtulduğu vakit dahi böyle olur. Bu hâle işâreten Resûl-i zîşân Efendimiz النوم اخ الموت ya'ni “Uyku, ölümün kardeşidir” buyurmuşlardır.

3528. Zâlim tabîatın zulmünden tekrar kurtuldu; zindanlık adam hapis fikrinden sıçradı.

“Zâlim”den murâd, nefsine zâlim olan kimsedir ki, sûre-i Fâtır'da onlar hakkında أَوْرَثْنَا الْكِتَابَ الَّذِينَ اصْطَفَيْنَا مِنْ عِبَادِنَا فَمِنْهُمْ ظَالِمٌ لِنَفْسِهِ (Fâtır, 35/32) ya'ni “Biz kullarımızdan ıstıfâ ettiğimiz kimselere kitabı mîrâs verdik ki, onlardan bir kısmı nefsine zâlimdir” buyrulur. Ve nefsine zâlim olması budur ki, nefis kendi mertebesine aid olan huzûzâtı ister, Hakk'ın ıstıfâ eylediği bir kul, onun mertebesinin hükmünü vermeyip men' etmekle, ona zâlim olur. Zîrâ zulüm lügatte bir şeyi mevziinin gayrine koymaktır. Ya'ni Nefsine zâlim olan rûh, tabîatın zulmünden uyku sâyesinde kurtuldu; zîrâ tabîat dâimâ rûhun mertebesinin hilafındaki ahkâmı rûha ilbâs eder; bu da tabîatın, rûha olan zulmüdür. "Merd-i zindânî"de "yâ" masdariyyet ve nisbet için olabilir. "Zindanlık" veyâ "zindana mensûb olan adam" mesâbesindeki rûh, habs düşüncesinden uyku hâlinde sıçradı ve halâs oldu."

3529. Çok geniş olan bu yer ve gök menah vaktinde pek dar geldi.

"Menâh", nüzûl etmek ve uyumak ve develeri bağladıkları mahal ma'nâlarına-dır. Burada masdar-ı mîmî olup, uyumak ma'nâsınadır. Ya'ni "Nazar-ı cismânîye pek geniş görünen bu yer ve gök, uyumak vaktinde pek dar gelir; zîrâ rü'yâ âleminde, bu âlem-i kesâfete sığmayan ahvâl meşhûd olur."

3530. Geniş ve pek dar göz bağı geldi; onun gülmesi ağlama, onun fahri hep ârdır. [3544]

"Cihânın sûretde geniş olması ve vâki'de pek dar olması göz bağıdır ve sihirdir ve o acîbdir; yâhud ya'ni cihânın sûretde geniş olması, göz bağıdır; halbuki o pek dardır. Bu âlemin zâhirde gülmesi ağlama ve iftihârı da utanacak ve ârlanacak şeydir." Ya'ni dünyanın ahvâli hep tersinedir. Bu cihânın gamı hakîkatde sürûr, elemi râhat, ağlaması gülme, gülmesi ağlamadır. Nitekim ahvâl-i dünyanın tersliği حفت النار بالشهوات حفت الجنة بالمكاره ya'ni "Ateş şehevât ile örtülmüştür ve cennet mekrûhât ile örtülmüştür" hadîs-i şerîfinde beyân buyrulmuştur.