Teşbîh-i dünyâ ki zâhirde geniştir ve ma'nâda dardır; ve uykunun teşbîhi ki, bu darlıktan halâsdır
40. bölüm / 81 · 1108 kelime · ~6 dk okuma
3531. Kızmış olan hamam gibi ki, dar gelirsin, cânın kavrulmuş olur.
"Puhsîden", pejmürde olmak, erimek ve kavrulmak ma'nâlarınadır. Ya'ni "Dünyâ kızmış bir hamama benzer ki, öyle bir kızmış hamam içinde insanın canı, ya'ni rûh-ı hayvânîsi erimiş ve kavrulmuş olur."
3532. Vâkıâ hamam enlidir ve uzundur; onun harâretinden senin canın dar ve yorgun gelir.
Hamam ne kadar geniş olursa olsun, onun sıcaklığı pek ziyâde olduğu vakit, senin canın sıkılır ve bî-tâb kalır.
3533. Dışarıya gelmedikçe gönlün açılmaz; o halde senin menzilinin genişliğinin ne faidesi geldi?
"Aman bayıldım" diye dışarı çıkmadıkça gönlün açılmaz ve ferahlanmazsın. Böyle olunca senin menzilin olan hamamın genişliğinin sana ne fâidesi oldu?
3534. Yahud ki, ey azgın, bir dar ayakkabı giyesin, geniş bir sahrada koşasın.
3535. O sahrânın genişliği dar oldu; o sahrâ ve çöl, senin üzerine zindan geldi.
Bu iki beyt-i şerîf dahi, sûretde geniş görünen dünyânın, ma'nâda darlığını gösteren misâldir.
3536. Her kim seni uzaktan gördü ise, “O sahrada tâze lâle gibi açılmış?" dedi.
Sen ayaklarını sıkan dar ayakkabı ile sahrâda azâb-ı elîm içinde gezerken, seni uzaktan gören bir kimse: "Şu adam ne zevk içindedir, sahrâda tâze lâle gibi açılmış şen ve şâtır bir halde geziniyor!" der.
3537. O bilmez ki, sen zâlimler gibi hâriçden gülşen içindesin ve cânın figān içindedir.
O böyle söyleyen adam bilmez ki, sen, dünyada envâ'-ı zulümler yapıp, köşklerde ve saraylarda gülistân içinde yaşayan ve fakat cânları, âlem-i âhiretde başlarına gelecek olan azâb-ı elîmi idrak ettikleri için feryâd ve figān içinde bulunan zâlimler gibisin. Dışın latîf olan sahrâda ve için şedîd bir elem içindedir.
3538. Senin uykun o ayakkabını çıkarmaktır ki, bir zaman cânın, tenden âzâddır.
Ey nâkıs insan, senin uyku hâlin, cânına bir dar ayakkabı gibi olan cismini çıkarmaktır; zîrâ uyuduğun müddetçe cânın, cisim dağdağasından âzâddır ve tenin esâretinden muvakkaten olsun kurtulmaktır.
3539. Ey filân, evliyâya uyku mülktür; cihanda o Ashab-ı Kehf gibidir.
Ey nâkıs insan, sen uyku hâlinde cismin esâretinden muvakkaten kurtulursun; bu hürriyet sana âriyettir, fakat evliyâya cismin esâretinden kurtulmak hâli dâimîdir; bu hâl onlara mülk olmuştur. Onlar bu dünyada kıssaları meşhûr olan Ashâb-ı Kehf gibidirler; onların harekât ve sekenâtı Hak'dandır.
3540. Orada rüya görürler, rü'ya değildir; ademe giderler; ve kapı yoktur. [3554]
O kendilerine mülk olan uyku içinde rü'yâ görürler, fakat o rü'yâ, senin gördüğün rü'yâ cinsinden değildir; zîrâ senin rü'yâlarının bir kısmı bu âlem-i süflîden dimâğına müntekış olan hayâlâttır. Onlarınki böyle değildir, onlar âlem-i melekûtu ve ehlini müşâhede ederler ve a'yân-ı sabite âlemini görürler. Onlar bu âlem-i kesâfetin varlığından, yokluğu âlemine giderler; zîrâ bu kesâfet âleminde müstağrak olanların nazarında âlem-i melekût adem ve yokluk âlemi görünür ve hatta bu istiğrâk, inkârlarına sebeb olur. Eğer "Biz o âleme nerede girelim?" diye sorarsan, derim ki: "O âlemin kapısı yoktur, belki her tarafı açık bir âlemdir, onu örten senin senliğindir."
3541. Dar bir ev ve cân, onun içinde eli ve ayağı büzülmüş. Padişahların köşkünü yapmak için vîrân etti.
Bu cism-i beşer dar evdir ve cân o dar ev içinde eli ve ayağı büzülüp sıkış-mış kalmıştır. Hak Teâlâ hazretleri ölüm sebebiyle o cismi harâb etti ise, ken-disinin halîfesi olan rûha, pâdişâhlara lâyık bir köşk yapmak için harâb etti. "Çenglûk" eli ve ayağı büzülmüş ma'nâsınadır.
3542. "Rahimdeki cenîn gibi, ben eli ve ayağı büzülmüşüm; dokuz aylık oldum, bu intikāl zaruridir."
"Ben cisim içinde, ana rahmindeki cenîn gibi eli ayağı büzülmüş bir halde kalmışım. Cenîn dokuz ayda kemâle gelip dünyâya geldiği gibi, benim dahi bu cisim içinden vakt-i vilâdetim geldiği için intikāl etmem ve dîğer bir âleme doğmam mühim ve zarûrîdir."
Bu beyt-i şerîf, Hz. Bilâl lisânından zevcesine hitâbdır.
3543. "Eğer anamın üzerinde doğum ağrısı olmasa, ben bu zindân içinde ateş ortasındayım."
"Zih", kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır, burada doğurmak demektir. "Derd-i zih", doğum ağrısı demek olur. "Azer", ateş ma'nâsınadır. Ya'ni "Anam mesâbesinde cismimde, doğum ağrısı mesâbesinde olan hâlet-i nezi' zahmeti olmasa, ben bu cisim veyâ unsuriyât zindânı içinde mihnet ateşi or-tasındayım."
3544. "Tab'ım anası kendi ölümünün acısından doğurmayı koparır, tâ ki kuzu koyundan kurtulsun!"
"Mî küned zih", "kerden" masdarından olduğu takdîrde ma'nâ, "Ana me-sâbesinde olan tab'ım, kendi ölümünün acısından, cisim koyunundan rûh kuzusu kurtulmak için doğum yapar" demek olur.
3545. “Tâ ki kuzu yeşil sahrada otlasın. Agâh ol, rahmi aç ki, bu kuzu bü-yük oldu."
"Gebz", büyük ve iri demektir. "Yeşil sahrâ"dan murâd, âlem-i ervâhdır ki, bu âlemde tecelliyât-ı acîbe-i Hak meşhûd olur; ya'ni Hz. Bilâl buyurur ki: "Benim tab'ım anasının doğum ağrısı tuttu; artık cisim rahmini aç ki, kemâle gelmiş ve büyümüş olan rüh kuzusu, kendisine münasib olan âlem-i ervâha doğsun ve orada tecelliyât-ı acîbe-i Hak ile mütegaddî olsun."
Bu beyt-i şerîfde bu cism-i unsurî içinde kemâle gelmiş olan ervâh-ı kümmelînin hayât-ı dünyeviyyeden sıkılıp, ölüme âşık olduklarına işaret vardır. Filhakîka bir gün üstâdım Mesnevîhân Es'ad Dede efendi (k.s.) hazretlerinden Mesnevî-i Şerîfi şerh buyurmalarını istirhâm etmiş idim. Buyurdular ki: "Mesnevî-i Şerîf'in arzûm vechi ile şerhi yirmi senede olabilir. Bakalım bizim yirmi sene ömrümüz var mı? Farz et ki yirmi sene ömür vardır, canımız sıkılmadan nasıl duracağız?"
3546. Doğum ağrısı gerçi gebenin zahmeti olur; cenîne zindanı kırmak olur.
Bu beyt-i şerîfde, ölüm doğuma teşbîh buyurulmuştur.
3547. Gebe, "Doğurmaktan, mahall-i halās nerededir?" diye ağlayıcıdır; ve o cenîn, "Kurtuluş ileriye geldi" diye gülücüdür.
3548. Feleğin altında cemâddan ve hayvandan ve nebatdan her ne varsa, ümmehatdırlar.
Feleğin altında olan bu küre-i arzın mâye-i aslîsi olan cemâddan ve o mâyeden hâsıl olan nebâtât ve hayvânâtdan her ne varsa, hepsi bir analardır ve hepsi kendi hâl ve şânına göre bir veled doğurur. Meselâ cemâddan nebât ve nebâtdan hayvân ve bunların mecmû'undan cism-i insân doğar. Her birisinin kendisine mahsûs birer doğum ağrıları vardır ve onların bu doğumları esnâsındaki gulgulelerini ancak rûh kulakları işitir. Nitekim cenâb-ı Mevlânâ efendimiz bu Mesnevî-i Şerîfde (Şerh c.5, b. 1018) از جمادی عالم جانها روید غلغل اجزای عالم بشنوید ["Cemâdlıktan canlar âlemine gidiniz; âlemin eczâsının gulgulesini işitiniz."] buyurmuşlar idi.
3549. Herkesin evinden kösenin bildiği şeyi, kabasakallı kendi evinden onu ne vakit bilir?
“Belme” ve “bülme”, kaba ve uzun sakal ma'nâsınadır. Uzun sakallı adama da derler, hamâkatdan kinâye olur. Ve “köselik” zekâvet ve fetânetden kinâyedir. Ya'ni “Köse, kemâl-i zekâvet ve fetânetinden dolayı herkesin evinde olan ve biten şeyleri bilir; kabasakallı adam ise, kemâl-i hamâkatından dolayı, kendi evinde cereyân eden ahvâli bilmez demek olur.” Ve bu ma'nânın yukarıki beyte vech-i rabtı budur ki: “Ey gafil sen, kendi vücûd-ı unsurînde cereyân eden ahvâlden ve doğumlardan bî-habersin; feleğin altındaki cemâdın ve nebâtın ve hayvânâtın doğum hallerini ne bilirsin?”
3550. O şeyi ki, gönül sahibi senin halinden bilir, ey amca, sen kendi hâlinden [3565] bilmezsin.
Senin birtakım ahvâlin vardır ki, sen onların farkında bile değilsin; halbuki gönül sâhibi olan evliyâ-yı kirâm hazarâtı, senin bilemediğin o sendeki ahvâli bilir. Beyt-i Ziyâ Paşa: En ummadığın keşf eder esrâr-ı derûnun Sen herkesi kör, âlemi sersem mi sanırsın