Onun beyânındadır ki, her ne ki gafletdir ve tenbelliktir ve zulmettir, hep arzî ve süflî olan tendendir
41. bölüm / 81 · 1694 kelime · ~9 dk okuma
3551. Gaflet tenden oldu; ten rûh olduğu vakit, hiç çaresiz o esrârı görür.
Hakîkat-ı hâlden gaflet ve tarîk-ı Hak'da sa'y ve gayret husûsundaki tenbellik ve nûrsuzluk hep kesîf olan cismin iktizââtındandır; vaktâki riyâzet ve mücâhedât [ile] tenin iktizââtı muattal olup, ahkâm-ı rûhiyye cisme gälib olduğu vakit, hiç çâresiz bu kesâfet perdesi kalkıp, rûhun gözü esrâr-ı gaybiyyeyi müşâhede eder; ve bu müşâhede zarûrî bir hâldir.
3552. Arz cevv-i felekden kalktığı vakit, benim için ve senin için ne gece ve ne de gölge olur.
"Cevv", boşluk, "felek", gök, "cevv-i felek", göğün boşluğu demektir ki, arzın fezâda ve boşlukta bir mahal işgal ettiğine işâret buyurulur. Bu beyt-i şerîf, şimdiki ilm-i hey'ete göre arzın vaz'iyyetini musavvir bir beyân-ı âlîdir. Ya'ni "Arz, fezâda işgâl ettiği mahalden kalktığı vakit, ne gece ve ne de gündüz ve ne de gündüzün düşecek bir gölge mahalli kalır." Zîrâ gece ve gündüz arzın kendi mihveri etrafındaki devrinden mütehassıldır. Arz fezâdan kalkınca, benim ve senin için gece ve gündüz dahi kalmaz. Çünkü gölge için gölgenin sahibi ile beraber bu gölgenin düşeceği bir mahal lâzımdır. Arz kalmayınca, benim ve senin kesîf cisimlerimiz ve bu cisimlerimizin gölgeleri de kalmaz. Ve bu beyt-i şerîfde, ayın gölgesi olan küsûfun ve arzın gölgesi olan husûfun dahi kalmıyacağına işâret buyurulur. Bu ma'nâyı, ilm-i hey'ete vakıf olanlar iyi tasavvur edebilirler. Ve Kopernik'den çok sene evvel vâki' olan, sultânü'l-ârifin Hz. Mevlânâ efendimizin bu beyân-ı âlîsine hayret ederler.
3553. Her nerede gölge ve gece veyâhud gölge mahalli vardır, eflâkden ve aydan değil, arzdan olur.
Ya'ni "Arzın herhangi noktasında gece varsa, arzın devrinden olur; ve arz üzerinde her nerede bir gölge olursa, o gölgenin vücûdu eflâkden ve aydan, ya'ni eflâkin güneşinden ve aydan değildir, arzdandır." Zîrâ arz olmasa, gölgenin düşeceği bir mahal bulunmamış olacağından, gölgenin vücûdu olmaz ve görünmez. Ve kezâ küsûf vukū'unda ayın gölgesi arz üzerine düşer, Arz olmazsa, küsûf dahi vâki' olmaz; ve kezâ husûf vukū'unda arzın gölgesi ay üzerine düşeceğinden, arz olmasa bu gölge düşmez ve husûf dahi vâki' olmaz idi. Binâenaleyh gölge ve gece ve gölge mahalli, eflâkin güneşinden ve ayından değil, arzın vücûdundan olur. Bu hâlin böyle olduğu fennen ve hissen sâbittir. Bu beyitlerin, yukarıki beyitlere rabtı budur ki, cisim arz mesâbesindedir, âlem-i hakîkate karşı vâki' olan gölge, ya'ni hicâb ve zulmet ve mahall-i hicab, o felek-i hakîkatin güneşi olan Zât-ı Hak'dan ve onun ayı olan enbiyâ ve evliyâdan değil, cism-i kesîfdendir.
3554. Muttasıl olan duman dahi odundan olur, kıvılcımlı ateşlerden olmaz.
Birbiri arkasından çıkan duman sütûnu, kesîf olan odundan hâsıl olur. Par par yanan alevli ve kıvılcımlı ateşlerden olmaz; bu ateşler dumansız yanar. "Müstencem", necmden me'hûzdur; parlak ve kıvılcım saçan ateş demektir. Yukarıki beyitlerde kesâfetin hicâb olduğu beyân buyurulmuş idi, burada da rü'yete hicâb olan kesîf dumanın, kesîf odundan çıktığı meselen beyân buyurulmuştur.
3555. Vehim hataya ve galata düşer, isabetler içinde yalnız akıl olur.
Vücûd-ı kesîfdeki vehim, rü'yete hicâb olan odunun dumanı gibidir; akıl ise zülmeti yırtıp eşyayı gösteren parlak ateş gibidir. Binâenaleyh vehim dumanı arasından hayâl meyâl görünen şeyler hatalı ve galat olur. Parlak ateş mesâbesinde olan aklın nûruyla meşhûd olan şeyler, hatâdan ve galatdan sâlim olur. Böyle olunca nefsin bir kuvveti olan vehmi, rûhun sıfatı olan aklın tahakkümü altına vaz' etmek iktizâ eder.
3556. Her ağırlık ve üşenmek muhakkak tendendir, cân hafiflikden hep uçmaktadır.
Ey sâlik, tarîk-i Hak'da kat'-ı mesafe hususunda vâki' olan her ağırlık ve üşenme, cisim ahkâmının galebesindendir. Eğer cisim üzerine cânın hükmü gālib olursa, böyle bir ağırlık ve üşenme vâki' olmaz; zîrâ cân hafifliğinden dolayı Hak yolunda uçar bir haldedir.
3557. Kırmızı yüz, kanların galebesinden olur; sarı yüz, safrânın hareketinden olur.
"Gulbe", masdar-ı binâ-i nev'dir; bir nevi' galebe demek olur.
3558. Beyaz yüz, balgamın kuvvetinden olur; sevdâdan olur ki, yüz esmer ola.
Bu vücûd-ı izâfî âleminde her ma'nânın bir eser-i zâhirîsi vardır. Nefsin ve rûhun galebesi hallerinde vücûdda ne gibi eserler zâhir olacağı, yukarıda zikr olundu. Bu iki beyt-i şerîf dahi dört hâlin birer misâlidir. Ma'lûm olsun ki, tabâbet-i atîkaya göre âlem-i kesâfet dört unsur ve dört tabîattan terekküb etmiştir. Dört unsur "hava, ateş, toprak, su"dur. Bunlara "erkân-ı erbaa" dahi derler. Hikmet-i tabîiyyeye göre bunların isimleri gaz, harâret, sulb ve mâyi'dir. Dört tabîat dahi, soğuk, sıcak, kuru ve yaştır. Anâsırın ma'nâları tabîatlar ve tabîatların sûretleri, anâsırdır. Bu dört unsur ile dört tabiata "ümmehât" derler. Bunlar sûret-i münasibede birbirine karışınca, bir hey'et peydâ olur, ona da "mizâc" derler. Ve mizâcı, imtizâcdan almışlardır. Bu dört unsur ile dört tabîat cism-i beşerde dört şey üzerindedir. Balgam, safrâ, sevdâ ve kandır. Bunlara da "ahlât-ı erbaa" derler. "Safrâ"nın tabîatı sıcak ve kurudur, vücûd-ı insânîdeki meskeni öddür, ya'ni safra kesesidir. "Balgam"ın tabîatı soğuk ve yaştır; vücûd-ı insânîde meskeni akciğerdir. "Sevdâ"nın tabîatı soğuk ve kurudur, vücûd-ı insânîde meskeni dalaktır. "Kan"ın tabîatı sıcak ve yaştır ve vücûdda meskeni karaciğerdir. Safrâdan harâret, kandan sürûr, balgamdan gam ve sevdâdan korku hâsıl olur. Bunun kıvâmı bu ahlât-ı erbaa iledir; eğer bunlar i'tidâlde olursa sıhhat yerinde olur ve biri gâlib olur ise, hastalık vukû'a gelir. Safrâyı soğuk ve yaş; ve kanı soğuk ve kuru; ve balgamı sıcak ve kuru, ve sevdâyı sıcak ve yaş şeyler ile tedâvî ederler; zîrâ her bir illetin tedâvîsi zıddıyladır. Ve senenin dört mevsimi vardır, yazın safrâ ziyâdeleşir; sonbaharda sevdâ ziyâdeleşir ve kışın balgam ziyâdeleşir. İlk baharda kan ziyâdeleşir. Safrâ galebesinin ba'zı alâmetleri budur ki, renk ve gözler sararır, ağız acılanır ve dil kurur ve başta çıbanlar peydâ olur. Bu kimse serin havadan hoşlanır ve susamak ârız olur. Kan galebesinin ba'zı alâmetleri budur ki; cisim dolgun, yüz kırmızı olur ve kaşınmak ârız olur. Bedende ağırlık ve çok istifrağ vâki' olur. Balgam galebesinin alâmetlerinden ba'zıları budur ki, rengi beyaz ve salyası çok ve yapışkan ve cismi soğuk olur. Sabahları kahvaltıya iştihâsız olur. Ve susaması az ve mi'desi zayıf ve idrârı beyaz ve uykusu çok ve unutkanlığı ziyâde olur; ve cisminde üşeniklik olur. Galebe-i sevdâ alâmetlerinden ba'zısı budur ki, gözde ve cismin her kısmında kuruluk olur ve uykusu az olur, çok su içer ve kanı siyah ve kesîf olur; tab'ında vesvese ve fikir ve gam peydâ olur ve rengi esmer olur.
3559. Hakikatde eserlerin Halık'ı O'dur; fakat post ehli illetin gayrini görmez.
Her ne kadar cismin ve rûhun ve safrâ ve kan ve balgam ve sevdâ ahlâ-tının eserleri zâhirde bunlardan görünür ise de, hakîkatde bu eserlerin Hâlık'ı Hak Teâlâ hazretleridir; fakat post ve zâhir ehli, ancak bu eserlerin sebebleri olan cisim ve rûhu ve ahlât-ı erbaayı görür.
3560. İç ki, kabuklardan avâre değildir, ona tabibden ve illetden çare yoktur.
[3575] "Âvâre", gāib olmak ve perâkende ve perîşân ve nâ-bûd ve bî-nâm u ni-şân olmuş ve vatandan uzak düşmüş ma'nâlarınadır; burada uzak düşmek ma'nâsı münasib olur. "İç"den murâd, akıl ve "kabuk"dan murâd, esbâb-ı zâhirîdir. Ya'ni, "Bir akıl ki, esbâb-ı zâhiriyyeden uzak düşmüş ve nazarın-da onları yok etmiş değildir, o akla tabîbden ve esbâbdan kurtulmağa çâre yoktur; zîrâ o kimse müessir olarak Hakk'ı görmüyor, ancak tabîbi ve esbâ-bı görüyor."
3561. Vaktaki Ademoğlu iki def'a doğdu, kendi ayağını illetlerin tepesine koydu.
Ya'ni "Ademoğlu evvelen anasının karnından, sâniyen meşîme-i tabîat-dan doğmadıkça, tabîat âlemine mahsûs olan sebeblere nazar etmekten kur-tulamaz. Ancak bu sûretle iki def'a doğmuş olan kimse, esbâb ve illetleri çiğ-neyip, müsebbibü'l-esbâb olan Hakk'a nazar edebilir." Bu beyt-i şerîfde Îsâ (a.s.) dan menkül olan لن يلج ملكوت السموات من لم يولد مرتين ya'ni "İki def'a doğ-mayan kimse, melekût-i semâvâta giremez" kavl-i şerîfine işaret buyurulur.
3562. Onun dîni illet-i ûlâ olmaz; onun kîni illet-i cüz'î olmaz.
Bu beytin ikinci mısrâ'ındaki "illet-i cüz'î" yerine, ba'zı nüshalarda "illet-i uhrâ" vâki'dir. Her ikisi de bir ma'nâyı ifade eder. Ya'ni hükemâdan bir kıs-mı Vâcibü'l-Vücûd'a "illetlerin illeti" ya'ni "sebeblerin sebebi" derler ve herşe-yi Vâcibü'l-Vücûd'a kadar sebebe muallak tutarlar; ve meselâ derler ki: "Ale-min sebeb-i vücûdu Hak'dır ve âlem Hak'dandır. Ve mevsimlerin vücuduna sebeb âlemdir ve ba'zı hastalıkların vücuduna sebeb kış mevsimidir ve so-ğuktur derler. Burada "illet-i ûlâ" ve "sebeb-i evvel" Vacibü'l-Vücûd ve âlem ve mevsimler ve hastalık, illet-i cüz'î ve illet-i uhrâ olur. İmdi, meşîme-i tabî-atdan hârice çıkıp, ikinci def'a doğmamış olan kimse, tabîatın esîri olduğundan, onun mezhebi ve mesleki, hükemânın dîni ve mesleki gibi illet-i ûlâ olur ve kîni de illet-i cüz'îye olur. Meselâ hastalandığı vakit kıştan ve soğuktan bilip, illet-i cüz'î olan kışa ve soğuğa kin tutar; fakat tabîat hâricine çıkıp hakāyık-ı eşyaya muttali' ve sırr-ı vücûda vakıf olanlar, vücûd-ı hakîkî sâhibi olan Hak'dan başkasını görmezler ve "Sebeb ve müsebbib hep O'dur" derler. Ve onların mesleki كان الله و لم يكن معه شيئ الآن كما كان Ya'ni "Allah var idi ve O'nunla beraber bir şey yok idi; şimdiki halde yine öyledir" hükmünden ibâret olur. Bu bahisde sual ve cevâb çoktur; fakat bunların burada zikrine imkân yoktur; sırası geldikçe bu Mesnevî-i Şerîfde geçecektir.
3563. Güneş gibi ufukta uçar, sıdk gelini ile ve sûret perde gibi.
Tabîat hâricine çıkan bir veliyy-i kâmilin rûh-ı âlîsi, sıdk gelinini koltuğuna almış olduğu halde, güneş gibi yüksek ufuklarda uçar; ve onun sûret-i cismâniyyesi ise, rûh-ı latîfine bir perde olur.
3564. Belki ufuklardan ve feleklerden hariç, ruhlar ve akıllar gibi mekânsız olur.
"Belki onun perde mésâbesinde olan cism-i sûrîsi dahi ufuklardan ve feleklerden hârice çıkar. Kemâl-i letâfetinden dolayı rûhlar ve akıllar gibi mekânsız olur." Nitekim (S.a.v.) Efendimizin cism-i latîfleri ufku ve eflâki geçip mi'râc eyledi. "Nühâ", "nühye”nin cem'idir ve nühye, akıl demektir.
3565. Belki bizim akıllarımız, onun gölgeleridir; gölgeler gibi onun ayağına düşer.
Belki bizim akıllarımız, cisim ve rûhu ile beraber âfâkı ve eflâki aşan o zât-ı pâkin gölgeleridir. Zîrâ hakikat-ı muhammediyye "akl-ı evvel"dir. Ve bizim akıllarımız, akl-ı evvelin zılâlidir.; binâenaleyh bizim akıllarımız, gölgeler ayaklar altına düştüğü gibi, onun ayağının altına düşer.
3566. Müctehid her vakit ki nass tanıyıcı ola, bu sûretde kıyas düşünmez.
Ya'ni "Bizim akıllarımız, akl-ı evvelin gölgesi olup, onun ayağına düşmesinin misâli budur ki, dîn ve tarîkat mesâilinde sarf-ı mesâî eden bir müctehid, sûret-i mes'eleye tevâfuk eden bir nassı bulup tanıdığı vakit, o nassa göre hükmünü verir; artık o sûret-i mes'ele hakkında kıyâs düşünmez." Ve nass olan yerde, kıyâs sûretiyle ictihad câiz değildir. Nitekim fıkıhda "Mevrid-i nassda ictihâda mesâğ yoktur" kāide-i umumiyyesi meşhûrdur.
3567. Bir sûretde nass bulunmadığı vakit, orada kıyasdan bir i'tibar gösterir.
"Bir mes'ele sûretinde nass bulamadığı vakit, müctehid kıyâs cihetine gidip, bir hüküm verir ve kıyâsa i'tibâr eder." "Nass"dan murâd Kitâb ve Sünnet, ya'ni Kur'ân ve hadîsdir; ve "kıyâs", usûle mensûb olan delilleri tasnî' etmektir. Binâenaleyh nass vahyî ve kıyâs aklî olduğu için, kıyâs nassın altındadır.