İçeriğe atla

Kıyâs ile nassın teşbîhi

42. bölüm / 81 · 1095 kelime · ~6 dk okuma

3568. Nassı, yakînen Rûh-ı Kudsî'nin vahyi bil ve o akl-ı cüz'înin kıyası bunun altındadır.

"Nassın neye benzediğini ve kıyâsın neye benzediğini bilmek istersen, yakînen bunu bil ki, nass Rûh-ı Kudsî'nin vahyidir; ve kıyâs ise, akl-ı cüz'înin mahsûlü olup, nassın altındadır." "Rûh-ı Kudsî"den murâd, Hz. Cibrîl olduğu gibi, âtîdeki beyitler karîneşiyle, rûh-ı kâmil dahi olabilir. Hz. Cibrîl olduğuna göre "nass"dan murâd Kitâb ve Sünnet olur; ve rûh-ı ârif olduğuna göre keşif ve zevkdir. Ve vâris-i nebevî olan ârif-i kâmilin ruhunun keşfi, akl-ı cüz'înin idrāki fevkinde olduğundan, nass gibidir.

3569. Akıl cândan idrakli ve ferli oldu; rûh ne vakit onun nazarı altında olur?

Cânın vahyi, akl-ı cüz'î kıyasının fevkinde olmasının sebebi budur ki, akıl cânın sıfatıdır ve onun mevsûfu cândır. Binâenaleyh sıfat mevsûfdan inbiâs eder; zîrâ sıfat mevsûfun zâhiri ve mevsûf sıfatın bâtınıdır. Zâhir bâtından ferli ve revnaklı olur. Şu halde akıl idrâki cândan buldu. Rûh hiç o aklın nazarı altında olur mu?

3570. Lakin cân akılda bir te'sîr yapar, o eserden o akıl bir tedbîr eder.

Rûh, akıl üzerine bir te'sîr yapar, rûhun o te'sîri sebebiyle akıl bir tedbîre teşebbüs eder.

3571. Eğer senin üzerine rûh, Nûh gibi bir saddak vurdu ise, hani deniz, hani gemi, hani Nuh'un tûfanı?

Bu beyt-i şerîfde "rûh” Nûh'a ve "tasarrufât ve kemâlât-ı rûhânî" denize ve gemiye ve tûfâna teşbîh buyurulmuştur; ve muhatab akıldır. Ya'ni "Ey akıl, eğerçi Nûh gibi olan rûh, sana muîn olduğunu tasdîk etti ise, onun eserlerinden bir eserin ve nûrlarından bir nûrun sende mevcûd olması lâzımdır. Hani sende rûhun tasarrufâtı var mı? Bil'akis sende bir idrâk-i nâkıs meşhûd olmaktadır."

3572. Akıl, eseri rûh zanneder; ve fakat güneşin nûru, güneşin kursundan pek uzaktır.

Akıl, rûhun eserini, rûhun kendi zanneder; ve fakat güneşin arz üzerine mün'akis olan nûru milyonlarca kilometre mesafede olan güneşin kursundan pek uzaktır. Rûhun akl-ı dimâği üzerine mün'akis olan eseri de böyledir.

3573. O sebebden bir salik bir kursa kāni oldu, akıbet onun nûrundan kurs tarafına atılmış oldu.

Akıl, rûhun eserini, rûhun kendisi zannetmesi sebebinden, bir sâlik bidayet-i sülükünde, bir ekmek kursu mesâbesinde olan o esere kāni' oldu ve netîcede rûhun o eserinden ve nûrundan, kurs-ı şems mesâbesinde olan rûhun kendi tarafına atılmış oldu.

3574. Zîra bu bir nûr ki, safildedir, daim değildir; gece ve gündüz o âfildir.

Zîrâ mertebe-i süflîdeki akl-ı dimâğîye aks eden bu rûhun nûru, dâim değildir. Gece ve gündüz gāib olucudur; ve rûhun bu nûru akla in'ikâs etmediği vakit, vehmin te'sîri altında kalıp hatâya ve galatâta düşer.

3575. Ve o kimse ki, kursda olmayı ve yeri tutar, dâimâ o nûrun garkı olur.

Ve o kimse ki kurs-ı rûhda olmayı ihtiyâr eder ve mertebe-i rûhda makām tutar, o kimsenin aklı vehmin tasarrufu altından kurtulup, dâimâ nûr-ı hakîkatin garkı olur. Zîrâ rûh, halîfe-i Hak'dır.

3576. Onun yolunu muhakkak ne bulut vurur, ne gurûb. O sîne döğücü firâkdan kurtuldu.

Öyle bir kimsenin aklının yolunu, ne vücûd-i vehmî bulutu, ne de nûr-ı rûhun gurûbu ve ufülü şaşırtır. O teessüfünden dolayı sîne döğücü olan firâkdan kurtuldu ve aslına muttasıl oldu.

3577. Böyle bir kimsenin aslı eflâkden olur, yâhud topraktan ise mübeddel olmuş olur.

“Böyle bir kimsenin aslı eflâkden, ya'ni âlem-i illiyyînden olur; ve eğer aslı topraktan ise, ya'ni âlem-i süflîden ise, hâli tebeddül edip, âlem-i illiyyîne mensûb olur.” Asılları âlem-i illiyyîne mensûb olanlar, ervâh-ı külliyye sâhibi olan evliyâ-yı kümmelîndir. Ve asılları toprağa mensûb olanlar ise, ervâh-ı cüz'iyyedir. Bu ervâh-ı cüz'iyye eğer bu dünyâda kâmiller tarafından terbiye olunmaz ise, âlem-i süflîde, ya'ni âlem-i siccînde mahbûs kalırlar; ve eğer ervâh-ı külliyye tarafına terbiye olunurlar ise, o rûh-ı küllînin dâire-i kemâlâtına dâhil olurlar ve âlem-i siccînden kurtulurlar.

3578. Zîra ki toprağa mensub olanın ona tarafı olmaz ki, onun üzerine onun şuâı ebedî çarpsın.

Cism-i unsurî ve hâkînin ahkâmı tahtında zebûn olan kimsenin aklı, nûr-ı rûhun tecellîsine tahammül edemez ki, rûhun şuâı, o akıl üzerine dâimî olarak çarpsın.

3579. Eğer toprak üzerine güneşin nûru dâimâ vurursa, öyle yakar ki, ondan nebât gelmez.

"Meselâ toprak üzerine güneşin nûru dâimâ aks ederse, o toprağı öyle yakar ki, ondan nebâtât neşv ü nemâ bulmaz." Bunun gibi, cism-i unsurî ahkâmı altında zebûn olan kimselere rûhun nûru ale'd-devâm aks etse, muvâzene-i akliyyelerini gaib edip, onlardan ef'âl-i ma'kūle ve münasibe zuhûr etmez olur. Zîrâ bu tecellîye isti'dâdları yoktur, meğer ki bir kâmilin terbiyesi altında halleri tebeddül etmiş olsun.

3580. Dâim suda olmak balığın işidir; yılanın onunla yoldaşlığı nerededir? [3595]

Zîrâ dâimâ su gibi berrâk olan tecelliyât-ı rûhiyye içinde yaşamak, hakîkat deryasının balıkları olan kâmillerin işidir. Yılan tabîatında olan nefsânî kimselerin bu deryâda o kâmiller ile yoldaşlıkları nerededir?

3581. Fakat dağda pür-fen yılanlar vardır, bu deryâda balıklıklar ederler.

Fakat bu âlem-i sûret dağında, zâhirde çok fen ve hüner sahibi yılan tabîatında birtakım nefsânî kimseler vardır ki, bu deryâ-yı hakikatde balıklıklar ederler ve maârif-i evliyâyı çalıp, onlara taklîden sözler söylerler ve halka ma'rifet satarlar.

3582. Onların mekri eğerçi halkı deli ederse de, onların deryadan gamları rüsvây eder.

"Nefsânî olup da, kemâl da'vâsında bulunanların mekri ve hîlesi, her ne kadar halkı şaşırtıp deli eder ve halk onlara meclûb olur ise de, onların deryâ-yı hakikatden gamları ve nefretleri, halk nazarında kendilerini rüsvây eder." Zîrâ hâli olmayan bir şeyi da'vâ eden kimsenin, muhakkak bir gün kizbi zâhir olur.

3583. Ve bu derya içinde pür-fen balıklar vardır, yılanı sihirden dolayı balık yaparlar.

Bu vücûd-ı hakîkî deryâsı içinde pür-fen yılanlar olduğu gibi, pür-fen balıklar, ya'ni insân-ı kâmiller dahi vardır ki onlar, Cenâb-ı Hak tarafından kendilerine bahş olunan tasarruf yüzünden yılan tabîatlı olan nefsânî kimseleri, balık ya'ni kâmil yaparlar.

3584. Deryâ-yı celâl ka'rının balıkları ki, derya onlara sihr-i helâl öğretmiştir.

“Deryâ-yı celâl”dan murâd, vücûd-ı izâfî âlemi ve “onun ka'rından ve dibinden” murâd vücûd-ı hakîkî-i Hak'dır. “Sihr-i helâl” kelâm-ı bedî' ve beyit arasında hem kelimât-ı sabıkanın tetimmesi ve hem kelimât-ı lâhikanın mukaddemesi addolunabilecek sûretde bir lafız veyâ terkîb îrâd etmekten ibâret bir san'at-ı edebiyyedir. Burada yılanı balık yapmak tasarrufu ma'nâsınadır; ve ıstılâh-ı edebî cihetinden dahi bu bahse latîf bir taalluku vardır. İnsanın rûhânî ve nefsânî iki ciheti vardır ve deryâ dahi iki nevi'dir; birisi derya-yı mülkî, dîğeri derya-yi melekûtîdir. مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ يَلْتَقِيَانِ بَيْنَهُمَا بَرْزَخٌ لَا يَبْغِيَانِ (Rahman, 55/19-20) ["İki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir; aralarında bir engel vardır, birbirine geçip karışmazlar"] âyet-i kerîmesinde bu iki deryâya işaret buyurulur; ve insân-ı kâmil, bu iki deryâ arasında berzahdır. Binâenaleyh sihr-i helâl dahi, kelimât-ı sabıka ile, kelimât-ı lâhika arasında berzah olmakla, deryâ-yı vücûd onlara sihr-i helâl öğretmiş olur.

3585. Çok muhal onların takatından hal oldu; nahs oraya gitti, nîkû-fâl oldu.

“Muhâl”, gayr-i mümkin, imkânsız; “hâl”, mümkin; "nahs", uğursuzluk; "nîkû-fâl", hayırlı âkıbet demektir. Ya'ni "O kâmillerin tasarrufunda gayr-i mümkin görünen şeyler mümkin oldu; uğursuzluk oraya, ya'ni kendi dâiresine çekildi ve hayırlı âkıbet geldi."

3586. Eğer kıyamete kadar bu kelâmdan söylersem, yüz kıyamet geçer, bu nâ-tamâm kalır.