Şeyhin lisânından hikmet taşması indinde müstemi'lerin ve mürîdlerin âdâbı
43. bölüm / 81 · 2222 kelime · ~12 dk okuma
3587. Melûl olanlara bunu mükerrer etmektir; benim indimde mükerrer ömür götürmektir.
Bu söylediğiniz ma'nâlar evvelce de birkaç yerde geçmiş idi; o geçen sözler esnasında bıkmış ve canı sıkılmış olanlara bu def'a fâidesi olmak için, maksadımız bu ma'nâları tekrâr etmektir; ve bir de geçmiş olan ömrümü tekrâr geriye götürüp, tâzelemektir.
3588. Şem' mükerrer berkden âlî olur, toprak mükerrer ziyadan altın olur.
"Berk", burada, aydınlık demek olur. Ya'ni "Mumun fitili ibtidâ yandığı vakit, kuvvetsiz ziyâ verir; mum maddesinin eriyerek fitile peyderpey şu'le vâsıtasıyla sirâyeti hasebiyle şem'in şu'lesi yükselir. Bu hâl şu'lenin bilâ-inkıtâ' ve mükerreren mumu eritmesiyle hâsıl olur; ve kezâ şemsin ziyâsı mükerreren ve ale't-tevâlî aks etmesi sebebiyle toprak altın unsuruna münkalib olur." Bunun gibi bizim ziyâ-yı ma'rifetimiz mükerreren kalblere aks etmekle, cism-i unsurîler, altın gibi olan rûha inkılâb eder.
3589. Eğer binlerce talib ve bir melûl olsa, resûl risaletden geri kalır.
Eğer birçok hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeyi öğrenmek isteyenlerin içinde bir tâne bu gibi sözleri dinlemekten usanmış bir kimse olsa, bu maârifi teblîğe me'mûr olan resûl, risâletden geri kalır ve kendisine fütûr gelir.
3590. Bu sır söyleyici zamîrin resûlleri, İsrafil huylu müstemi' isterler.
[3605] "Zamîr"den murâd, insân-ı kâmilin kalb-i şerîfidir ki, esrâr-ı ilâhiyye nâzil olur ve o kalb-i latîf bu sırları söyleyici olur; ve "Onların lisân-ı şerîfleri bu sırları ehline tebliğe me'mûr olan resûllerdir. Binâenaleyh bu sırları tevdî' etmek için, o resûller İsrafil (a.s.) tabîatında dinleyici isterler." İsrafil (a.s.)ın tabîatı budur ki, ervahı sûr-ı (صور) vücudunda hıfza ve emr-i ilâhî geldiği vakit o sûru nefha me'mûrdur. İmdi evliyâ-yı kirâmın esrâr-ı ilâhiyyeye müteallık kelimeleri birer "rûh” makāmındadır. Müstemi' onları hıfz etmek ve îcâbında ehline nefh eylemek için İsrafil huylu olmak lâzımdır.
3591. Şahlar gibi bir nahvet ve kibir tutarlar, ehl-i cihandan çâkerlik isterler.
"Nahvet", kibir, azamet, büyüklük taslamak ma'nâsınadır. Ya'ni "Bu ma'nâ âleminin sultanları, sûret âleminin pâdişâhları gibi azamet ve kibir gösterirler; onlar cihân halkından, hattâ sûret pâdişâhları da dâhil olduğu halde, çâkerlik ve bendelik isterler." Nitekim cenâb-ı Pîr'in peder-i âlîleri Sultânü'l-Ulemâ (k.s.) hazretleri Sultân Alâeddîn Selçûkî ile beraber taht üzerinde otururlar imiş. Bir gün Sultânü'l-Ulemâ efendimiz, Sultân Alâeddîn'e hitâben buyurmuşlar ki: "Melik! Sen pâdişâhsın, ben de pâdişâhım; senin saltanatın gözlerin kapanıncaya kadar devam eder, benim saltanatım ise, gözlerim kapandıktan sonra başlar."
3592. Sen onların edeblerini yerine getirmedikçe, onların risaletinden nasıl mütemetti' olursun?
"Ber", meyve ve “hôrî”, "horden" masdarından muzâri' muhâtab sîgası olup “meyve yersin" demektir ki, hizmetten mütemetti' olmak ve behremend ve feyziyâb ve mes'ûd olmaktan kinâyedir. "Ey sâlik, sen o ma'nevî sultanlara karşı edîbâne hareket etmedikçe, onların feyz-i maârifinden nasıl behremend olursun?" demek olur.
3593. Sen onların önünde iki kat raki' olmadıkça, o emâneti sana ne vakit eriştirirler?
Sen o sultanların önünde, kendi varlığından ve enâniyetinden boşalıp, mütevazi' olmadıkça, o emânet-i ilâhiyye olan esrârı ve hakāyıkı ne vakit sa-na tevdî' ederler?
3594. Her edeb onlara ne vakit makbûl gelir ki, onlar yüksek dîvân-hâneden geldiler.
Her bir edeb, o ma'nevî sultanların indinde makbûl değildir. Zîrâ insân-ı kâmilin huzûrunda her bir kimse, kendisinin edeb farz ve tahmin ettiği hâli icrâ eder; halbuki onun farz ve tahmîn ettiği o edeb, insân-ı kâmilin indinde makbûl bir edeb değildir. Binâenaleyh onlar bu edeb husûsunda zamânın ve mekânın ve hâlin iktizâ ettiği şeylere bakarlar; ve sâlik onların huzûrunda bunları gözetirse, irfân ve zekâ sâhibi olduğunu isbât edip, onların mazhar-ı iltifatı ve nazar-ı hâssı olurlar. Şeyh Ebû Ali Dekkāk buyurur ki: "Şeyhim ha-mama gitmek üzere idi; ben gidip onun yıkanacağı mahalle birkaç kova su döktüm; vaktāki Hz. Şeyh geldi, su döküldüğünü gördü; mürîdâna hitâben "Bu suyu döken kimdir?" diye sordu. Ben kendi kendime akılsızlık edip şey-hi öfkelendirdim, diye sustum. Şeyh suâlini tekrar etti, müridler birbirlerine bakıp cevab vermediler. Suâli üç defa tekrar edince, ben ileri geçip: "Ben döktüm," dedim. "Ey Ebû Ali, birçok senede bulduğum şeyi, sen iki kova su ile buldun," deyip iltifat buyurdular. Zîrâ zamânın ve mekânın ve hâlin ede-bi bu idi."
"Eyvân-ı bülend"den murâd, küllü'l-kül olan rûh-ı muhammedîdir ki, o mertebede her bir rûh-ı külli kable'l-ecsâd müteayyen idiler.
3595. Ey müzevvir, dilenci değildirler ki, her bir hizmetten dolayı senden bir minnet tutsunlar.
Ey müzevvir olan kimse, o kâmil velîler muzahrafât-ı dünyeviyyeye mâ-il birtakım dilenciler değildirler ki, seni irşâd için yaptıkları her bir hizmetten dolayı, senden bir lutuf ve ihsâna muntazır olsunlar.
3596. Fakat rağbetsizlikler ile beraber ey zamîr, sultanın sadakasını saç, geri tutma!
Cenâb-ı Pîr efendimiz, kendi kalb-i şerîflerine hitâben buyururlar ki: "Senin meclis-i maârifinde ibzâl ettiğin esrâr ve hakāyıka karşı, rağbetsizlikler vâki' olmakla beraber, ey muttali'-i esrâr-ı Huda olan kalbim, وأنفقوا مما جعلكم مُسْتَخْلَفين فيه (Hadid, 57/7) ["Sizi üzerinde tasarrufa yetkili kıldığı şeylerden harcayın"] âyet-i kerîmesi hükmünce, sultân-ı hakîkî ihsân buyurduğu erzâk-ı ma'nevîde seni istihlâf eylediği cihetle, o sultânın sadakası olmak üzere o erzâk-ı ma'neviyye olan maârifi saç ve infâk et, imsâk etme!"
3597. Ey göğün resûlü, melûllere bakma ve atını sıçrat!
Ey âlem-i hakîkatin resûlü olan kalbim, meclis-i maârifinde kendilerine usanıklık hâli gelmiş olanlara bakma; ibzâl-i maârif husûsunda himmetinin atını sıçrat!
3598. Saâdet o bir Türk'e ki, inâd koya, o atını ateş hendeğine sıçrata.
Bu beyt-i şerîfde cenâb-ı Pîr efendimiz, insân-ı kâmilin kalb-i şerîfini harb-de şecî' olan bir Türk'e ve meclis-i ma'rifetlerinde usanmış bir halde bulunan kimseleri de, ateş hendeğine teşbîh buyururlar. Böyle bir kimselere karşı kalblerine fütûr gelmeyip, ibzâl-i maârif buyuran kâmilleri medh eylerler.
3599. Atı öyle kızdırır ki, göğün evcine kasd eder.
"Himmetinin atını öyle bir kızdırır ve teşdîd eder ki, ma'nâ feleğinin en yükseğine kasd eder." "Aheng" müteaddid ma'nâsı vardır, burada "kasd" demektir.
3600. Gözü gayrdan ve gayretden dikip, ateş gibi, kuruyu ve yaşı yakmış ola. [3615]
"Gayr" burada mâsivâ-yı Hak olan keserât ve "gayret" burada, kıskanç-lık demektir. Ya'ni "fânî fillâh” ve “bâkî billâh" olan ârif, gözünü mâsivâ-yı Hak i'tibâr olunan keserâta nazardan ve keserâta nazarın îcâbı olan kıskanç-lıktan kapamışlar ve ateş gibi kuruyu ve yaşı, ya'ni şakîyi ve saîdi ve ma'ri-fet talebinde hevesliyi ve hevessizi yakıp ortadan kaldırmışlardır.
3601. Eğer ona pişmanlık bir ayıp ederse, ateş evvelâ pişmanlığa vura!
Eğer o ârif-i billâh en yüksek esrâr ve maârif-i ilâhiyyeyi ibzâl buyurduğu için, pişmanlık duygusu gelip, o pişmanlık tarafından "Bu mecliste melûl olanlar var; bu kıymetli ve yüksek maârifi ibzâl etmek münasib değil idi" tarzında bir ta'yîb vâki' olursa, âteş-i gazabı evvelâ o pişmanlığa vurup, yakmak lâzımdır.
3602. Sahib-i kademin harâretini gördüğü vakit, muhakkak ademden pişmanlık bitmez.
Esâsen kâmil, kendi varlığından geçmiş ve yok olmuştur. Kadem-i nebî üzere zahir olan böyle bir velîde, söz söylemek harâretini gördüğü vakit, adem-i izâfiden ibaret olan onun vücudundan muhakkak pişmanlık zâhir olmaz; zîrâ onun lisânı, Hakk'ın lisânıdır ve Hakk'ın söylediği yerde pişmanlık mevzû'-i bahs olmaz.
3603. At arslanın sesini ve kokusunu bilir; gerçi hayvandır, ancak nadiren.
At arslanın sesini ve kokusunu tanır ve bilir; gerçi kendisi hayvan olduğundan, atın bu tanıyışına ve bilişine taaccüb olunur; fakat bu böyledir, onun tanımaması ve bilmemesi ancak nâdiren vâki' olur.
3604. Belki her zî-rûh nişandan ve eserden, muhakkak kendi düşmanını bilir.
3605. Yarasacık gündüz uçmağa kādir olmaz, gece hırsızlar gibi dışarıya çıktı ve otladı.
Bu bahsin ünvânı, kendisinden sakınmak ve kaçmak mümkin olmayan evliyâ-yı Hakk'a düşman olan kimsenin batâlet ve hasâret içinde bulunduğunu beyân idi. Bu beyt-i şerîfde, her biri şems-i hakîkatden ziyâdâr olup, gündüz gibi zâhir olan evliyâ-yı Hakk'a düşman olanlar, yarasa kuşuna teşbîh buyrulmaktadır. Ya'ni "Gündüz gibi zahir olan evliyâ-yı Hakk'ın huzûrunda, yarasa kuşu gibi olan müddeî-i kâziblerin uçmağa ve bahis ve münâzaraya tâkatları yoktur. Onlar o evliyânın gıyâbında nefislerinin zulümâtı istîlâ ettiği vakit gizlice hırsızlar gibi dışarıya çıkarlar ve nefislerinin hazzına meşgül olurlar."
3606. Cümleden daha mahrum olan yarasa kuşu oldu; zîra o, zahir olan güneşin düşmanı oldu.
Her hayvan, kendisine zarar veren mahlûkun düşmanıdır; fakat bu yarasa kuşu tabîatında olan kimseler, en fâideli ve vücûdu rahmet olan bir kâmilin düşmanı olduklarından, hayvanların hepsinden daha aşağıdır. Nitekim âyet-i kerîmede أُولَئِكَ كَالأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلَّ (A'râf, 7/179) ["Onlar hayvanlar gibidir; belki onlar daha da aşağıdırlar"] buyurulur.
3607. Onun mesafında yara yemeğe kādir değildir; onu nefrîn ile mehcûr etmeğe de kādir değildir.
"Garîbdir ki o yarasacık, düşmanı olduğu veliyy-i kâmilin cenk mahallinde yara yemeğe, ya'ni bahs ve münâzara yerinde zâhiren ve bâtınen sille yemeğe kādir olmadığı gibi, nefretini ızhâr ederek onu açıkça terk etmeğe de kādir değildir." Ya'ni ne onun huzûrunda düşmanlığını ızhâr edebilir ve ne de ızhâr-ı nefretle onun meclisini terk edebilir.
3608. Bir güneş ki, yarasanın gussası va kahrı için ona arkasını çevire.
3609. Onun gāye-i lutuf ve kemâli olur, yoksa yarasa ona nerede mâni' olur?
Yukarıki beytin ma'nâsı, bu beytin birinci mısrâ'ı ile tamâm olur. Ya'ni "Insân-ı kâmil, yarasa kuşu mesâbesindeki müddeî-i kâzibin ahvâline vakıf olup, eğer onu mağmûm ve makhûr kılmak için ona arkasını çevirir ve onun ahvâlini ızhâr etmezse, o yarasa kuşu hakkında o kâmilin son derecede lutuf ve kemâli olur. Zîrâ ızhâr ederse, onu halk nazarında zelîl ve rüsvây etmiş olur. Binâenaleyh onun hâlini ızhâr etmemesi, kâmilin lutuf ve kemâlidir; yoksa yarasanın o kâmili bu ızhârdan men' etmesi mümkin midir?"
3610. Eğer bir düşman tutarsan, kendi haddinde tut, tâ mümkin ola ki, onu esîr [3625] edesin.
Eğer bir düşman tutarsan kendi huyuna göre ve gücün yeteceği bir kimseyi düşman tut ki, sana mukābele ettiği vakit, onu mağlûb ve esîr edebilesin, gücün yetmiyeceği kimseler ile uğraşma!
3611. Katre deryâ ile ne nizâ' edebilir? O ahmaktır, o kendi sakalını yolar.
"Kulzüm", bilhassa Bahr-i Ahmer'in ismidir ve Hârezm havâlîsinde bir nehre de itlâk olunur. Ve Gıyâsü'l-Lügāt'ın beyânına göre, "za"nın fethi ile mutlakan deryâ ve suyu çok olan kuyu ma'nâsınadır. Burada mutlakan "deniz" ma'nâsına gelir. Ya'ni "Katre mesâbesinde olan bir gāfil ve câhil kimse, deryâ mesâbesinde olan bir insân-ı kâmil ile nasıl nizâ' edebilir ve ona karşı olan muhalefetinin ne kıymeți olur? Eğer nizâ' ve muhalefet ederse, o kimse ahmaktır, zîrâ düşmanını gücü yeteceği kimseden intihâb etmemiştir; ve bu nizâ' neticesinde o kendi saçını ve sakalını yolar, ya'ni mağlûb olur."
3612. Onun hilesi, bıyıklarından geçemez; kamerin hücresinin çenberesini yırtar mı?
O gafil ve nefsânî kimsenin insân-ı kâmile karşı yaptığı hîle ve desîse, onun bıyıklarından ileriye geçip, insân-ı kâmile vâsıl olamaz. Zîrâ onun hîlesi âlem-i süflîdendir ve insân-ı kâmil ise, ay gibi evc-i felekde kendi mahre- kinde ve mertebe-i ulyâsında devr eder. Hiç onun hîle-i süflîsi o mertebeye kadar çıkıp o kâmile îrâs-ı zarar edebilir mi? Hind nüshalarında ikinci mısra' خنجر و حلق قمر چون بر درد ya'ni "Kamerin hançeresini ve boğazını nasıl yırtar?" sûretindedir.
3613. Ey güneşin güneşinin düşmanı, güneşin düşmanına itâb bu oldu.
"Birinci güneş"den murâd, Zât-ı Hak ve "ikinci güneş"den murâd insân-ı kâmildir. "Ey Zât-ı Hak güneşinin güneşi olan veliyy-i kâmilin düşmanı, işte güneş mesâbesinde olan veliyy-i kâmilin düşmanına itâb, bu yukarıdan beri vâki' olan hitâbımızdır."
3614. Ey bir güneşin düşmanı ki, onun azametinden, onun güneşi ve yıldızı titrer.
"Ey bir güneşin düşmanı, sen öyle bir güneşe düşman oldun ki, o güneş hakîkat-ı eşyâdır. Onun azamet ve kudretinden, onun güneşi olan enbiyâ ve evliyâ ve onun yıldızları olan mü'minîn titrerler." Zîrâ velîye düşman olmak, Hakk'a düşmanlıktır. Nitekim hadis-i kudside من عادى لى وليا فقد بارزنى بالمحاربة ya'ni "Kim ki benim bir velîme adâvet ederse, muhakkak benimle muhârebeye kalktı" buyrulur.
3615. Sen onun düşmanı değilsin, kendi hasmınsın; ateşe ne gam ki, sen odun oldun.
Evliyâya düşman olan kimse, Hakk'ın düşmanı olmuş olunca, ey evliyânın düşmanı, sen onun düşmanı değilsin, kendi nefsinin ve şahsının düşmanısın; zîrâ velî sıfât-ı Hak'la zâhir olur. Sen odun olduktan sonra, ateş mesâbesinde olan veliyy-i kâmil elbette seni yakar. Odunu yakmasından dolayı ateşe ne gam olur!
3616. Ey aceb, o senin yanmandan nâkıs olur mu? Yâhud senin yanmanın eleminden pür-gam olur mu?
O ateş, odunu yakmak ile eksilmezse veyâhud senin yanarken duyduğun acıdan pür-gam ve müteessir olmazsa, taaccüb olunur mu?
3617. Onun rahmeti âdemin rahmeti değildir, zîra ki âdemin rahmetinin mizâcı gam olur.
"Hakk'ın rahmeti, insanların rahmetine benzemez, çünkü benî-Âdem'in rahmetinin mizâcında gam vardır." Meselâ insan bir fakîrin dûçâr olduğu hâl-i zarûreti görüp müteellim ve mağmûm olur, onun hâline acır ve ondan sonra ona lutuf ve ihsân eder. Binâenaleyh insanın rahmetinin evveli rikkat ve acımak ve müteessir olmak ve âhiri ise lutuf ve ihsân etmektir. Halbuki Hakk'ın rahmetinde mağmûm ve müteellim olmak yoktur; O'nun rahmeti teessürsüz ve gamsız lutuf ve ihsândır, çünkü sıfât ve esmâsına rahmettir. Ve rahmet-i âmme-yi zâtiyye meşiyyeti değildir, iktizâ-yı Zâtî'dir ve Hakk'ın iktizâ-yı Zâtî'si olan tecellîsinde gam ve teessür ve infiâl mevzû'-i bahs olamaz.
3618. Mahlûkun rahmeti gussalı olur, Hakk'ın rahmeti gamdan ve gussadan pâkdir.
Mahlûkun rahmeti, teessürden ve gussadan neş'et eder. Yukarıda îzâh olunduğu üzere Hakk'ın rahmeti gamdan va gussadan pâkdir; çünkü bilâ-teessür iktizâ-yı Zâtî'dir ve lutuf ve ihsândır.
3619. Bî-çûnün rahmeti ey baba, böyle bil, vehme ondan eserden gayrisi gelmez.
Ma'lûm olsun ki, rahmet, sıfât-ı ilâhiyyeden bir sıfatdır ve onun mevsûfu, Zât-ı Hak'dır ve sıfat, mevsûfdan ârî olarak bi-zâtihî kāim olmak mümkün değildir; bu cihetle sıfat, Zât'dan münfek olmaz. Ve mecmû'-ı sıfât-ı ilâhiyye Zât-ı Hakk'ın aynıdır. Zîrâ gayri olsa, biz onları Zât'dan ayrı ve bi-zâtihî kāim olarak görmemiz ve bilmemiz lâzım idi. Binâenaleyh künh-i Zât nasıl meçhûl ise, sıfât-ı Hakk'ın künhü ve mâhiyyeti dahi bize öylece meçhûldür. Bizim, mevhûm olan vücûdumuza, yine bu mevhûm olan âlem-i keserâtda, o rahmet-i ilâhiyyenin eserinden başkası gelemez; Zîrâ ehl-i idrâk bu mevhûm olan âlem-i keserâtı, yine Hakk'ın vücuduyla mevcud olmuş, esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin âyînesi görürler ve mezâhirde gördükleri âsâr-ı sıfatdan, Hakk'ın sıfatına intikal ederler. Bu biliş istidlâlî olan bir biliştir. Fa-kat اخرج بصفاتي الى خلقى .. الخ ya'ni "Benim sıfatım ile halkıma çık! ilh..." ha- dîs-i kudsîsi mûcibince, sıfât-ı beşeriyyesinden tecerrüd ve sıfât-ı Hak'la zâhir olan insân-ı kâmiller, sıfât-ı ilâhiyyenin mâhiyyâtını zevkan ve vicdânen bilirler ve bu vicdânî ve zevkî olan sıfât-ı Hak'dan bahs ettikleri vakit, ehl-i istidlâlin idrâkine ve lisânına göre söz söylerler. Nitekim bu ma'nâ aşağıda tavzîh buyrulur: