Bir şeyi misâl ve taklîd ile bilmek ile, o şeyin mâhiyetini bilmek arasındaki fark
44. bölüm / 81 · 2351 kelime · ~12 dk okuma
3620. Onun rahmetinin âsârı ve meyvesi zahirdir, fakat O'nun mahiyetini, [3635] O'nun gayri kim bilir?
Ya'ni Hakk'ın rahmetinin eserleri ve meyvesi bu mevhûm olan vücûd-1 izâfî âleminde zâhirdir; zîrâ biz biliriz ki yoktan hiçbir şey çıkmaz, her şey vardan vâr olur. Binâenaleyh bizim vücudumuzda hissettiğimiz rahmet dahi mine'l-kadîm mevcûd olan rahmet-i ilâhiyyenin bir eseri ve meyvesidir diye hükm ederiz. Fakat bizdeki rahmetin evveli, bizim teessürümüzle ve elemimiz ile başladığı cihetle, bizim hâlimizi Zât-ı Hakk'a izâfe etmek mümkin değildir. Şu halde O'nun mâhiyetini istidlâlimiz ile idrak edemeyiz, zîrâ rahmet-i Hak, Zât-ı Hakk'ın aynıdır. Binâenaleyh O'nun mâhiyetini, O'nun gayri ve O'nun sıfatıyla muttasıf olan kâmilin gayri bilemez.
3621. Evsaf-ı kemâlin mahiyetlerini hiçbir kimse bilmez, ancak âsâr ve misal ile bilir.
Zât-ı Hakk'ın evsâf-ı kemâliyyesinin künhünü ve mâhiyetlerini kimse bilemez. Ehl-i istidlâl olan ukul-i selîme erbâbı ancak vücûd-ı izâfîye mün'akis olan eserler ve misâller ile istidlâlî olarak bilir ki, bu sıfatlar, Zât-ı Hak'da mevcuddur. Bu istidlâl ile biliştir. Fenâ ve bekā ashâbı olan kâmiller istisnâ-dır. Nitekim Eşref-i Rûmî hazretleri buyururlar. Beyit:
3622. Çocuk cima'ın mahiyyetini bilmez, meğer diyesin ki, "Sana helva gibidir."
Sinn-i bülüğa vâsıl olmamış bir çocuk, zevkî ve vicdânî olan cimâ'ın mâ-hiyetini bilmez; sen ona cimâ'ı ta'rîf ederken, onun bildiği bir lezzet-i vicdânî-yi misal getirip, "Bu cimâ' senin yediğin helvaya benzer, tatlı şeydir" dersin.
3623. Ey mutâ', zevk-i cima'ın mahiyeti, ne vakit helva mâhiyatının misli olur?
"Ey ilm-i zâhirîde halk tarafından kendisine itâat olunan kimse, zevk-i ci-mâ'ın mâhiyeti ve çesnîsi, hiçbir vakitde helva mâhiyâtının ve çeşnilerinin mis-li ve nazîri olamaz." Sıfat-ı ilâhiyyenin vücûdât-ı mevhûmeye mün'akis olan sûretleri de böyle mâhiyyât ve zevk i'tibariyle birbirine benzer şeyler değildir.
3624. Lakin o akıl, hoşluk cihetinden sana nisbet etti; çünkü sen çocuk gibisin.
Vücûdundaki adem-i isti'dâda mebnî, cimâ'ın zevkini bilmeyen çocuğa, bir akil-bâliğ olan kimsenin zevk-i cimâ'ı çocuğa ta'rîf için zevk ve hoşluk ol-ması cihetinden helvaya teşbîh ettiği gibi, insân-ı kâmil dahi Hakk'ın sıfatla-rını, sendeki sıfatlara teşbîh etti ve bu teşbîhi, zevk ve kemâl cihetinden yap-tı; çünkü sen dahi vücûdunda zevkini hissedemediğin sıfât-ı Hak husûsun-da, çocuk gibisin. Mâhiyeti ta'rîfe sığmayan sıfât-ı Hakk'ı, bâliğ olup onlar ile muttasıf olduğun vakit anlayabilirsin.
3625. Tâ ki çocuk onu misâlden bilsin, her ne kadar mâhiyeti ayn-ı hâl ile bil-mezse de.
Akıl ve bâliğ olan kimsenin bu sûretle vâki' olan teşbîhi, çocuk her ne ka-dar lezzet-i cimâ'ı kendi vücudunda ayn-ı hâl ile bilmese bile, lezzet ve hoş-luk nev'inden bir şey olduğunu misâlden anlasın diyedir.
3626. İmdi eğer dersen ki, "Bilirim!" uzak değildir. Ve eğer "Bilmem!" dersen, yalan değildir.
Bu misal üzerine eğer "Ben zevk-i cimâ'ı bilirim!" dersen, istib'âd olunmaz; çünkü bu bilgin zevke ve hoşluğa aiddir. Ve eğer "Bilmem!" dersen, bu sözün yalan değildir, çünkü ayn-ı hâle aiddir; zîrâ o hâlin aynını vücudunda tatmadın. Sıfât-ı ilâhiyyeyi bilmek ve bilmemek dahi bu misâle mutâbıktır.
3627. Eğer bir kimse derse ki: "Nûh'u, o Hakk'ın resûlünü ve ruhun nûrunu bilir misin?"
3628. Eğer dersen, "Nasıl bilmem ki, o ay, güneşten ve aydan daha meşhurdur."
3629. "Küçük çocuklar hep mekteblerde ve o imâmlar hep mihrablarda."
"Küttâb", burada, mekteb ma'nâsınadır.
3630. "Onun adını Kur'ân'da sarih okurlar, onun kıssasını fasih olarak mâ- [3645] zîden söylerler."
3631. Her ne kadar Nûh'un keşfinden mahiyet olmadı ise de, vasıf cihetinden sen onu doğru söyleyici bilirsin.
Sen her ne kadar Nûh (a.s.)ın asrında yaşayıp, o hazret ile, ayn-ı hâl ile muamelede bulunmadın ve onun ahvâlinin mâhiyeti sana mekşûf olmadı ise de, sen Kur'ân-ı Kerîm'i vasıf cihetinden doğru söyleyici bildiğin için, o vasıfları mekteblerde çocuklardan ve mihrablarda imamlardan duyduğun ve Kur'ân'da bizzât okuduğun cihetle zihninde o ahvâlin mâhiyetinden bir mefhûm peyda olur; binâenaleyh bu cihetden Nûh (a.s.)ı bilirim demen doğru olur.
3632. Ve eğer dersen ki, "Ey delikanlı, ben Nuh'u ne bileyim? Onu bir onun gibi olan bilir."
3633. "Ben topal karıncayım, fili ne bilirim, bir şivrisinek, İsrafil'i ne vakit bilir?"
3634. Bu söz dahi doğrudur, ey filân onu mâhiyeti ile bilmezsin.
3635. Ey amca, mâhiyetin idrakinden acz, avâmın hali olur mutlak deme!
Bilmek iki türlü olur: Birisi istidlâlî, dîğeri hâlîdir. İstidlâlî olan biliş çürüktür. Nitekim bu Mesnevî-i Şerîf de ya'ni "Ehl-i istidlâlin ayakları tahtadandır, tahta ayak ise pek mekânetsiz olur" buyrulmuş idi. Sıfât-ı ilâhiyyeyi istidlâl tarîkıyle bilmek de böyledir. Fakat hâlî olan bilgi, nefsinde zevkan ve vicdânen hâsıl olan bir bilgidir ki, bu bilgi hiçbir sebeble zâil olmaz. Evvelki bilgi avâmın hâlidir ve burada avâmdan murâd, "fenâ fillâh" ve "bekā billâh" mertebesine vâsıl olmamış olan kimselerdir. Ulûm-ı zâhiriyyede mütebahhir olan ulemâ ile, cühelâ bu husûsda müsâvîdirler; şu kadar ki, ulemâ cühelâdan, ilm-i istidlâlîdeki rüsûh ile temeyyüz ederler. Fakat insân-ı kâmiller, hem ilm-i istidlâlîyi ve hem de ilm-i zevkî ve vicdânîyi hâizdirler; onların sözleri ehl-i istidlâle karşı teşbîhât ve tavsîfât ile vâki' olur. Çünkü onlara zevkî ve vicdânî olan ilmi, bu sûretle anlatmak mümkin olur. İmdi ilm-i istidlâlî bir vecih ile doğrudur ve bir vecih ile değildir. Nitekim yukarıdaki Nûh (a.s.) misali ile tavzîh buyruldu.
3636. Zîra ki mahiyyat ve onun sırrının sırrı, kamillerin gözünün önünde ayân olur.
"Mâhiyyat”dan murâd, a'yân-ı sâbitedir ki, bu mertebeye Vücûd-ı mutlakın "mertebe-i vâhidiyyet"i ve "hakîkat-i insaniyye" derler. Ve onun sırrı ve bâtını, Vücûd-ı mutlakın mertebe-i vahdetidir ki, ona "mertebe-i ulûhiyyet" ve "hakîkat-i muhammediyye" dahi derler; ve onun sırrı ve bâtını, Vü- cûd-ı mutlakda ve künh-i Zât'da mahfi olan sıfât ve esmâdır. İmdi bu âlem-i sûretde görünen eşyâdan herhangi bir şeyin mâhiyeti ve ayn-ı sâbitesi, Hakk'ın keşfi ile, kâmilin manzûru olur ve kâmil bu keşifden o mâhiyetin sırrı olan ism-i ilâhîyi ve o isimden de, onun sırrı olan müsemmâyı ayânen görür. Nitekim Hz. Mısrî Niyâzî buyurur. Beyit: Arife eşyâda esmâ görünür Cümle esmâdan müsemmâ görünür Bu Niyâzî'den de Mevlâ görünür Adem isen "semme vechullâh"ı bul Kande baksan ol güzel Allah'ı bul!
3637. Vücudda Hakk'ın sırrından ve O'nun Zât'ından, fehimden ve istibsârdan daha uzak hani?
"İstibsâr", basîretle bakmak, derece-i vuzûha çıkarmak için teemmül etmek ma'nâsınadır. Ya'ni "Bu vücûd-ı izâfî âleminde, sırr-ı Hakk'ı ve O'nun Zât'ını anlamak ve basîretle müşâhede etmekten daha uzak bir şey yoktur." Onun için nazar-ı aklî ve istidlâlî ashâbı, bu vücûd-ı izâfî âleminde, ancak Hakk'ın ihâta-i ilmiyyesini kabûl edip zât-ı Hakk'ı tenzîh kasdıyla onun ihâta-i zâtiyyesini nefy ederler ve ihâta-i zâtiyyeye dâir olan âyât-ı kur'âniyyeyi ve ahâdîs-i şerîfeyi, ihâta-i ilmiyye ile te'vîl ederler. Halbuki ihâta-i zâtiyyeyi, vücûd-ı izâfî âleminden nefy etmekle, Zât-ı Hakk'a hadd-i ta'yîn etmek, ve bu haddi, âlemin hudûdu ile tahdîd etmek lâzım geleceğinden, gaflet ederler. Bu ma'nâ ancak kalbe vârid olan tecelli-i ilmî ile meşhûd olur ve bu tecellî dahi, Hakk'ın mahremlerine vâki' olur.
3638. Mâdemki o, mahremlerden mahfî kalmadı, zât ve bir vasıf nedir ki, o gizli kalsın?
Mâdemki vücûd-ı izâfi aleminde فَأَيْنَمَا تُولُوا فَثَمَّ وَجْهُ الله (Bakara, 2/115) ya'ni "Ne tarafa dönerseniz Allah Teâlâ'nın vechi vâki'dir" âyet-i kerîmesinde beyân buyrulan hakîkat ve Hakk'ın vech-i pâki o mahrem olan evliyâullahdan gizli kalmadı; şu halde eşyânın zâtı, ya'ni mâhiyeti ve ayn-ı sâbitesi ve onun sırrı olan o ayn-ı sâbitenin vasfı ve meselâ saâdet ve şekāvet sıfatları nedir ki o mahrem olan evliyâdan gizli kalsın?
3639. Bahse mensub olan akıl, "Bu uzaktır ve çukurdur, bir te'vîlsizden bir muhali az dinle!" der.
"Bahsî"deki "ya" nisbet içindir. "Gev", çukur ma'nâsınadır. Ya'ni "Bahis ve münâzaraya mensûb olan akıl, bizim sözlerimize karşı der ki: "Hakk'ın suver-i âlem libâsında müşâhedesi uzaktır ve derin bir çukurdur; müteşâbihâtdan olan âyât-ı kur'âniyye ve ahâdîs-i şerîfenin ma'nâlarını te'vîlsiz olarak söyleyen kimseden, bu muhâl olan ma'nâları dinleme; zîrâ bu aklın tavrına ilm-i tecellî sığmaz ve muhâl görünür."
3640. Kutub, muhakkak sana der ki: "Ey gevşek halli, o şey ki senin halinin [3655] fevkidir, muhal gelir."
Cem'iyyet-i esmâiyyeye mazhar olan kutub, senin bu i'tirâzına cevâben sana der ki: "Ey gevşek ve zayıf halli olan kimse, bu sözler senin hâlinin fevki olduğu için, sana muhâl gelir. Eğer bu tarîk ve maârifin zevki senin nefsinde hâsıl olaydı, muhâl görüp inkâr etmez idin."
3641. El-ân sana açılan vakıat dahi evvelâ sana muhal görünmedi mi?
Ey bizim beyânâtımızı tavr-ı akıl hâricinde ve muhâl gören kimse, şimdiki halde sana münkeşif olan vâkıât vardır ki, senin aklın evvelce onların vukü'unu muhâl görürdü. Şimdi ise o vâkıât sana hâl ve zevk oldu, nazarında muhâl olması zâil oldu.
3642. Vaktaki seni kerem on zindandan halas ede, tîhi kendine sitemin habsi etme.
Ankaravî hazretlerine göre "on zindan"dan murâd, beşi zâhirî ve beşi bâtınî olan havâss-i aşeredir ki, bunlar insana tavr-ı akıl dâiresinde ilim verirler. Akıl bu havass-i aşerenin haricinde Hakk'ın bir tecellîsini işittiği vakit muhal görür. "Tih", insanın yolunu şaşırıp, hayrette kaldığı geniş bir sahraya derler. "Teyh", tekebbür ve hayrân olmak ma'nâsınadır. Ya'ni "Kerem-i ilâhî seni bu on havâs zindanından kurtardığı vakit, tekebbürü kendine, görüp bilmenin habsi etme.", "Sitem" kelimesine burada "dîde ve dâniste" ma'nâsı vermek münasib olur. Bu ma'nâ Burhan'da ve dîğer lügatlerde mündericdir. Ya'ni "Nefsin tekebbürünü kendine habs yapma ve havâss-i aşerenin görüp bilmesine münhasır kalma" demek olur. Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî, "dih" kelimesini "köy" ma'nâsına almış ve zindana muzâf kılmıştır. Bu sûretde ma'nâ: “Vaktāki seni kerem-i ilâhî, köy mesâbesinde olan cehâlet ve tufûliyet mertebesinden halâs ede ve o köyden, akıl sahrâsına eriştire ki, o sahrânın ehli Zât-ı Hakk'ın idrâkinden câhildirler. Sen orada ikāmet etme ve şehir ve vatan menzilesinde olan fenâ ve keşf makāmına gel; tâ ki Zât-ı Hakk'ın sırrı sana mekşûf olsun," demek olur.
Nisbet ve ihtilaf-ı cihet yüzünden bir şeyde nefy ve isbât arasını cem' ve tevfik etmek beyânındadır
Meselâ bu vücûd-ı izâfî âlemi, bir nisbet ve cihetden vardır; bir nisbet ve cihetden dahi yoktur. Ve kezâ yukarıda sıfât-ı ilâhiyyeyi bir cihetden bilmek ve bir cihetden dahi bilmemek mevzû'-i bahs olmuş ve Nûh (a.s.)ın bilinmesi ve bilinmemesi misal olarak beyân buyrulmuş idi; ve böyle bir şeyde hem nefyin ve hem de isbâtın müctemi' olduğu misâlleri pek çoktur.
3643. Cihet muhtelif, nisbet iki kat olduğu vakit, o bir şeyin nefyi ve onun isbâtı revâdır.
Bir şeyde birbirine muhâlif iki cihet ve iki türlü nisbet mevcûd olduğu vakit, bir şeyde, o bir şey hem nefy ve hem de isbât olunabilir. Meselâ şahs-ı vâhid, bir cihetden âlim ve bir cihetden câhil olur ve bu sûretle bir şahısda iki zıd cem' olur; ve hak ile bâtıl ve müsbet ile menfi de böyledir.
3644. "Mâ rameyte iz rameyte" nisbetdendir; nefy ve isbat vardır, her ikisi müsbetdir.
وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكُنَّ اللَّهَ رَمَى (Enfal, 8/17) ya'ni "Ey Resûlüm, attığın vakit sen atmadın, velâkin Allah Teâlâ attı" âyet-i kerîmesinde "attığın vakit" kelâmı sûret-i muhammediyye cihetinden müsbet ve "sen atmadın" kelâmı ise, hakîkat-ı vücûd cihetinden menfidir. Binâenaleyh bu kelâmda hem atmak ve hem atmamak ve nefy ve isbât vardır; ve nefy ve isbâtın her ikisi de müsbet-tir ve vâki'dir.
3645. "Onu sen attın, çünkü senin elinde idi; sen atmadın, zîrâ kuvveti Hak gösterdi."
Âyet-i kerîmenin tefsîri budur ki: "Yâ Habîbim düşmanlar üzerine attığın şeyi sen attın, çünkü o attığın şey senin mecâzî olan vücûdunun elinde idi; o attığını hakîkatde sen atmadın, zîrâ o vücûd-ı mecâzîndeki kuvveti, vücûd-ı hakîkîsi ile Hak gösterdi."
3646. Âdem oğlunun kuvvetinin bir haddi olur; bir avuç toprağa ordu ne vakit mağlûb olur?
Âdem oğlunun cismindeki kuvvetin bir derecesi ve haddi vardır; attığı şeyin te'sîri de o kuvvetin derecesine ve haddine göre olur. Peygamber Efendimizin düşmanlar üzerine attığı bir avuç toprak, bir orduyu, beşerin bu kuvvetinin haddine nazaran mağlûb edememek lâzım idi, halbuki mağlûbiyet vâki' oldu. Binâenaleyh bu kuvvet sûret-i beşeriyye-i muhammediyyenin kuvveti değil idi; belki o, sûret-i beşeriyyeden zâhir olan Hakk'ın kuvveti idi.
3647. "Avuç, senin avucundur ve atmak bizdendir." Bu iki nisbetden onun nefy ve isbatı revâdır.
Birinci mısra', tefsîren hitâb-ı ilâhînin mâba'didir. Ya'ni: "Ey Resûlüm, bu âlem-i sûretde avuç senin avucundur ve fakat o avuçtan atmak bizim tarafımızdandır; zîrâ senin elin, benim elimdir," demek olur. İkinci mısra', cenâb-ı Pîr efendimiz tarafından îzâhdır. Ya'ni atmanın kula ve Hakk'a nisbeti cihetinden nefyi ve isbâtı câizdir. Eğer atmak, Resûl-i zîşân Efendimiz'in sûret-i beşeriyyesine nisbet olunursa, o atmıştır; eğer Hakk'a ve hakikat-ı vücûda nisbet olunursa, o atmamıştır.
3648. Enbiyâyı onların zıdları bilirler, onların evladına benzemeyen şey gibi.
Ya'ni "Peygamberlerin zıdları olan münkirler, enbiyâyı kendi çocuklarına benzemeyenleri bildikleri gibi bilirler, zîrâ bu zıddiyet sebeb-i tefrîk ve imtiyaz olur."
3649. Münkirler onları yüz delîl ve nişan ile, kendi çocukları gibi bilirler.
Münkirlerin enbiyâyı bilmeleri iki vecih ile olur: Birinci biliş, kendileri onların zıddı olmasındandır; nitekim münkirler, kendi çocuklarına benzemeyenleri tefrîk edip bilirler ki, yukarıki beyitte îzah olundu. İkinci biliş dahi bu beyitte zikr olundu. Ya'ni "Münkir olan yahudiler ve nasrânîler kendi kitaplarındaki vasıflardan dolayı Hâtem-i enbiyâyı yüz delîl ve nişân ile kendi evlâtlarını bildikleri gibi bilirler. Binâenaleyh birinci biliş cihet-i zıddıyyet ve nefiyden; ve ikinci biliş dahi, cihet-i isbâtdan vâki' olur. Nitekim âyet-i kerîmede الَّذِينَ آتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْرِفُونَهُ كَمَا يَعْرِفُونَ أَبْنَاءَهُمْ (Bakara, 2/146) ya'ni "Kendilerine kitâb verilen kimseler, kendi oğullarını tanıdıkları gibi, o Peygamber'i tanırlar" buyurulur.
3650. Fakat reşk ve hasedden dolayı gizlerler, kendilerini, "Bilmem!" üzerine vururlar.
Münkirler peygamberleri bu nefy ve isbât cihetinden tanıdıkları halde, onları kıskandıklarından dolayı, "Bilmem!" hükmünü verirler ve onları bile bile inkâr ederler.
3651. İmdi "Ya'rifu" buyurduğu gibi, diğer mahalde dahi “Lâ ya'rifuhum gayrı" buyurdu. Binaenaleyh bırak!
Ya'ni Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîmde yukariki ayetde يعرفون "Onlar bilirler" buyurduğu gibi; hadîs-i kudsîsinde dahi اوليائى تحت قبابي لا يعرفهم غيرى ya'ni "Benim evliyâm, kubbelerimin altındadır, onları benden başkası bilmez" buyurdu. Binâenaleyh şahs-ı vâhid hakkında müsbet ve menfi ma'nâlardan ibaret olan bilmeyi ve bilmemeyi cem' etti. Ve onların bilinmesi bir cihetden ve bilinmemesi dahi dîğer cihetden oldu. Taayyünleri cihetinden enbiyâyı ve evliyâyı halk bilirler; fakat hakîkatleri cihetinden onları Hak'dan başkası bilemez. "Fezer", ya'ni "bilmeyi bırak" ibâresi hadîs-i kudsîden olmayıp, kāfiye için cenâb-ı Pîr tarafından ma'nâya mutâbık olarak ilâve buyrulmuştur.
3652. "Muhakkak onlar benim kubbelerimin altında kâminlerdir, onları Hâlık'dan başkası imtihan cihetinden bilmez!"
Ya'ni Hak Teâlâ hadîs-i kudsîsinde buyurur ki: "Muhakkak onlar benim, beşeriyetin îcâbâtı olan ahvâl kubbelerimin altında saklıdırlar; onlar tecrübe ve imtihân etmekle bilinmezler, onların bâtınını Hâlık'dan başkası bilmez." Bu ma'nâda Hz. Mısrî Niyâzî buyurur:
Belirmez ârifin nâm u nişânı Değil irfân fülân ibnü fülânı Yerin terk edenin yokdur mekânı Hakikat ehlinin olmaz nişânı
İzi yoktur ki izinden biline Dahi tozmaz ki tozundan biline - Sen onu sanma sözünden biline Hakikat ehlinin olmaz nişânı
3653. Bu meftûhu dahi nisbet ile tut ki, Nûh'u bilirsin ve bilmezsin.
Bu meftûhu, ya'ni âyet-i kerîmede "Enbiyâyı bilirler" ve hadîs-i kudsîde "Evliyâyı bilmezler" hükmünü dahi, yukarıda geçen "Nûh (a.s.)ı bilirsin ve bilmezsin" sözündeki nisbet ile kabûl et; zîrâ her iki mes'elede dahi bir nisbetle bilmek ve bir nisbetle bilmemek vârid olur.