İçeriğe atla

Dervîşin fenâsı ve bekāsı mes'elesi

45. bölüm / 81 · 1096 kelime · ~6 dk okuma

3654. Kāil dedi ki: "Cihânda dervîş yoktur ve eğer dervîş olursa, o dervîş değildir."

"Fânî-fillâh" ve "bâkî-billâh" olan bir insân-ı kâmil dedi ki: "Cihânda dervîş-i kâmil yoktur, eğer varsa, o dervîş değildir, belki o sûretde zâhir olan Hak Teâlâ'dır ve onun zâtı fânî değil, belki onun sıfatı, sıfât-ı Hak'da fânîdir." Binâenaleyh bu beyân "fenâ-yı sıfat"dır. (Bahrü'l-Ulûm ve İmdâdullâh hazerâtının şerhlerinden) Hind şârihlerinden Velî Muhammed hazretlerinin şerhi dahi aynı meâldedir. Bu sözü ârif-i kâmil ve vâsıl, zevkan ve vicdānen söylemiştir; zîrâ Ankaravî hazretleri'nin buyurduğu gibi : الفقير لا يملك و لا يملك ya'ni "Fakîr, bir şeye mâlik değildir ve kimsenin mülkü de değildir". Böyle bir dervîş her ne kadar zâhirde vücûd sahibi görünür ise de, hakîkatde o mevcûd değildir.

3655. Zâtının bekāsı cihetinden o vardır; Hu'nun vasfında onun vasfı yok olmuştur.

O dervîş-i kâmilin zâtı, hakîkati olan ayn-ı sâbitesi ve ayn-ı sâbitesinin zılli olan cismânî sûreti ve taayyünü vardır ve bâkîdir. O ancak sıfât-ı beşeriyyesinden soyundu; ve onun vasfı ve sıfatı, hüviyyet-i Hakk'ın vasfında yok oldu. Meselâ ateşte kızan bir demirin demirliği bâkîdir; fakat o demir, kendi demirlik sıfatından soyunup, ateşin sıfatını iktisab etmiştir. Eğer: "Ben ateşim" derse doğrudur ve: "Demirim" derse, yine doğrudur. Binâenaleyh şey'-i vâhidde bu nefy ve isbât vâki' olur; demir hem vardır ve hem yoktur.

3656. Güneşin önünde mum alevinin ucu gibi yok olur, hisabda var olur.

Hem var ve hem yok olmanın bir misali dahi budur ki, güneşin önünde yanan mumun alevinin ucu, güneşin şiddetli olan ziyâsının önünde görünmez olur ve o halde içinde o alevin ziyâsı yok demektir; fakat hesâbda ve asılda var olur.

3657. Onun zâtı var olur, nihayet sen, eğer üzerine pamuk koyar isen, o şererdan yanar.

O alevin parlayan zâtı sûretde ve cismâniyetde var olur; onun varlığının alâmeti budur ki, eğer sen alev üzerine bir pamuk koyar isen, o pamuk, o alevden yanar.

3658. Yok olur, sana aydınlık vermez; güneş onu fenâ etmiş oldu.

Güneş muvâcehesinde o mumun alevi sana aydınlık vermediği cihetle, sıfâtı i'tibariyle yok olur ve onun sıfatını, güneşin sıfatı ifnâ etmiş bulunur.

3659. İki yüz batman bala, bir okka sirke attığın ve onda hall olduğu vakit,

"Ükıyye" ve "vukye", sikletde vâhid-i kıyâsî olan bir ölçüdür ki, akvâm-ı muhtelife arasında mikdârı muhtelifdir. Türkiye'de dört yüz dirhem ağırlıktır. Ba'zı memleketlerde kırk dirhem ağırlıktır. "Batman" da böyle muhtelifdir. Türkiye'de telaffuzu ma'lûm olan "okka"dır.

3660. Tattığında sirkenin ta'mı yok olur, tarttığın vakit okka ziyâdedir. [3675]

Sirke ile balı, zikr olunan mikdarlarda birbirine karıştırdığın vakit, o mahlûtda artık sirkenin ta'mı ve lezzeti kalmaz; fakat tarttığın vakit, balın sikleti bir okka ziyâde olmuş olur. Bunlardan anlaşılır ki, sirkenin zâtı vardır ve fakat sıfatı yoktur; binâenaleyh sirke hem vardır ve hem de yoktur. Hâl-i fenâ ve bekā da bir-vech ile buna benzer.

3661. Bir arslanın önünde bir âhû bî-hûş oldu, onun varlığı, onun varlığına nikāb oldu.

Bu da dîğer bir misâldir. Meselâ bir arslanın karşısında bir âhû, kemâl-i havfından bî-hûş oldu ve kendinden geçti; arslanın varlığı, âhûnun varlığına nikāb ve perde oldu. Bunun gibi fenâ ve bekāda Hakk'ın varlığı, abdin varlığını örttü ve onun varlığının nikābı ve perdesi oldu.

3662. Rabb'in kârı üzerine, nâkısların bu kıyası, terk-i edebden değil, aşkın kaynayışıdır.

"Nâkıs"dan murâd, hâl-i abdiyyettir, zîrâ vücûd ve kemâlât, hakîkatde hep Hakk'ındır. Hak Teâlâ hazretleri bi-hasebi's-sıfât ve'l-esmâ kendi varlığı ile, kendisinin bilcümle merâtibinde zâhirdir. Abdin hakîkati ancak Hakk'ın ilminde sâbit olan bir sûretdir. Binâenaleyh o vücûd-ı ilmîde ve mecâzîde ve kemâlde Hakk'a muhtaçdır. Abdiyeti i'tibâriyle insân-ı kâmil dahi Hakk'a nazaran nâkısdır. İnsân-ı kâmilin kemâli, cem'iyyet-i esmâiyyeye mazhariyyeti i'tibâriyledir ve abdiyyeti bâkîdir. Böyle olunca insân-ı kâmil hem nâkıs ve hem kâmildir; ve şahs-ı vâhidde bu sûretle yine nefy ve isbât vâki' olmuş olur.

Bu mukaddime ma'lûm olunca, beyt-i şerîfin ma'nâsındaki zevk tavazzuh eder. Cenâb-ı Pîr (r.a.) efendimiz bu beyt-i şerîfde nâkıs ta'bîrini, abdiyetlerine izâfe edip buyururlar ki: "Rubûbiyyet-i mutlakanın tecelliyâtı hakkında birtakım misâller getirdik ve kıyâs yaptık. Hakk'ın kemâlâtına nazaran, bizim gibi nâkıs olan kulların bu kıyası, terk-i edebden değildir; belki bu kıyaslar ma'şûk-ı hakîkînin aşkının kaynayışıdır."

3663. Âşıkın nabzı bî-edeb olarak atar; kendisini şahın kefesine koyar.

"Edeb", lügatte kāide demektir. "Keffe", avuç ma'nâsına olan "keff"den müştakk olup, terâzinin taslarına derler. "Kâf"ın zammiyle "küffe" etek ma'nâsına derler. Beyt-i şerîfde her iki ma'nâ dahi muvâfık olur. "Âşıkın nabzında kāide ve intizâm arama, o kāidesiz olarak atar. Kendisini kemâl-i aşkından dolayı şâhın kefesine koyar, ya'ni kendisini şâh-ı hakîkî olan Hak ile mukāyeseye kalkar."

3664. Cihânda ondan edebsiz kimse yoktur, gizlide ondan daha edebli kimse yoktur.

Cihânda erbâb-ı ukul ve ulemâ-yı zâhire indinde o âşık-ı Hak'dan daha edebsiz kimse yoktur; fakat bâtında ve ind-i Hak'da ondan daha edebli kimse yoktur; binâenaleyh âşık-ı Hak bir cihetden edebli, bir cihetden edebsizdir. Şahs-ı vâhidde nefy ve isbât bu mes'elede dahi sâbittir.

3665. Ey müntehab, edebli ile, edebsizin bu iki ziddını dahi nisbete uygun bil.

Ey akıl ve zekâvetinden dolayı hitâb için müntehab olan sâlikim, işte yukarıda beyân ettiğim birbirine zıd iki ma'nâdan ibaret olan edebli ile, edebsizi dahi nisbete uygun ve muvâfik bil; zîrâ âşık, ehl-i zâhire nisbeten edebsizdir, ehl-i bâtına nisbeten edeblidir.

3666. Zâhire baktığın vakit, bî-edeb olur; zîrâ ki onun aşkının da'vâsı beraberlik olur.

Eğer sen insân-ı kâmilin zâhirî olan abdiyetine nazar edersen, onun Hakk'a âşıklık da'vâsı, vücûdda ve varlıkda Hak ile beraberlik olur; zîrâ "Ben Hakk'a âşığım!" diyen kimse, hem Hakk'ın varlığını ve hem de kendi varlığını isbât etmiş olur ve Hak huzûrunda varlıkda beraberlik da'vâsı bî-edeblik olur.

3667. Bâtına baktığın vakit da'vâ nerededir? O ve da'vâ, o sultanın önünde fenâdır.

Ve eğer onun iç yüzüne ve bâtınına bakarsan, onun bâtınının Hak olduğunu görürsün; şu halde da'vâ nerede kalır? O âşıkın gerek kendisi ve gerek da'vâsı, o sultân-ı hakîkî olan Hak Teâlâ hazretlerinin huzûrunda fânî olmuştur.

3668. "Mâte Zeydün= Zeyd öldü" de Zeyd gerçi fâil olur, fakat fâil değildir, zîrâ o âtıl olur.

"Mâte Zeydün" ya'ni "Zeyd öldü" cümlesinde, zâhire bakarsan, Zeyd ölümün failidir; ve ölüm fiili Zeyd'in vücûdunda zâhirdir ve fakat bâtınına nazar edersen, Zeyd fâil değildir; çünkü o bu fiilden âtıldır ve ölüdür. الله يتوفى الانفس (Zümer, 39/42) ya'ni "Nefisleri Allah müteveffâ kılar" âyet-i kerîmesi mûcibince, hakîkatde ölümün fâili Hak'dır. Binâenaleyh Zeyd hem fâildir, hem değildir. İşte âşıkın hâli de bu misâle mutâbıkdır; onun hakkında zâhiren başka, bâtınen başka hüküm verilir.

3669. O nahve mensub olan lafız cihetinden fâildir; ve yoksa o mef'ûl ve ölüm onu öldürücüdür.

Zeyd nahiv kāidesince lafız cihetinden fâildir, yoksa o Zeyd'i ölüm öldürdüğü cihetle mef'ûldür; binâenaleyh Zeyd'in failiyyeti bir cihetden isbât, bir cihetden nefy olunur.

3670. Faillik nedir? Zîrâ o öyle makhûr oldu ki, bütün faillikler ondan uzak [3685] oldu.

Zeyd'in failliği ne demektir? Zîrâ Zeyd ölüm sebebiyle öyle makhûr oldu ki, onda fiil nâmına hiçbir şey kalmadı; binâenaleyh bütün fâillikler Zeyd'den uzak oldu.