Sadr-ı Cihân'ın vekîlinin kıssasıdır ki, müttehem oldu ve can korkusundan Buhârâ'dan kaçtı, tekrâr aşk onun yakasını tuttu; zîrâ cânân için cân emri âşıklara kolay olur
46. bölüm / 81 · 671 kelime · ~4 dk okuma
3671. Buhâra'da Sadr-ı Cihan'ın bendesi müttehem oldu, onun sadrından nihân oldu.
3672. On sene müddet gâh Horasan'da, gâh dağlıklarda, gâh çöllerde sersem olarak dolaşdı.
3673. On seneden sonra, o iştiyakdan dolayı, firak günlerinden takatsız oldu.
O vezîr böyle on sene sersem sersem dolaştıktan sonra, pâdişâha olan aşk ve iştiyakından dolayı ayrılık günlerinden sabırsız ve tâkatsız oldu.
3674. Dedi: "Bundan sonra firkate takatım kalmadı; sabır ne vakit firak-ı aşkı teskîn etmeyi bilir?"
"Halâat", Müntehabü'l-Lügât ve Letâifü'l-Lügat ve Gıyâsü'l-Lügāt'da ana ve baba emrinden dışarıya çıkmak ve bî-sâmân ve perîşân olmak ve fisk u fücûr ma'nâlarınadır. Ve Şemsü'l-Lügāťde bu ma'nâlardan başka, evlâdını terk etmiş olmak, kadının mehr-i müeccelini talaka satmak ve firâk-ı aşktan korkmak ve tartmak ve hil'at vermek ma'nâları dahi mezkûrdur. Ve ["hila-at"] "ha"nın kesriyle, marazdan dolayı gam yemek ma'nâsına da gelir. Burada, firâk-ı aşktan korkmak ma'nâsı münasibdir.
Ya'ni vezîr kendi kendine dedi ki: "On sene ma'şûkumun firkatine tahammül ettim, artık bundan sonra firkate tahammül etmeğe tâkatım kalmadı; sabr etmek, firâk-ı aşkı hiçbir vakit teskîn edemez."
3675. "Bu topraklar firâkdan çorak olur, su sarı ve kokmuş ve bulanık olur."
Ya'ni "Toprakları kendi yerinden ayırıp, başka bir tarafa nakl etsen, o yerindeki kuvve-i inbâtiyyeyi gâib eder ve su, kendi menbaından ayrılıp bir kaba vaz' edilerek hıfz edilse, sararır ve kurtlanıp kokar ve bulanık olur."
3676. "Can artırıcı rüzgâr müteaffin vebâ olur; bir ateş, heba bir kül olur."
"Canı kurtlandırıcı olan hava bir müteaffin mahalde mahbûs olur ve aslın- dan ayrılırsa umûmî hastalığa sebeb olur." "Veba", sârî ve umûmî hastalık ma'nâsınadır. "Heba", havada uçuşan toz zerreleri demektir. "Bir ateş, ateş- lik hâlinden ayrıldığı vakit, tozunun zerreleri havada uçar ve kül olur."
3677. "Cennet gibi bağ, maraz evi olur; onun sarı ve dökülen yaprağı fesâd içindedir."
"Haraz", helâk olmak, fesâd-ı beden ve fesâd-ı mezheb ve fesâd-ı akl ve aşk gamından olan hastalık ve ölüme sebeb olan hastalık ma'nâsınadır. Ya'ni "Cennet gibi olan bağ, baharın firâkından maraz ve fesâd evi olur; onun san ve dökülmüş yaprakları bu firâkdan fesâd içindedir."
3678. "Derrâk olan akıl, dostların firâkından yayı kırılmış ok atıcı gibidir."
"Pek ziyâde idrâk edici olan akıl, kendi mertebesindeki dostların firâkın- dan hissiyâtını ve idrâkâtını anlatabilecek bir kimse bulamadığı cihetle, onun hâli, yayı kırılmış olan ok atıcıya benzer." Ya'ni yayı kırık ok atıcı, okunu atamadığı gibi, akl-ı derrâk dahi müdrekâtını söyleyemez.
3679. Cehennem firkatden öyle sûzân olmuştur; ihtiyar firkatden öyle lerzân olmuştur.
Cehennemin yanıcı olması, cemâl-i Hakk'ın firkatindendir, zîrâ cehennem cemâl-i Hakk'ın hicabıdır ve mazhar-ı Celâl'dir. Ve Celâl-i Hak, Cemâl-i Hakk'ın perdesidir; ve ihtiyar bir adamın titrek olması, gençliğin firkatindendir.
3680. Eğer şerar gibi olan firakdan kıyamete kadar bahs edersem, yüz binden [3695] bir olur.
"Şerâr", ateş kıvılcımı ma'nâsına olan “şerâre"nin cem'idir. Ya'ni "Ateş kıvılcımları gibi olan firâkdan, ne gibi ahvâl hâsıl olduğunu kıyâmete kadar tafsîlen beyân edersem, o ahvâlin yüz binde birini söylemiş olurum."
3681. Böyle olunca, onun yakıcı şerhinden az nefes vur. Ya Rab selâmet ver, ya Rab selâmet ver! de, yeter!
Bu hitâb, cenâb-ı Pîr efendimiz tarafından, yine zât-ı şerîflerinedir. Buyururlar ki: "Mâdemki firâkın ahvâli pek çoktur ve uzundur, binâenaleyh o ahvâlin yürek yakıcı olan şerhinden ve tafsîlinden az söyle ve "Yâ Rab selâmet ver!" diye mükerreren Hakk'a yalvar, bu kâfidir."
3682. Her ne şey ki, cihanda ondan şad oldun, o zaman onun firakından düşün!
Ya'ni “Bu fânî cihânda seni sevindiren her ne şeye mâlik olursan, ona mâlik olduğun vakit, muhakkak bir gün ondan ayrılacağını da düşün."
3683. Şâd olduğun şeyden çok kimse şad oldu, nihayet ondan sıçradı ve rüzgâr gibi oldu.
Senin sevindiğin şeyden, senden evvel çok kimse de sevinmiş idi; o sevindiren şey her ne ise, onların elinden sıçradı ve rüzgâr gibi çıkıp gitti.
3684. Senden dahi sıçrar, sen onun üzerine gönül koyma. Ondan evvel ki, senden sıçrar, sen sıçra!
Bugün seni sevindiren şey, senden evvelkileri sevindirip, onlardan sıçrayıp zâil olduğu gibi, senden dahi sıçrayıp gider; binâenaleyh onun üzerine gönül koyma. O şey senden sıçrayıp zâil olmazdan evvel, sen ondan sıçra ve ona olan alâkanı terk et!