Rûhu'l-Kudüs'ün sûret-i âdemî ile Meryem'e zâhir olması ve çıplaklığı ve gusül etmesi ve Meryem'in Hak Teâlâ'ya sığınması
47. bölüm / 81 · 6575 kelime · ~33 dk okuma
3685. Mülkün fevtinden evvel Meryem gibi nakşa de ki: "El-avzü bi'r-Rahmâni minke!"
Ya'ni, "Nazarından bu âlem-i mülkün mevt-i tabîî ile fevtinden evvel, Hz. Meryem gibi, önünde görünen nukūş-ı âleme ve suver-i bedîaya "Sığınmak, senden Rahmân'adır" de!" Ya'ni Rûhu'l-Kudüs olan Cebrâîl (a.s.) ırmakta gusl etmek üzere çıplak bir halde bulunan Hz. Meryem'e, gâyet güzel bir delikanlı sûretinde temessül edip zâhir olduğu vakit, cenâb-ı Meryem, onu cesed-i unsurî sâhibi bir delikanlı olup, kendisine mukārenet kasdıyla geldiğini tahayyül etti. Zîrâ bir mahall-i mahfide çıplak olan bir genç kadının, o hâlini gören delikanlının bî-muhâbâ o kadına teveccühüne, âlem-i tabîatde başka ma'nâ vermek mümkin değildir; bu vaz'iyet mahall-i şâibedir. Cenâb-ı Meryem ise, huzûzât-ı nefsâniyyesinden fânî olmuş bir veliyye-i afife olduğu cihetle, bir genç kadın için son derecede câlib-i iştihâ olan o güzel delikanlı sûretine aslâ meclûb olmadı. Ve إني أعوذ بالرَّحْمَن منكَ انْ كُنْتَ تَقيًا (Meryem, 19/18) ya'ni "Sen muttakî olsan bile, ben senden Rahman'a sığınırım" dedi.
Bu kıssanın tafsili, sûre-i Meryem'in ibtidâsında tefsîr kitablarında mündericdir. İmdi, ey tarîk-ı Hak sâliki, sen dahi Hz. Meryem gibi bu âlemin güzel görünen nakışlarına ve sûretlerine gönül verme ve böyle bir sûret-i latîfe senin karşına çıktığı vakit üzerine atılmayıp: "Ben senden Rahmân'a sığındım!" de ve tarîk-i Hak'da bir kadından aşağı kalma!
3686. Meryem tenhada çok can-fezâ, gâyet can-feza, gâyet dil-rüba bir sûret gördü.
3687. O Ruhu'l-Emîn ay ve güneş gibi onun önünde rûy-i zemînden bitti.
Ya'ni Hz. Cibrîl-i Emîn, ay ve güneş ufuktan tulû' eder gibi Hz. Meryem'in önünde zahir oldu. فَأَرْسَلْنَا إِلَيْهَا رُوحَنَا فَتَمَثَّلَ لَهَا بَشَرًا سَوِيًّا (Meryem, 19/17) ya'ni "Biz ona rûhumuzu gönderdik, ona beşer-i sevî, ya'ni, boyu bosu güzel bir beşer sûretinde temessül ve tecessüd etti" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur.
3688. Nikābsız bir güzel zeminden bitti; nitekim güneş şarktan zahir olur.
Apâşikâr bir güzel delikanlı, güneşin şarktan tulû'u gibi, zemînden peydâ oldu.
3689. Meryem'in a'zâsı üzerine titreme düştü, zîrâ o çıplak idi ve fesaddan korktu.
Zîrâ bir veliyye-i afife olan Hz. Meryem, nikâh-ı şerî' olmaksızın vâki' olacak mukārenetin aklen ve şer'an câiz olmayan bir şey olduğunu bilirdi. Böyle bir fesâdın vukū'undan korktuğu için, onun a'zâsına titremek ârız oldu.
3690. Bir sûret ki, eğer Yûsuf aşikâre göreydi, hayretden kadınlar gibi elini [3705] keserdi.
Hz. Cibrîl'in son derece güzellikte zahir olduğunu beyandır. Ya'ni "Hz. Cibrîl öyle bir güzel sûretde zâhir oldu ki, eğer cemâli kemâlde olan Yûsuf (a.s.) bile o sûreti böyle âşikâre olarak görmüş olsa idi, son derece hayrete düşerdi ve Mısır'da Hz. Yûsuf'un cemâlini görüp, hayrete düşerek ellerini kesen kadınlar gibi, o da elini keser idi." Nitekim Yûsuf (a.s.)ın kıssası, sûre-i Yûsuf'da beyân buyrulmuştur.
3691. Gönülden baş çıkaran bir hayal gibi, onun önünde gül gibi çamurdan bitti.
Hiç beklemediği halde, gönülde apansızın zuhûr eden bir hayal gibi Hz. Cibril'in mütemessil olan o güzel sûret-i beşeriyyesi, Hz. Meryem (radiyallâhu anhâ)nın çıplak olan vücûdu önünde bir gül gibi çamurdan çıkıverdi.
3692. Meryem bî-hod oldu ve bî-hodluk içinde, "Halık'ın penahına sıçrayım!" dedi.
Hz. Meryem, kemâl-i teessüründen kendinden geçti ve bu bî-hodluk içinde "Hakk'ın himâyesine kaçayım!" dedi. "Penâh", himâye ve duvar gölgesi ma'nâsınadır.
3693. Zîrâ ki o ceybi pâk, hezîmetde esbabını gayb tarafına götürmeyi âdet etmiş idi.
"Pâk-ceyb", kemâl-i iffetden ve tahâretden kinâyedir. "Raht"dan murâd, kuvâ-yı vücûdiyyedir. "Hezîmet"den murâd, takāzâ-yı nefsânî altında kıvranmaktır. Ya'ni "Hz. Meryem, kemâl-i iffetinden dolayı takāzâ-yı nefsânî altında kıvrandığı vakit, kuvâ-yı zâhire ve bâtınesini toplayarak ففروا الى الله (Zâriyât, 51/50) ["Allah'a kaçın!"] âyet-i kerîmesinde tavsiye buyurulduğu üzere gaybe, ya'ni Hakk'a ilticâ etmeyi âdet etmiş idi. Adeti vech ile bu delikanlıyı gördüğü vakit dahi cemî'-i kuvâsıyla Hakk'a ilticâ etti. Nitekim Hz. Şeyh-i Ekber Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Îsevî'de bu hususu beyân buyururlar.
3694. Vaktaki cihanı kararsız mülk gördü, hazm ediciler gibi o hazretden hisâr yaptı.
Cenâb-ı Meryem'in takāzâ-yı nefsânîden Hakk'a ilticâsının sebebi bu idi ki, o bu dünyâ âlemini fânî ve kararsız bir mülk gördü; ihtiyat eden âkıller gibi, kendine Hz. Hak'dan bir kal'a yaptı.
3695. Tâ ki ölüm vaktine kadar, ona bir kal'a ola ki, düşman onun maksadının yolunu bulmaya.
Ölüm vaktine kadar nefis ve şeytan düşmanları için, Hak Teâlâ hazretleri, cenâb-ı Meryem'e bir kal'a ola ve bu düşmanlar, onun maksûdu olan Hakk'a vuslat yolunu bulup, kendisini bu tarîk-ı müstakîmden geri çekmiye.
3696. Hakk'ın penâhından iyi bir hisar görmedi; o kal'anın kurbünde yurt yeri intihab etti.
"Penâh”, himâye ve duvar gölgesi ma'nâsınadır. "Yurt", Türkçe'dir ve mesken demektir. "Geh", mahal ma'nâsınadır. “Yurt-geh", mesken yeri demek olur. "Diz", kale demektir.
3697. Vaktaki o akıl yakıcı gamzeleri gördü ki, ondan ciğerler ok saplanıcı olurdu.
"Gamze", göz kirpiği ile işâret ve göz kırpmak demektir. Ya'ni "Hz. Cibrîl gâyet güzel bir delikanlı sûreti ile zuhûr etmekle beraber, Hz. Meryem'in karşısında bir kadının aklını perîşân edecek vech ile âhû gibi gözleriyle ma'nîdâr işaretler de yapardı ki, o işaretlerden dolayı ciğerler ok saplanmış gibi müteessir olur idi."
3698. Şah ve ordu onun kölesi olmuş, akıl hüsrevleri onun bî-hûşu olmuş idi.
"Halka der gûş" köle ve mutî' olmaktan kinâyedir. Bu beyt-i şerîfden i'tibâren cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) efendimizin beyânât-ı aliyyeleri Hakk'a râci'dir. Ma'lumdur ki, "melek" lügatte kuvvet ve şiddet ma'nâsınadır ve melâike-i kirâm hazarâtı kudret-i Hakk'ın mazharları olan kuvâ olup, adedleri sayılmak mümkin değildir. Bunlardan dördü olan Cebrâîl, Mîkâîl, İsrafil ve Azrâîl (aleyhimü's-selâm) hazarâtı kuvâ-yı külliyyedir ki, bu babdaki îzâhât yukarılarda da geçti. Bu melaike, âlem-i hayâlde murâd-ı ilâhî olan her bir şekilde temessül ederler. Nitekim Hz. Cibrîl emr-i ilâhî üzerine böyle gâyet güzel bir delikanlı sûretinde temessül ve tecessüd etti. Onlar dahi şuûnât-ı ilâhiyyenin aynaları olduğundan, Hz. Cibrîl'in bu sûret-i cemîlesi ve onun gamzeleri dahi hep Hakk'ın tecelliyâtıdır. Bu münasebetle cenâb-ı Pîr her mazharda mütecellî olan Hakk'a intikāl edip buyururlar ki: "Şâh olan rûh-1 a'zam ve onun ordusu olan âlem-i ervâh, o mütecellî olan Hakk'ın bendesi ve mutî'i olmuş, akıl hüsrevleri olan enbiyâ ve evliyâ O'nun tecelliyâtının bî-hûşu olmuştur."
3699. Yüz binlerce şâh rikk ile memlûku olmuş, yüz binlerce bedri dıkka vermiştir.
“Rıkk”, kulluk, ubûdiyet; “dık”, mübtelâsını günden güne eriten hastalıktır. Burada eksilmek ve incelmek ma'nâsınadır. Ya'ni “Yüz binlerce âlemin şâhları ubûdiyyetle onun memlûkü [olmuş,] yüz binlerce bedr-i tâm hâlindeki erbâb-ı akıl ve zekâyı hilâl gibi inceltmiştir.”
3700. Zühre'nin dem vurmak için takatı yoktur; aklı kül, onu gördüğü vakit [3715] küçülür.
“Zehre”, Arabça'da çiçek ve Fârisî'de karaciğere mülâsık olan öd ve tâkat ve cesâret ve cür'et ma'nâlarınadır. “Zühre”, seb'a-i seyyâreden birinin ismidir. Feleğin tarabı ve hüsün ve cemâl timsâlidir. Ya'ni “Hakk'ın kemâl-i cemâliyle zahir olan Rûhu'l-Kuds'ün o sûret-i beşeriyyesine karşı, Zühre yıldızının hüsn ü cemâlden dem vurmağa tâkatı ve cesareti yoktur. Akl-ı kül ki, rûh-ı a'zamın sıfatıdır, Hakk'ın o tecellîsini gördüğü vakit, kendini küçük görür.” “Kem zeden”, kendi kemâlâtını büyük görmemekten kinâye olur.
3701. Ben ne söyliyeyim ki, beni dikmiştir; benim dem-gehimi, onun dem-gehi yakmıştır.
“Dem-geh”, nefes mahalli demektir; ve elfâz ve savt, nefes vâsıtasıyla zâhirdir. Mecrâ-yı nefesin yanması, bittabi' kelâmın zuhûruna mâni'dir. İkinci “dem-geh”den murâd, nefes-i Rahmânî'nin meclâsı olan Rûhu'l-Kuds'dür. Cenâb-ı Pîr efendimiz buyururlar ki: “Ben ne söyliyeyim, Hak Teâlâ hazretleri fâş-ı esrârdan benim ağzımı dikmiştir. Nitekim Mesnevî'nin bir beytinde buyururlar : مهر کردند و دهانش دوختند هر كرا اسرار کار آموختند Ya'ni “Her kime esrâr-ı kârı öğrettiler ise, onun ağzını diktiler, mühürlediler.” Ve ikinci mısra'da buyururlar ki: “Onun nefeş-i Rahmânî'sinin meclâsı olan Rûhu'l-Kuds, bu sûret-i beşeriyyede zuhûru, benim mahall-i kelâm olan mecrâ-yı nefesimi yakmıştır, söyliyemem.”
3702. Ben o ateşin dumanıyım, ben ona delilim; ta'bîr ettikleri şey, o şâhdan uzaktır, bâtıldır.
Benim vücudum, tecellî-i Hak ateşinin dumanıdır ve ben bu vücûd-ı izâ-fim ile onun tecellîsinin delîliyim. Erbâb-ı akıl ve nazarın, akıl ve kıyâs ile ta'bîr ettikleri o şâh-ı hakîkîden uzaktır ve bâtıldır." Nitekim Hz. Niyazî-i Mıs-rî buyurur:
3703. Muhakkak bir güneşin delili, müstatil olan güneşin nûrunun gayri ol-maz.
"Müstatîl", güneşin nûrunun sıfatıdır ki, güneşin uzayıcı olan nûru de-mektir. Ya'ni "Güneşin vücûdunun delîli, yine güneşin nûru olduğu gibi, Hakk'ın vücûd-ı hakîkîsinin delîli dahi, O'nun nûr-ı vücudundan zâhir olan bu mezâhirdir." Güneşin nûru bir i'tibâr ile güneşin gayri olduğu gibi, bir i'ti-bâr ile de "ayn"ıdır. Kezâlik bu vücûd-ı izâfî dahi bir i'tibâr ile Hakk'ın gayri ve bir i'tibâr ile de aynıdır. Bu gayriyyet-i i'tibâriyye O'nun vech-i pâkini ört-müştür. Bu cihetden Hz. Hüdâyî (k.s.) buyurur:
Zuhûru perde olmuştur zuhûra Gözü olan delîl ister mi nûra
3704. Sâye kim olur ki, onun delili olsun; bu ona yeter ki, onun zelili olsun.
Ma'lum olsun ki, Hakk'ın gayri dediğimiz ve âlem tesmiye eylediğimiz bu suver-i kesîfenin hey'et-i mecmûası Hakk'a nisbetle bir adamın gölgesine benzer. Adamın gölgesinin bir vücûd-ı müstakilli yoktur; onun vücûdu ada-mın vücuduna muhtaçdır. İşte tıpkı âlem de böyledir, vücûd-ı müstakilli ol-mayıp, ancak Hakk'ın vücûdu ile käimdir. Ve gölgenin harekât ve sekenâtı nasıl ki şahsa tâbi' ise, harekât ve sekenât-ı âlem dahi öylece vücûd-ı Hakk'a tâbi'dir. Gölge ister mevcûd olsun, ister olmasın; gölge sahibinin varlığı sabit olmak için, bu gölgeye muhtaç değildir. Binâenaleyh "Gölge kim olur ki Hakk'ın varlığının delîli olsun? Bu gölge olan suver-i âlemin, Hakk'ın huzû-runda zelîl olması kâfidir."
3705. Senin bu Celal'in delaletde sadıktır, bütün idrakat onun gerisinde sabıktır.
Bu beyt-i şerîf, yukarıdaki 3702 numaralı beyte merbûtdur. Orada cenâb-ı Pîr efendimiz دود آن نارم دلیلم من برو ya'ni "Ben o ateşin dumanıyım, ben ona delîlim" buyurmuşlar idi. Burada da kendi ism-i şerîflerini zikr ederek, Cenâb-ı Hakk'a hitâben buyururlar ki: "Senin bu Celâl'in, senin esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyene delâletde sâdıktır." Çünkü lutfunla insân-ı kâmil olup, cem'iyyet-i esmâiyyenin mazharıdır ve اخرج بصفاتي الى خلقى من قصدك فقد قصدني و من احبك أحبنى ya'ni "Halkıma benim sıfatımla çık! Seni kasd eden beni kasd etti, seni seven, beni sevdi" hadîs-i kudsîsindeki ma'nâyı hâmildir. Bütün idrâkât O'nun gerisi olan senin ilm-i ilâhinde sâbıktır ki, وَ إِنْ مِنْ شَيْئ الا عندنا خزائنه و ما ننزله الا بقدر معلوم (Hicr, 15/21) ya'ni "Bizim indimizde hazîneleri olmayan bir şey yoktur, biz onu kader-i ma'lûm ile indiririz" âyet-i kerîmesi hükmünce, bu âlemde bize ânen-fe-ânen nâzil olur." Yâhud ikinci mısra'daki "Pes o" terkîb-i izâfî olmayıp "pes", "cümle idrâkât"ın haberidir. Bu sûretle ma'nâ "Bütün idrâkler geridir, o sâbıktır". Ya'ni "Senin Celâl'in, cem'iyyet-i esmâiyyeyi hâiz ve makām-ı kutbiyyetde sâbit olmakla, senin ma'rifetinde bilcümle nâsın idrâkleri geridir ve o kutbun idrâki hepsini geçmiştir," demek olur.
3706. Bütün idrakler topal eşekler üzerindedir; o rüzgâra binmiş ok gibi uçucudur.
Bu beyt-i şerîfde cenâb-ı Pîr, zât-ı kudsîlerinin kutbiyetine işâreten buyururlar ki: "Ehl-i âlemin bütün idrâkâtı, topal eşekler üzerindedir, ya'ni alâ-derecâtihim nâkısdır. O kutb-ı zamân olan Hz. Celâleddîn ise, idrâk-i hakāyıkda rüzgâra binmiş olan ok gibi uçucudur." Nitekim bu Mesnevî-i Şerîf onun şâhididir. Ma'lûm olsun ki, kutb-ı zamân, her asırda ancak bir kimseden ibarettir. Nitekim I. cildde cenâb-ı Pîr خود جهان آن يك كسست او آگهست / هر ستاره بر فلك جزو مهست ya'ni “Cihân muhakkak o bir kimseden ibarettir, o âgehdir; her yıldız, felek üzerinde ziyâ vermekte ayın cüz'üdür" buyurmuşlar idi. Binâenaleyh kutb-ı zamânın idrâkâtı ve ezvâkı yanında, sâir evliyânın ezvâk ve idrâkâtı, topal eşekler üzerindedir, ya'ni nâkısdır. Zîrâ kutb-ı zamân, kalb-i muhammedî üzeredir, onun idrâkâtı fezâ-yı hakāyıkda rüzgâra binmiş ok gibi sür'atle uçucudur.
3707. Eğer kaçsa, kimse o şâhın tozunu bulamaz; ve eğer kaçsalar o yolun önünü tutar.
"Eğer insân-ı kâmil ve halîfe-i Hak olan kutb-ı zamân, halkın nazarından kaçsa ve tesettür etse, hiçbir kimse o şâh-ı ma'nânın tozunu bulamaz. Ve eğer halk onun nazarından kaçsalar, o şâh-ı ma'nevî, onların yolunu keser ve her nerede olsalar, onların önlerine çıkar." Zîrâ Hak Teâlâ halîfeye nizâm-ı akıl üzere, hazret-i şehadetde tasarrufu mübah kıldı ve bu tasarruf, ism-i Zâhir'in ahkâmı tahtında vâki' olur. Ve onun bu tasarrufu, tasarruf-ı Hak olduğundan, ism-i Bâtın'ın hükmüne nazaran halîfe tasarruftan mezcûrdur; zîrâ hakîkatde halîfenin vücûdu yoktur.
3708. Bütün idrakâta ârâm yoktur; meydan vaktidir, kadeh vakti değildir.
Cenâb-ı Pîr efendimiz nefs-i nefislerine hitâb edip buyururlar ki: "Ey Hz. Celâleddîn, rüzgâra binmiş ok gibi uçucu olan bütün idrâkâtımıza sükûn ve ârâm yoktur; zîrâ ki meydan vaktidir ve bu Mesnevî-i Şerîfi, âlem-i bâtından âlem-i zâhire çıkarmak vaktidir, şarâb-ı aşk-ı ilâhî kadehiyle sarhoş olmak vakti değildir."
3709. O vehme mensub olan birisi doğan gibi uçuyor; o diğeri ok gibi geçtiği mahalli yırtıyor.
Bu Mesnevîyi dinleyenlerden vehme mensûb olan birisinin idrâki keserât âleminde ma'nâ avlamak için bir doğan kuşu gibi uçup dolaşır; ve diğer birinin idraki, geçtiği yeri yırtan ok gibi, keserâtı yırtıp, vahdet tarafına gidiyor.
3710. Ve o birisi, yelkenli gemi gibi; ve o diğeri her zaman terâci'dedir. [3725]
Ve o birinin idrâki, yelkenli gemi gibi havaya tâbi' olup, çalkana çalkana gidiyor ve diğer birisinin idrâki ise, terâci'de ya'ni geri geri gitmekte ve tereddüd içinde bulunmaktadır. Bu beyitlerde cenâb-ı Pîr efendimiz sâmi'lerin idrâkâtını dört sınıf üzerine tertib buyurmuştur ki, şimdiye kadar Mesnevîyi okuyanlar ve dinleyenlerin halleri de bu dörtten hâriç olmadığı görülmektedir.
3711. Onlara uzaktan bir av göründüğü vakit, o kuşların hepsi hamle artırırlar. Vaktâki bu Mesnevî'ye muhâtab olan sâliklere uzaktan, ya'ni âlem-i melekûtdan bir ma'nâ ve hâl avı göründüğü vakit, o sâliklerin kuş gibi olan rûhları hep birden hamle ederler.
3712. Vaktaki nâ-peyda olur, hayran olurlar; baykuşlar gibi her vîrâne tarafına giderler.
Ya'ni "O görünen ma'nâ ve zevk-i hâl avı, onların bâtın gözlerinden gâib olduğu vakit, her biri baykuşlar gibi, bu dünyâ vîrânesi tarafına gider ve suver-i âlem ile kendilerini meşgül ederler."
3713. O sayd-ı niyaz zahir olsun diye, bir gözü bağlı, bir gözü açık muntazırdır.
O niyâz olunan ve beklenen zevk-i hâl avı, tekrâr zuhûr etsin diye, bir gözü âlem-i rûhâniyyete kapanmış ve bir gözü açık olarak intizar ederler.
3714. Geç kaldığı vakit melâlden derler ki: "O acaba av mı, yahud hayal mi idi?"
Hakk'ın o zevk-i hâl tecellîsi geç kaldığı ve görünmediği vakit, melâl ve usanıklık cihetinden derler ki: "O bize görünen zevk-i hâl acabâ hakikaten bir tecellî-i Hak mı ve ahvâl-i rûhâniyyeden avladığımız bir hâl mi idi, yoksa bir hayâl mi idi?"
3715. Maslahat odur ki, tâ ki bir müddet bir rahatdan kuvvet ve zor tutsunlar.
Ezvâk-ı hâlin ve tecelliyât-ı rûhâniyyenin inkıtâ'ındaki hikmet ve maslahat, senin rûh-i hayvânînin bir müddet râhat edip, gelecek yeni tecelliyât için kuvvet ve zor hâsıl etmesidir. Eğer o zevk dâim olsa, semâ' ve harekât sebebiyle cismin pek ziyâde yorulur; binâenaleyh sana bir müddet sükûnet ve istirâhat lâzımdır.
3716. Eğer gece olmasa idi, bütün halaik hırstan nâşî olan hareketten, kendilerini yakarlar idi.
Bu cism-i beşer çok yorulmağa ve hırpalanmağa gelmez. Meselâ eğer hep gündüz olsa ve hiç gece olmasa idi, halk-ı âlem hırs-ı maîşet ve ticaretten dolayı, ale'd-devâm hareket edip çalışır ve bu hareketten nâşî kendilerini harâb ve hasta ederler idi.
3717. Hevesten ve menfaat kazanmak hırsından, her bir kimse bedeni yakmağa verir idi.
Her bir kimse hevesât-ı nefsâniyyesine ve te'mîn-i menfaat hırsına meşguliyet yüzünden cismini yakmağa verir ve harâb ederdi.
3718. Kendi hırslarından bir müddet kurtulmaları için, bir rahmet hazînesi gibi gece zahir oldu.
“Halk-ı âlem kendi hırs-ı nefsânîlerinden bir müddet olsun kurtulmaları için Hak Teâlâ'nın bir rahmet hazînesi gibi zulmet-i leyl zahir oldu.” Ve bu karanlık ve sükûnet ve ta'tîl-i mesâî uykuyu ve cismin istirahatini mûcib oldu. Nitekim Hak Teâlâ âyet-i kerimede buyurur: اللَّهُ الَّذِي جَعَلَ اللَّيْلَ لِتَسْكُنُوا فِيهِ (Gāfir, 40/61) Ya'ni “Öyle bir Allah'dır ki, geceyi onda sakin olmanız için yaptı”. Binâenaleyh gündüzün zâil olup, karanlık gecenin gelmesinde insanlar için fâide vardır.
3719. Ey yol gidici, vaktāki sana bir kabz gelir, o senin salâhındır, kalbi me'yûs olma!
“Ey sâlik, senin kalbinden gündüz gibi şetâret veren bast hâli gidip, karanlık gece mesâbesinde olan bir kabz gelirse, o senin sebeb-i salâhındır, sakın bu kabzdan dolayı kalben me'yûs olma.” Kabz ve bast, havf ve recâ mertebesinden terakkîden sonra, abdde hâsıl olan iki hâldir. Havf, gelecek bir mekrûha ve recâ, gelecek bir mergūba müteallık olur. Kabz ile bast ise, kalb-i ârife, sebebi meçhûl olan bir vârid-i gaybîdir. Binâenaleyh kabz ile bast sıfât-ı kalbiyyeden ve havf ile recâ ise, sıfât-ı nefsâniyyedendir.
3720. Zîrâ ki o bast ve küşadda bir masraf içindesin; masraf için i'tidad cihetinden bir îrâd lâzımdır.
"İ'tidad", saymak ve mu'teber tutmak ma'nâlarına gelir. Ya'ni bast hâli kalbe sürür ve açıklık verir; ve bu hâl sâlikde recâ duygusuna mümâsil olduğundan, mücâhedede atâlete ve ruhsat ile amele sebeb olur. Ve atâlet ve ruhsatla amel ömr-i sâlikin sarfi ve izâası demek olur. Ve kabz ise, havf duygusunun galebesine mümâsil olduğundan, Hakk'a teveccüh ve niyâza sebeb olur; Hakk'a teveccüh ve niyâz ise, bir kazançdır ve îrâddır; ve masrafla îrâd arasında bir hesab ve saygı olmak lazımdır. Zîrâ hep masraf olursa, iflâs vâki' olur ve hep îrâd olup, hiç masraf olmazsa, ağır bir yük olur. Binâenaleyh masraf mukābilinde îrâd ve bast mukābilinde kabz olmak îcâb eder.
3721. Eğer daima yaz faslı ola idi, güneşin harâreti bostana vurur idi.
Bu beyt-i şerîfde sâlikin bastı yaza ve kabzı kışa teşbîh buyurulur.
3722. Onun münbetini kökten ve dibinden yakardı ki, artık o eski tâze olmazdı.
"Münbet", ism-i mef'ûl olup, arzdan bitirilmiş ve inbât olunmuş demektir.
Ya'ni "Yaz mevsimi devâm etse o bostanda bitmiş olan nebâtâtın kökünü ve dibini yakardı ki, artık o yanan ve eskiyen nebât tâze olmaz ve tarâvet bulunmaz idi."
3723. O kış her ne kadar ekşi yüzlü ise de müşfiktir; yaz gülücüdür ammâ muhriktir.
3724. Vaktāki kabz gelir, sen onda bastı gör; tâze ol, alnına büküntü bırakma!
Ya'ni "Kabz Hakk'ın celâlinden ve bast cemâlinden zuhûr eder ve Hakk'ın celâlinde cemâli ve cemâlinde de celâli gizlidir. Binâenaleyh ey sâlik eğer kalbine kabz gelirse, sen onun zımnında bastı gör, tâze ol, kabzdan pejmürde olma ve yüzünü ekşitip, alnını buruşturma!"
3725. Çocuklar gülücü ve akıller somurtkandır; gam karaciğer için ve şâdî akciğer için olur.
"Akılları nâkıs olan çocuklar gülücüdürler ve bast içindedirler; ve akıbet-endîş olan âkıller somurtkandır ve kabz içindedirler. Ve âkıller elbette çocuklardan daha mu'teberdirler. Ve kezâ gam, adamın cisminde karaciğerden olur ve sürûr, ferah akciğerden gelir." Tıbb-ı atîka göre karaciğer rûh-ı tabîî mahalli olduğundan, akciğere tefevvuk eder; ya'ni vücûd-ı beşerde mahall-i şâdî, mahall-i gamdan daha dûn mertebededir demek olur.
3726. Çocuğun gözü eşek gibi ahırdadır; âkılin gözü sonun hesabındadır.
Çocuklar gibi sathî nazar sahibi olan kimselerin gözü, eşekler gibi dünyâ ahırındadır, fakat âkılin gözü dünyanın fânî olduğunu görür, hissiyât-ı dünyeviyyenin sonuna bakar.
3727. O ahırda alefi hoş görür ve bu, kasaptan onun âhirini telef görür.
Çocuk meşrebinde olan kısa gören ve düşünenler, bu dünyâ ahırında huzûzât-ı nefsâniyyeyi hoş ve lezzetli görürler; ve bu âkıl olanlar ise, tabîat kasabından o lezzât-ı nefsâniyyenin sonunu telef ve helâk görürler.
3728. O alef acıdır, zîrâ bu kasab verdi, bizim etimiz için bir terazi koydu.
“O huzûzât-ı dünyeviyye acıdır, çünkü bunu tabîat kasabı verdi; fakat yiyip içtiğimiz şeylerden hâsıl olan ve bizim bizliğimizi teşkil eden cismimiz için, o kasab-ı tabîat bir terâzi koydu.” وَالْوَزْنُ يَوْمَئِذٍ الْحَقُّ (A’râf, 7/8) Ya’ni “Bu günde vezn etmek ve tartmak hakdır” âyet-i kerîmesi mûcibince bizden, yiyip içtiğimizin hesabı sorulmak muhakkaktır.
3729. Git hikmetten alef ye ki, onu Hudâ mahz-ı atâdan ivazsız vermiştir.
Ey sâlik, mâdemki gıdâ-yı sûrînin ve huzûzât-ı cismâniyyenin böyle hesâbı vardır, ihtiyâc-ı zarûrîden fazla yiyip içmeyi bırak da, git hikemiyât ve maârif-i ilâhiyyeden gıdâ al, bu gıdâ rûhun kemâline hâdimdir ki, Hak Teâlâ hazretleri bu gıdâ-yı rûhânîyi sırf atâ ve ihsân olmak ve mukābilinde vezn ve hesâb olmamak üzere vermiştir. Bu hikemiyât ve maârif-i ilâhiyyeden istediğin kadar ye ve ruhunu tenmiye et!
3730. Ey kul, Hakk'ın "Külû min rızkıhî" buyurduğu şeyden hikmet değil, ekmek anladın.
"Rehî”, kul ve köle ma'nâsına geldiği gibi "yola mensûb" ma'nâsına da gelir ve sâlik demek olur. Bu beyt-i şerîfde sûre-i Mülk'de olan هُوَ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ ذَلُولًا فَامْشُوا فِي مَنَاكِبِهَا وَكُلُوا مِن رِزْقِهِ وَإِلَيْهِ النُّشُورَ (Mülk, 67/15) ya'ni “Allah öyle Allah'dır ki, sizin için arzı münkād kıldı, onun etrafında yürüyünüz ve Allah'ın rızkından yiyiniz ve nüşûr Allah'adır". Ya'ni "Ey kul veyâhud sâlik, sen "Allah'ın rızkından yiyiniz!" hitâb-ı ilâhîsini, hikmet değil, ekmek anladın." "Allah yiyiniz!" buyurdu diye tıka basa yedin içtin ve cismini şişmanlattın, hikmet ve ma'rifetten bî-nasîb kaldın ve rûhunu pek zayıf ve bîçâre bir halde bıraktın.
3731. Hakk'ın rızkı mertebede hikmet olur ki, akıbet senin boğazını tutucu olmaz.
Efrâd-ı mahlûkātdan her bir mahlûkun kendi mertebesine göre bir rızkı vardır; ve insanda cisim i'tibariyle hayvaniyet ve rûh i'tibariyle melekiyet mertebeleri müctemi'dir. Eğer yalnız hayvâniyete âid rızk ile meşgül olursa, hayvan hükmündedir; ve eğer yalnız melekiyete âid rızk ile, ya'ni riyâzet ve ibâdet ve tâat ile meşgül olursa, melek hükmündedir. Ve eğer Hakk'ın ism-i Zâhir'ine taalluk eden cisminin rızkını i'tidal dâiresinde verip, rûhunun gıdâsını da bol bol verirse, insâniyet mertebesinin hükmüne riâyet etmiş olur ki, bu mertebeye riâyet hikmet ve irfan olur. Ve mertebe-i insâniyyete âid Hakk'ın rızkı olur ve iki tarafın hakkına riâyet eden ârifden hesâb sorulmaz; ve bu rızk âkıbetde onun boğazında kalmaz.
3732. Bu ağzı bağladın, bir ağız açıldı ki, o sır lokmalarını yiyici oldu.
Ya'ni "Vaktâki bu cisim ağzını bağladın ve nefsin hayvaniyetini kesr ettin, ondan sonra rûhun ağzı açıldı ve rûhun ağzı da sır lokmalarını ve maârif-i ilâhiyye yemeklerini yiyici oldu."
3733. Eğer teni şeytanın sütünden kesersen, onun fıtâmında pek çok ni'met yersin.
"Fıtâm", çocuğu memeden kesmek demektir. "Eğer cismi, nefis şeytanının sütü olan gıdâ-yı sûrîden keser ve onu riyâzete sevk edersen, onun bu sütten kesilmesi netîcesinde pek çok hikmet ve maârif-i ilâhiyye ni'metlerini yersin ve rûhun bu ni'metler ile beslenir."
3734. Türk kaynadışlı, yarım çiğ olarak şerh ettim; tamamını hakîm-i Gaznevî'den dinle!
"Türk"den murâd, sahrâ-nişîn ve nîm bedevî bir halde yaşayan Türkler'dir ki, onlar kuvveti gitmesin diye eti yarı çiğ olarak yerler ve çok kaynatmazlar. Ya'ni "Ben bu bahsi sahrâ-nişîn Türkler'in, eti çok kaynatmayıp, yarım çiğ bıraktıkları gibi, yarı çiğ bir halde bıraktım; onun tamâmını Hakîm Senâî-i Gaznevî hazretlerinden dinle!"
3735. O gaybın hakîmi ve âriflerin fahrı, bunun şerhini İlâhî-nâme'de söyler.
Âlem-i gaybın hikemiyâtına vâkıf ve âriflerin medâr-ı iftihârı olan o Hakîm Senâî hazretleri bu bahsin şerhini İlâhî-nâme nâmındaki eser-i şerîfinde beyân buyurur.
3736. Gam ye, gam artırıcıların ekmeğini yeme! Zîra ki akıl gam, çocuk şeker yer.
Bu hayât-ı dünyeviyyede âkıbet ve âhiret gamını ye; sonunda gam artırıcı olan ehl-i gafletin sana verdikleri şevk ve neşât ekmeğini yeme! Zîrâ ki, âkıl bu hayât-ı dünyeviyyede âkıbet-i mechûlenin gamını yer ve çocuk meşrebinde olan kimseler ise, ahvâl-i âkıbetden bî-haber olduklarından, hayât-ı dünyeviyyenin lezzetleriyle meşgül olurlar ve gülüp oynarlar.
3737. Şâdî şekeri, gam bağının meyvesidir; bu ferah yaradır ve o gam merhemidir.
Sürür ve sevinç şekeri, gam bağında biten bir meyvedir. Meselâ dünyâda gemide ateşcilik eden tayfalar, gam ve sıkıntı içindedirler ve bu gam ve sıkıntı neticesinde aldıkları ücrete mukābil hâsıl olan şâdî ve sürür şekeri, bu gam bağında biten meyvedir. Bunun gibi, bidâyet-i sülükünde sâlikin çektiği mü- câhede ve riyâzet gam ve sıkıntıları bağında, vuslat-ı Hak meserreti biter ve dünyâda çekilen ibâdât ve nehy-i ilâhîden ictinâb sabrı zahmetlerine mukābil, âhirette sürûr ve safâ hâsıl olur. Binâenaleyh dünyâda nefsin hazzı ve ferahı yaradır ve onun gamı, o yaranın merhemidir. Bundan dolayı Hak Teâlâ لا تَفْرَحُ إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الْفَرِحِينَ (Kasas, 28/76) ya'ni “Ferahlanma, Allah Teâlâ ferahlananları sevmez" buyurur; ve hadis-i şerîfde ان الله يحب القلب الحزين ya'ni "Muhakkak Allah Teâlâ mahzûn kalbi sever" buyurulur.
3738. Gam gördüğün vakit, aşk ile kucağına çek; dağ başından Şam'a nazar et!
"Rebve", Dimeşk-i Şam'a yakın bir dağın ismidir; o dağın başından Şam'ın manzarası latîf görünür; "ra"nın harekât-ı selâsesiyle telaffuz olunabilir. Ya'ni "Mâdemki gamdan şâdî çıkıyor, o halde gamı gördüğün vakit şâdîye ve sürûra kavuşmak için, o gamı aşk ile kucağına çek ve ondan kaçma. Gam tepesinden şâdîyi temâşâ et!" Burada gam, "Rebve"ye ve şâdî, “Dimeşk-ı Şam"a teşbîh buyurulmuştur. Ankaravî hazretleri ikinci mısrâ'ın bir darb-ı mesel olarak kullanıldığını beyân buyurmaktadır.
3739. Akıl üzümden dâimâ meyi görür; âşık ma'dûmdan, daima şeyi görür.
"Akıl evvelen üzümü ve ba'dehû ondan mey çıkacağını görür; ve âşık zâhirde ma'dûm olan şeyden, âtîde mevcûd olacak bir şey görür." Meselâ bir kimse fukarâya zekâtı olan meblağı verir ve o meblâğ onun indinde ma'dûm olur; fakat o ma'dûmdan, âtîdeki mükâfât-ı uhreviyyeyi görür. Velhâsıl âkıl âkıbet-i hâle nazar edip, hayât-ı dünyeviyyede gamı şâdîye tercih eder. İmdâdullah hazretleri şerhlerinde buyururlar ki: "Ma'dûm"dan murâd, ayn-ı sâbitedir. Ya'ni âşık, ma'dûm olan ayn-ı sâbitede mevcûdu görür; veyâhud bir şeyin vücûdundan evvel, ayn-ı sabitenin mülâhazâsından o şeyi görür."
3740. Evvelki gün hamallar "Onun yükünü sen çekme, tâ ki arslan gibi ben çe-[3755]keyim!" diye kavga ettiler.
Bu ve âtîdeki beyt-i şerîfde evvelden âhiri görmenin misâli beyân buyurulur.
3741. Zîrâ ki o zahmetten fâide görürler, yükü her biri dîğerinden kaptı.
Hamallar ağır yükü taşımak meşakkatinden, ücret almak menfaatini gördükleri için: "Sen götürme, ben götüreceğim!" diye birbirleriyle kavga ederek eşyâ sâhibinin yükünü her biri dîğerinden kaptı. Bunun gibi ey sâlik, sen de hayât-ı dünyâdaki gam yükünü, âtîdeki menfaat için yüklen!
3742. Hani Hakk'ın ücreti? Hani o mayasızın ücreti? Bu sana bir hazîneyi ve o tesûyu ücret verir.
"Tesû", dört buğday mikdâr ve sikletinde olan mangır, Arabî'de "tasûc" derler. Burada, gâyet az bir şey demektir. "Mâye", mikdâr ve "bî-mâye", mikdârsız ve kıymetsiz demektir. Ya'ni "Hakk'ın vereceği ücretin kıymeti nerede, o kıymetsiz ve mikdârsız eşyâ sâhibinin hamallara vereceği ücretin kıymeti nerede? Bu Hak Teâlâ senin zahmetine ve meşakkatine mukābil ücret olarak sana bir hazîne verir ve o hizmet ettiğin ehl-i dünyâ efendileri ise, senin zahmetine mukābil tesû ve şey'-i kalîl verirler."
3743. Sen bir altın hazînesisin ki, kum altında yattığın vakit, o seninle olur, mürde-rîg olmaz.
"Ey insan, sen emânât-ı ilâhiyyeyi hâmil olduğun için bir altın hazînesi senin olup, kum veyâ toprak altında yattığın vakit o hazîne seninle beraber olur; sâir eşyân gibi başından arta kalmaz." "Mürde-rîg", ölünün başından arta kalan eşyâ demektir.
3744. O senin cenazenin önünde ileri gider; mezarın ve garibliğin mûnis olur.
O emânât-ı ilâhiyye ki senin rûhun ve onun sıfatıdır, o senin cenazenin önünde ileri gider ve defn olduğun vakit mezarında ve garibliğin zamanında senin mûnisin olur.
3745. Ölüm günü için şimdi ölmüş ol, tâ ki aşk-ı sermed ile hâce-taş olasın.
"Hâce-taş", bir efendiye hizmet eden köleler ve hizmetkârlara derler. Türkçe'de dahi "kapı yoldaşı" derler. İkinci mısrâ', "aşk-ı sermed ile kapı yoldaşı olasın!" diye tercüme olunabileceği gibi, "Hâce-taş" hitâb için de olabilir. Ya'ni: "Ey kapı yoldaşı موتوا قبل ان تموتوا ya'ni "Ölmeden evvel ölün!" hükmüne tebean, ölüm günü için şimdiden öl, tâ ki aşk ile sermed ve ebedî olasın", demek olur.
3746. Sabır, ictihad perdesinden nar çiçeği gibi yüzü ve muradın iki zülfünü görür.
"Sabır"dan murâd, ehl-i sabırdır. "İctihâd"dan maksûd, nefis ve şeytan ile harb ve mücâhededir. "Nar çiçeği gibi yüz"den murâd, rûh-ı latîfin yüzü; ve "murâd"dan maksad, "tevhîd-i Zât-ı Hak" ve "Onun iki zülfü"nden murâd, tevhîd-i ef'âl ve tevhîd-i esmâ ve sıfatdır. Ya'ni "Ehl-i sabır olan sâlik, mücâhede perdesi arkasından nar çiçeği gibi latîf olan rûhun yüzünü ve kendisinin gāye-i murâdı olan tevhîd-i Zât'dan evvel onun iki zülfü mesâbesinde olan tevhîd-i ef'âl ve tevhîd-i esmâ ve sıfatı görür. Zîrâ mahbûbun zülfü, vechinin nikabı ve perdesi olduğu gibi, Hakk'ın ef'âl ve esmâ ve sıfatı dahi Zât'ının perdesidir."
3747. Müctehidin önünde gam âyîne gibidir ki, bu zıddın içinde zıddın yüzü görünür.
Nefis ve şeytan ile mücâhede ve muhârebe edenin önünde, bu hayât-ı dünyeviyyedeki gam, bir âyîne gibidir ki, bu âyîne içinde gamın zıddı olan meserretin yüzü görünür; zîrâ bu iki zıd birbirinin âyînesidir. Hayât-ı dünyeviyyedeki meserret âyînesinde gamın yüzü ve gamın âyînesinde de şâdînin yüzü görünmek muhakkaktır.
3748. Rencin zıddından sonra o diğer zıd, ya'ni güşâd ve kerr ü fer yüz verir.
"Güşâd" kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır, burada fetih ve gülme ma'nâsınadır. Ve "kerr ü fer", harbde pehlivanların ileri geri hareketleri demektir. Ya'ni "Mücâhede ve riyâzet, meşakkatin zıddı olan feth ve sürür ve pehlivanca ileri geri hareketler yüz verir." "İleri geri hareket"den murâd burada sâlikin gâh rûh âlemine ilerlemesi ve gâh nefis âlemine gerilemesi de- mek olur ki, sâlik her dönüşte ileriye atlar. Meselâ bir hendekten atlayacak olan kimse evvelen geri geri gider, ondan sonra şiddetle ileriye hücûm ve hamle edip o hendeğin ilerisine atlar. İşte sâlikin kerr ü ferri de budur.
3749. Bu iki vasfı elinin pençesinden gör; kabzdan sonra muhakkak bast yumruğu gelir.
Bu iki vasıf ki, kabz ve bastdır, bunların nazîrini ve misâlini sen, kendi elinin pençesinden gör. Meselâ elini yummak kabzdır ve açmak bastdır. Sen elini dâimâ yumuk bir halde tutmazsın, dâimâ açık bir halde tutmazsın; gâh yumar ve gâh açarsın. Yummayı açmak ve açmayı da yummak ta'kîb eder; işte kabz ve bast halleri böyledir.
3750. Pençe için eğer dâimâ kabz, ya hep bast olursa, o mübtelâ gibi olur. [3765]
Bir kimsenin pençesi dâimâ yumuk veyâhud hep açık olursa, o pençe bir illete mübtelâ olmuş gibi bir halde bulunur; binâenaleyh sâlikin kalbindeki kabz-ı dâim veya bast-ı dâim dahi böyle illet gibi olur.
3751. Onun bu iki vasfından kâr ve mekseb intizama getiricidir; kuşun iki kanadı gibi, ona bu iki hal mühimdir.
Pençenin bu yumulmak ve açılmakdan ibaret olan iki vasfından iş ve kazanç mahalli intizama giricidir; zîrâ insanın eli işte ve san'atda kullanılan bir uzuvdur. Onda tutup bırakmak hassası olmasa, bir iş meydana gelmez idi. Binâenaleyh kuşun iki kanadı gibi, o pençeye bu iki hâl, ya'ni kabz ve bast halleri mühimdir ve lâzımdır.
3752. Zemin üzerinde olan balıklar gibi, vaktaki Meryem bir zaman muztarib oldu.
Vaktāki Hz. Meryem, Hz. Cibrîl'i güzel delikanlı sûretinde görüp, ondan kendisine bir tecavüz vukü'u ihtimali havfından münkabız olup, bir müddet çırpındı. Nitekim balıklar denizden karaya çıktıkları vakit, sürûrları ve bastla-
rı zâil olup, kabz içinde çırpınırlar. İşte Hz. Meryem'in bu kabzını müteakib âtîdeki müjde üzerine bast hâli zuhûra geldi. Rûhu'l-Kudüs Meryem'e: "Ben sana Hakk'ın resûlüyüm, perîşan halde olma ve benden gizlenme ki, emir ve fermân budur" demesi
Ma'lûm olsun ki Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî (k.s.) hazretleri Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Îsevî'de buyururlar ki: "Cenâb-ı Cibrîl Hz. Meryem'e delikanlı sûretinde zâhir olduğu vakit, Cenâb-ı Meryem pek ziyâde munkabız olup Rahmân'a sığındı. Eğer cenâb-ı Cibrîl Hz. Meryem'in bu hâl-i inkibâzında ona nefh ede idi, Îsâ (a.s.) öyle şenîu'l-hilka olarak zâhir olurdu ki, çirkinliğinden dolayı kimse o hazret ile musâhabeye tahammül edemez idi. Binâenaleyh Hz. Cibrîl (a.s.) cenâb-ı Meryem'den bu inkıbâzın zevâlini bekledi ve ona Hak tarafından Îsâ (a.s.)ın hamlini tebşîr edip inbisât husûlünden sonra nefh etti." Ve Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinin seksen sekizinci bâbında da aynen şöyle buyururlar: و اذا نظرت عند الجماع او تخيل الرجل صورة عند الوقوع و انزل الماء يكون الولد على خلق صورة ما تخيل و لذلك كانت الحكماء تأمر بتصوير صور الفضلاء من اكابر الحكماء في الاماكن بحيث تنظر الى تلك الصورة المرأة عند الجماع والرجل فتنطبع في الخيال فتؤثر فى الطبيعة فتخرج تلك القوة Ya'ni التي كانت عليها تلك الصورة فى الولد الذى يكون من ذلك الماء و هو سر عجيب في علم الطبيعة "İnde'l-cima' kadın bir sûrete nazar ettikte veyâhud inde'l-vikā' ve'l-inzâl erkek bir sûreti tahayyül eyledikde, çocuk tahayyül olunan sûretin hulku üzerine olur. Bunun için hükemâ, inde'l-cimâ' erkek ile kadın, o sûrete nazar etmek üzere emâkinde ekâbir-i hükemâdan fuzalânın sûretlerini tasvîr ile emr ederler. Zîrâ hayâlde muntabi' olan şey, tabiatda te'sîr eder. İmdi o sûret üzerine olan bu kuvve-i hayâliyye, mâdan tekevvün eden veledde zâhir olur; ve bu ilim tabîatta bir sırr-ı acîbdir."
3753. "Ben hazretin emîniyim, benden ürkme!" diye kerem nümûnesi onun üzerine ses vurdu.
"Nümûdâr-ı kerem"den murâd Hz. Cibrîl (a.s.)dır. Ya'ni "Rûhu'l-Kuds olan Cibrîl (a.s.) cenâb-ı Meryem'e hitâben: "Ben Hz. Hakk'ın emîniyim, be-şer değilim, benden ürkme!" diye seslendi.
3754. İzzetin ser-efrâzlarından baş çekme, böyle hoş mahremlerden kendini çekme!
"Hakk'ın makām-ı izzetinin ser-firâzlarından, ya'ni şeref ve ulüvv sahib-lerinden baş çekme, ya'ni onlara karşı itâatsizlik etme; böyle benim gibi hoş ve latîf mahremlerden kendini çekme ve onlardan yüz çevirme!"
3755. Bunu söylerdi, nûr-ı pakin şu'lesi, peyderpey onun dudağından Simak"e giderdi.
"Zübâle", fitil demektir ki, onun ma'nâ-yı lâzimîsi şu'ledir. "Simâk" iki yıl-dızın adıdır ki, birisine "Simâk-i râmih" dîğerine "Simâk-i a'zel" derler. Kifa-yetü't-Necmeyn nâm eserde "Simâk-i a'zel"in menâzil-i kamerden olduğu beyân olunur. Ya'ni "Hz. Cibrîl cenâb-ı Meryem'e bu sözleri söylerken onun dudakları arasından nûr-ı pâk, ya'ni nûr-ı ilâhî şu'lesi peyderpey Simâk'e ya'ni göğe doğru giderdi ki, bu fevkalâdelik onun melekiyetini te'yîd eder ve Hz. Meryem'in şübhesini izâle ederdi."
3756. Benim vücüdumdan ademe kaçıyorsun; ben ademde şâhım ve alem sâ-hibiyim!
"Adem"den murâd, âlem-i gaybdır ve âlem-i gayba "adem" buyurulma-sı âlem-i hisde ve hâriçde mevcûd olmamasındandır. Cenâb-ı Meryem Hz. Cibril'i delikanlı sûretinde kendisine takarrübünü gördüğü vakit, zinâdan havf edip Rahmân'a sığınmış ve onun bu hâli yukarıda 3693 numaralı beyitte [Ziraki o ceybi زانکه عادت کرده بود آن پاك جيب pâk, hezîmette esbâbını gayb tarafına götürmeyi âdet etmiş idi"] sûretinde tasvîr buyrulmuş idi. Hz. Cibrîl bu ma'nâya binâen buyurur ki: "Sen benden korkundan gayb ve bâtın ve rûh tarafına kaçıyorsun; halbuki ben âlem-i gaybda ve bâtında ve rûh mertebesinde şâhım; ve sancak ve alem sahibiyim ve melâike-i mukarrebîndenim, benim maiyyetimde lâ-yuad ve lâ-yuhsâ melâike ve ervâh vardır."
3757. Benim gönlüm ve eşyamı koyduğum yer muhakkak yokluk içindedir; hanım önünde benim nakşım bir süvâredir."
"Bün", kök; "büngâh", eşya koydukları mahal; "sitî", "seyyidetî" kelime-i Arabîsinin muhaffefi olup "hanım" ma'nâsında müsta'meldir. Ya'ni "Ben kudret-i ilâhiyyenin mezâhir-i azîmesinden bir kuvvetim ve rûhum; binâenaleyh benim köküm ve esâsım; ve eşyâmı, ya'ni sıfâtımı cem' ettiğim mahal benliğimin yokluğu içindedir. Senin gibi bir hanımın önünde, benim bu güzel delikanlı sûretim ve nakşım, bir süvâre ve temessüldür; ve bir sûret-i misâliyye üzerine rükûbdur; yoksa bu gördüğün sûret, benim aslım ve hakîkatim değildir."
3758. "Ey Meryem, bak ki, müşkil nakşım, hem hilalim, hem kalbde hayalim."
"Ey Meryem, bak ki şu dakîkada ben sana zâhir olmuş olan bir müşkil nakşım, hem hüsn-i zâhirinle ben semâda hilâli gördüğün gibi görünürüm, hem de gönülde peyda olan hayâl cinsindenim."
Ma'lûm olsun ki, melâike âlem-i his ve şehadette eşhâs-ı kesîfe gibi görünmezler, zîrâ ervâhdır. Alem-i hayâlde suver-i muhtelifeye mütemessilen meşhûd olurlar. Bu temsîl, râînin ahvâl ve i'tikādâtı ile münasebetdârdır. Hz. Cibrîl'in cenâb-ı Meryem'e ve diğer melâike-i kirâmın Lût (a.s.) vesâir enbiyâ (aleyhimü's-selâm) a ve evliyâya ve sülahâya temessülleri gibi. Onların bu temessülleri esnasında râînin nezdinde hâzır olanlar bu melâikeyi müşâhede edemezler; zîrâ âlem-i hayâle dâhil olan ancak râîdir; meğer ki huzzârdan dahi âlem-i hayâle dâhil olanlar buluna, bu temessülü bunlar da görebilirler. Binâenaleyh melâike temessülde müşkil nakıştırlar; görenlere göre hem hilâl gibi zâhir, hem de âlem-i hayâle dâhil olanlar gördükleri için, kalbde hayâldir.
3759. Vaktaki senin kalbine bir hayal geldi, oturdu, her nereye ki kaçarsın seninledir.
Ma'lum olsun ki, kalbe gelen hayâl ya âlem-i ulvîden veyâ âlem-i süflîden olur; ve hayâl senin vücûdunda tekevvün ettiği cihetle, her nereye gider- sen seninle berâberdir. Şu kadar ki, âlem-i ulvîden gelen hayâl, hayâl-i aslî ve sâbittir; âlem-i süflîden gelen hayâl ise, hayâl-i bâtıl olup, peyderpey suver-i âlemden mün'akis hayâlât-ı süfliyye-i sâire ile zâildir. Ya'ni bir hayâl, dîğer bir hayali bozar ve âlem-i ulvîden gelen hayâl de, âlem-i süflîde mün'akis olan hayâli izâle eder.
3760. Arızî ve bâtılî olan bir hayalin gayri ki, o subh-ı kâzib gibi bir âfil ola.
Âlem-i ulvîden gelen hayâl sâbit olur ise de, âlem-i süflîden gelen hayâl ârızî ve bâtıl olduğundan, o hayâl subh-ı kâzib gibi gâib ve zâil olur.
3761. "Ben Rabb'in nûrundan subh-ı sadık gibiyim ki, gündüzümün etrafına hiç gece dönmez."
Bu beyt-i şerîf Hz. Cibrîl lisanındandır. Ya'ni "Ben âlem-i gayb ve şehâdetin Rabbi olan Hak Teâlâ hazretlerinin nûrundan zâhir olduğum cihetle, subh-ı sâdık gibiyim, dîğer zulmânî ve süflî hayâlât ile aslâ zâil ve âfil olmam."
3762. "Ey İmran-zâdem, sakın bana lâ-havle deme ki, ben "lâ-havle"den bu tarafa düşmüşüm."
"Ey İmrân-zâdem olan Meryem, beni hayâlât-ı süfliyyeden şeytan ve cin-den ve sûret-i fâside-i âlemden zannedip "Lâ-havle ve lâ-kuvvete illâ billâh'l-aliyyi'l-azîm" diyerek, benim şerrimden Hakk'a sığınma ve bu zikir ile benim hakkımda Hakk'ın kuvvetini isbât etme; zîrâ ben "lâ-havle" cânibinden, ya'ni kuvvet-i Hak cânibinden bu tarafa geldim ve Hakk'ın kudret ve kuvvetini te'yîd için, senin tarafına düştüm."
3763. "Muhakkak benim için asıl ve gıdâ lâ-havle oldu, bir lâ-havle nûru ki, kavlden evvel idi."
"Lâ-havle ve lâ-kuvvete ilh..." demek, âlem-i kelâmda Hakk'ın kuvvetini elfaz ile ve kavl ile isbât etmektir. Halbuki Hakk'ın kuvveti benim için asıl ve mebde'dir ve varlığımın gıdâsıdır. Ya'ni "Ben kudret-i Hakk'ın mezâhiri olan kuvâ-yı külliyyeden bir kuvvetim; binâenaleyh ben kendi kuvvetimi, Hakk'ın kuvvetinin aynı görürüm ve bu "lâ-havle"nin nûru öyle bir nûrdur ki, âlem-i kelâmdan ve kavlden evvel, ezelde vâki' olur.
3764. Sen benden Hakk'a penah tutarsın, ben sebakda penâhın nakş olunmuşuyum.
Sen benden Hakk'a ilticâ edersin, ben ise Hakk'ın melce-i ezelîsinin nakşı ve mütemessiliyim; ya'ni benim sûretim ve nakşım, penâh ve melce-i Hak'dır.
3765. Ben o penâhım ki, senin muhlislerin oldu; sen "eûzü" getirirsin ve ben ise o "eûzü"yüm.
"Bûd"un "dâl"i "zâl" sûretinde telaffuz olunmak inde'l-îcâb lisân-ı Fârisî'de mu'tâddır. Nitekim “kâğıd", "kâğız" sûretinde de telaffuz olunur. Bu i'tibâr ile "bûz" ile "eûz" yekdîğerine kâfiye olurlar. "Mahlas", ism-i mekân olabileceği gibi, "muhlis", ism-i fâil de olabilir. Bu sûretde ma'nâ: "Ben o melce' ve penâhım ki, senin halâs mahallerin oldu; veyâhud seni kurtarıcılar oldu ve sıkıldığın vakit, Hakk'a ilticâ ettin ve senin imdâdına emr-i ilâhî ile ben yetişip, seni o sıkıntılardan kurtarıcı oldum. Sen şimdi dilinle "İnnî eûzü bi'r-Rahmâni" kelâmını getirirsin; halbuki ben ma'nâyı sûret âlemine inzâle me'mûr olduğum cihetle o "eûzü"nün kendisiyim. Ya'ni o "eûzü" kelimesinin ma'nâsını inzâl ediciyim."
3766. Tanımamaktan beter bir âfet olmaz; sen yârin indindesin, aşk oynayıcılık bilmezsin.
Bu beyt-i şerîf Hz. Cibrîl lisânından değil, cenâb-ı Pîr efendimiz tarafından sâlikleri irşaddır. Ma'lum olsun ki, ehl-i sülûk insân-ı kâmilin sûret-i beşeriyyesini görüp, onu Hak'dan gayri kıyâs eder ve bu nazar sebebiyle kendi mürebbîsi olan kâmili bırakıp, Hakk'a ilticâ eyler. Halbuki bu nazar, yâri, ağyâr görmektir ve yâri ağyâr görmek ise bir âfettir. Nitekim cenâb-ı Pîr bu ma'nâyı Mesnevî-i Şerîf'de şu beyt ile açık bir sûretde beyan buyururlar: چون جدا بینی ز بنده خواجه را گم کنی هم متن و هم دیباجه را Ya'ni "Bendeyi efendisinden ayrı gördüğün vakit, kitâb-ı kâinâtın hem metnini ve hem de dîbâcesini gâib ettin." Ya'ni "Abdiyyet-i mahz makāmında olan insân-ı kâmilin huzûrunda bulunduğun halde, onu tanımamaktan beter bir âfet olmaz. Zîrâ sen yârin indinde bulunduğun halde, âşkbazlık muamelesini bilmez bir haldesin." Ve cenâb-ı Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîrlerindeki bir beyt-i şerîfde bu hakîkatı açıkça beyân buyururlar. Beyit: "Bu heykel-i âdem nikābdır; biz bütün secdelerin kıblesiyiz."
3767. Yâri, ağyâr zannedersin, şâdîliğe bir gam adını koyarsın.
3768. Böyle bir nahl ki, bizim yarimizin lutfudur; mâdemki biz hırsızız, onun nahli bizim dârımızdır.
"Nahl", hurma ağacı ma'nâsına olduğu gibi, "çiçeklerle donatılmış olan ağaçtan ma'mûl tak" ma'nâsına da gelir. Türkçe "nakıl" derler. Nitekim bir şeyi medh için "nakıl gibi donatılmış" derler. "Nahl"den murâd insân-ı kâmildir ki, onun sûret-i cismâniyyesi sıfât-ı ilâhiyye ve maârif-i rabbâniyye ile donatılmıştır. Ya'ni "Böyle sıfât-ı ilâhiyye ve maârif-i rabbâniyye ile donatılmış bir nahl ki, bizim yâr-i hakîkîmiz olan Hakk'ın lutfudur. Mâdemki biz onu beşer görüp, onun etvâr ve maârifini taklîd edip çalarız; onun nahli, ya'ni hurma ağacı, bizim hîlekâr ve sâhir olan nefsimizin darağacı olur."
3769. Böyle müşkîn ki, bizim beyimizin zülfüdür; mâdemki biz akılsızız, o bizim zincirimizdir.
"Zülf"den murâd, insân-ı kâmilin taayyün-i beşerîsidir. Mahbûbenin zülüfleri nasıl vechine nikāb olursa, insân-ı kâmilin taayyün-i beşerîsi de vech-i Hakk'ın nikabıdır. Ya'ni "Onun misk kokulu ve nûrânî olan taayyün-i beşerîsi, bizim beyimiz ve âmirimiz olan Hakk'ın vechinin nikābıdır. Mâdemki biz onu idrâk edemiyecek derecede akılsızız, o halde o sûret-i beşeriyye bizim Hak yoluna giden ayaklarımızın zinciri ve bağı olur."
3770. Böyle bir lutuf ki, Nil gibi gidiyor; mâdemki bir Fir'avnîyiz, kan gibi olur. [3785]
Evliyânın vücûdu, halka rahmet ve lutf-ı ilâhîdir. Nitekim Mesnevî-i Şerîf'de زان بيا ورد اولیا را بر زمین تا کند شان رحمة للعالمين ya'ni "Hak Teâlâ evliyâyı ondan dolayı yeryüzüne getirdi, tâ ki âlemlere rahmet olsunlar" buyurulmuştur. "Böyle bir lutf-ı ilâhî Mısır'daki Nil nehri gibi önümüzde akıp gidiyor. Mâdemki bir Fir'avn'a mensûbuz ve Fir'avn'ın tebaasından olan Kıbtîler meşrebindeyiz ve nefs-i Fir'avn'ın esîriyiz, o nehir Kıbtîler'in önünde kan olduğu gibi, o lutf-ı ilâhî Nîl'i olan insân-ı kâmil de, bizim önümüzde, kan gibi olur; ve biz ondan müteneffir oluruz."
3771. Kan diyor ki: "Ben suyum, sakın dökme! Ey inadı çok, ben Yûsuf'um, senden kurdum!"
Senin kan gibi iğrenç gördüğün insân-ı kâmil diyor ki: "Ben rûha letâfet veren suyum, sakın dökme ve reddetme; ey saâdetten yüz çevirmekte inâdı çok olan kimse, ben Yûsuf (a.s.) gibi sâhib-i cemâlim, senin görüşünden dolayı kurt olmuşumdur ve senin bana zıd olman beni kurt gösterir."
3772. "Sen görmez misin ki, halîm olan dost, onunla zid olduğun vakit, yılan gibi olur."
"Görmez misin ki, sana karşı her bir muamelesinde halîm olan bir dostuna, herhangi bir sebebden dolayı darılıp buğz ettiğin vakit, nazarında onun dostluğu ve hilmiyyeti zâil olur ve sana sokucu bir yılan gibi görünmeğe başlar."
3773. "Onun eti ve yağı başka olmadı; o öyle fenâ, manzarın gayrinden olmadı."
"Evvelce dost olup, aranızda zıddıyet vukü'undan sonra, sana yılan gibi görünen o halîm dostun eti ve yağı değişip, başka türlü olmadı; onun vücûdu ve cismi yine evvelki vücûd ve cisimdir, onun öyle fenâ olması görüşün gayrinden olmadı; belki senin nokta-i nazarından öyle fenâ oldu." Evvelce severdin, ayıplarını görmez idin; sonra bir sebeble sevgin zail oldu, aybını görmeğe başladın.