İçeriğe atla

Aşk cihetinden lâubâlîce Buhârâ'ya rücû' eden vekîlin azm etmesi

48. bölüm / 81 · 1186 kelime · ~6 dk okuma

3774. Meryem şem'ini parlamış olarak bırak, zîrâ o yanmış Buhâra'ya gidiyor.

Hz. Meryem kıssası şem'ini söndürmeyip, parlak olarak bırak ve Sadr-ı Cihân kıssasına rücû' et; zîrâ Sadr-ı Cihân'ın aşkıyla yanmış ve tutuşmuş olan vekîli Buhârâ'ya gidiyor.

3775. Pek sabırsız ve keskin ateşlik içinde olarak, Sadr-ı Cihân tarafına teveccüh et, kaç!

Bu iki beyt-i şerîf cenâb-ı Pîr efendimiz tarafından nefs-i nefislerine hitâben vâki' olmuştur ve bu beytin birinci mısrâ'ı, birinci beytin ikinci mısrâ'ına merbût bulunmuştur. Ya'ni "Hz. Meryem kıssasını parlattın, o kıssayı öyle şu'lelenmiş bir halde bırak; zîrâ o yanmış olan Sadr-ı Cihân'ın vekîli pek sabırsız ve keskin ateşlik içinde olarak Buhârâ'ya gidiyor. Binâenaleyh kıssa-i Meryem'i bırak da, Sadr-ı Cihân kıssası tarafına teveccüh et; o kıssadan, bu kıssaya kaç!" demek olur.

3776. Bu Buhârâ ilim menbaı olur, binâenaleyh her kim ki o onun ola, Buhara'ya mensubdur.

"Buhârâ", buhâr'dan müştakdır ve "buhâr", Mugān lügatinde "mecmau'l-ulûm" ma'nâsınadır. Ve Ferheng-i Cihangîrî ve Reşîdî'de ilim ma'nâsınadır. Ve Burhân'da dahi, "çok ilim" ma'nâsında gösterilmiş ve Buhârâ şehrinde ulemâ ve fuzalâ çok olduğu için, "buhâr"dan müştak olarak bu isim ile mevsûm olduğu beyân olunmuştur. Bu beyt-i şerîfde bu ma'nâya işaretle buyurulur ki: "Sadr-ı Cihân'ın bulunduğu ve onun vekîlinin teveccüh ettiği Buhâra ilim menbaıdır. Her kim ki o ilim ile muttasıf ola, o kimse Buhârâ'ya mensûbdur." "Buhârâ”dan murâd, ulûm-ı ledüniyye ve maârif-i rabbâniyyeyi ihrâz mertebesidir. O Buhârâ'nın şâhı ve bu mertebenin serefrâzı insân-ı kâmildir; ve "vekîl"den murâd sâhib-i hulûs olan mürîddir. Nitekim âtîde îzâh buyurulur.

3777. Bir şeyhin önünde, Buhârâ içindesin, sakın Buhâra'ya hakāretle bakmıyasın.

"Ulûm-ı ledünniyye ve maârif-i rabbâniyye sahibi olan bir şeyhin önünde bulunduğun vakit, menba'-ı ulûm olan Buhârâ şehri içindesin, sakın o şeyh-i kâmilin sûret-i beşeriyyesine bakıp da, o menba-ı ulûma hakāretle bakmıyasın." İkinci mısra'daki "tâ", tenbîh içindir.

3778. Onun Buhârâ-yı kalbine, onun müşkil olan cezr ü meddi hârlığın gayri ile yol vermez.

"Cezr", denizin suyu geriye çekilmek ve "medd", denizin suyu ileriye doğru yürümek demektir. Burada "cezr ü med"den murâd, Kabız ve Bâsıt isimlerinin iktizââtıdır ve bu iki iktizââta "müşkil” buyurulması, ne gibi esbâb tahtında vâki' olduğu meçhûl olmasındandır; zîrâ mürîd, insân-ı kâmilin kalbine ne gibi bir fiil ile girilmesi kābil olduğunu ve ne gibi bir fiil ile merdûd olmak tehlikesi bulunduğunu bilemez; binâenaleyh menba'-1 ma'rifet olan o kâmilin kalbine girmek için ancak huzûrunda zelîl ve hakîr olmak îcâb eder, belki onun huzûrunda ihtiyâr olunan bu zillet ve hakāret, o kâmilin kalb-i şerîfine girmek için bir vesîle olur.

3779. Ey saâdet o kimseye ki, onun nefsi zelîl ola; ve ey o kimseye ki, onun tepmesi helâk ede.

"Ey saâdet o kimseye ki, böyle bir insân-ı kâmilin huzûrunda kendini hakîr gördü ve nefsi zelîl oldu; zîrâ bu zillet sebeb-i merhamet ve kabûl olur. Vay o kimsenin hâline ki o kimseyi insân-ı kâmilin vurduğu tepme helâk ede!" "Refs", ayak ile vurulan tepme ma'nâsınadır; ve bu redd tepmesi, onun huzûrunda gurûr ile o kâmili hiçe saymak sebebiyle vâki' olur. Vay böyle merdûd bir kimsenin hâline!

3780. Onun canında olan Sadr-ı Cihan'ın firkati, onun erkânını pâre pâre etmiş idi.

"Erkân"dan murâd, erkân-ı erbaadır ki, cisim onlardan mürekkebdir; ve onlar su, hava, toprak ve ateştir. Istılâh-ı fen üzere mâyi', gaz ve sulb ve harâret-i garîziyyedir. Ya'ni "Vekîlin canında olan ma'şûkunun firkati, onun bu zikr olunan erkânını parçalamış ve hasta etmiş idi."

3781. Dedi: "Kalkayım, yine oraya gideyim, eğer kafir oldum ise, tekrar mü'min olayım."

Vekîl kendi kendine dedi ki: "Kalkıp yine Buhârâ'ya gideyim, eğer onun lutfuna ve ni'metine küfrân ettim ise, tekrâr tecdîd-i îmân edip mü'min olayım."

3782. "Yine oraya gideyim, onun önüne, onun iyi düşünücü olan o sadrının önüne düşeyim."

"Sadır"dan murâd, sîne ve kalbdir. Ya'ni "Onun iyi fikirli olan o kalbinin ve sînesinin önüne düşeyim," demek olur.

3783. Diyeyim ki: "Senin önüne canımı bıraktım, ya dirilt, ya koyun gibi bizim başımızı kes!"

3784. "Ey ay, senin önünde öldürülmüş ve ölmüş olmak, başka yerde dirilerin şahı olmaktan iyidir."

“Ey bu vücûd-ı izâfî gecesinin ayı, senin önünde bu meçâzî varlığım izâle edilmiş olmak, başka yerlerde bu mecâzî varlık, dirilik ashâbının üzerinde hâkim ve mutasarrıf olmaktan iyidir."

3785. "Ben binlerce kereden ziyâde tecrübe ettim, sensiz yaşayışımı tatlı görmüyorum."

3786. "Ey benim maksudum, benim için lahn-i nüşûru tegannî et! Ey benim nakam çök, sürür tamam oldu!"

Sadr-ı Cihân'ın âşıkı olan vekîli, Buhârâ'ya gitmek karâr-ı kat'îsini verdikten sonra, kendi kendine hitâb edip dedi ki: "Ben kabr-i firâk içinde sıkılmış kalmış idim; ey benim maksûdum ve murâdım, artık benim için nüşür ve yayılmak nağmesini tegannî et! Ey cismim devesi, sen ma'şûkdan havfen firâr etmiş ve harekete gelmiş idin; artık şimdi çök! Buhârâ'ya avdet karârım ile sürûrum tamâm oldu."

3787. "Ey arz, benim göz yaşımı yut; muhakkak elverdi; ey nefsim sulanacak yerden iç, muhakkak duru oldu."

"Ey arz-ı cism, artık benim göz yaşımı yut, muhakkak ağlamak elverdi ve artık şehr-i ma'şûka müteveccih oldum; ey susamış olan nefsim, su içilecek mahal safvet hâsıl etti ve bulanıklık duruldu." Ya'ni ey ma'şûkun mülākātına susayan nefsim, şehr-i ma'şûk evvelce bulanık görünürdü; şimdi nazarımda safvet hâsıl etti ve duruldu. "Vird", pınar başı ve nehir kenarı gibi insanların ve hayvanların su içecek mahalli demektir.

3788. "Ey benim bayramım, bize avdet ettin, merhaba! Ey sabah rüzgârı ne güzel tervîh ettin!"

"Ey ma'şûk ile mülâkāt etmek bayramı, bize avdet ettin merhaba! Ey sabah rüzgârı gibi latîf esen fikr-i murâd, ne güzel esdin ve ma'şûkun güzel kokusunu getirdin!"

3789. Dedi: "Ey dostlar, emîr ve muta' olan o Sadr tarafına revân oldum, elveda!"

Sadr-ı Cihân, âşıkı bulunduğu mahaldeki dostlarına hitâben dedi: "Ey dostlarım, zâhir ve bâtının emîri ve fermânına itâat olunmuş olan o Sadr-ı Cihân tarafına gidici oldum, sizlere vedâ' olsun!"

3790. Dembedem harâret içinde biryân oluyorum; her ne olursa olsun o tarafa gidiyorum.

3791. Her ne kadar gönlü mermer taşı gibi yapar ise de, benim canım Buhara'ya azm ediyor.

"Ma'şûkum her ne kadar gönlünü bana karşı mermer taşı gibi katı yapar ve bana itâb ederse de, bunları düşünecek hâlim yoktur; benim canım Buhârâ'ya azm ediyor ve's-selâm!"

3792. Yarimin meskeni ve şahımın şehridir, âşıkın indinde hubb-i vatan bu olur.

“Zîrâ Buhârâ yârimin meskenidir ve şâhımın şehridir. İşte âşıkın indinde vatan muhabbeti demek, bu ma'nâyadır." Ya'ni ilm-i ledün şehri, insân-ı kâmil makarrı ve âlem-i bâtın sultânının şehridir ve benim vücudum da o şehrin ve o şehir sultânının âşıkıdır. İşte حب الوطن من الايمان ya'ni "Vatan muhabbeti, imândandır" hadîs-i şerîfinin ma'nâsı âşıkın indinde budur.

Bir ma'şûkun garîb olan kendi âşıkından, "Şehirlerden hangi şehri daha latîf ve daha kalabalık ve muhteşem ve daha çok ni'metli ve daha gönül açıcı buldun?" diye sorması ve âşıkın cevabı

3793. Bir ma'şûk, âşıkına dedi ki: "Ey delikanlı, sen gurbetde çok şehirler görmüşsün!"

3794. "İmdi onlardan hangi şehir daha latîfdir?" Dedi: "O bir şehir ki, onda dilber vardır!"

"O gördüğün şehirlerden hangisi daha hoş ve latîfdir?" Aşık ma'şûkuna cevâben dedi: "İçinde dilberim ve ma'şûkum olan şehir, gezdiğim şehirlerin hepsinden daha latîfdir."

3795. Bizim şahımızın bisatı her nerede olursa, eğer iğne deliği de olsa, sahrâdır.

"Bisât", yaygı ve döşeme demektir. "Semm", dar delik; "hıyât", iğne; "semmü'l-hıyât", iğne deliği ma'nâsınadır. Ya'ni "Her nerede bizim ma'şûkumuzun ve gönlümüzün şâhının yaygısı olursa, orası iğne deliği kadar dar olsa bile, bizim için sahrâ kadar geniş ve ferahtır."

3796. Her nerede ay gibi bir Yûsuf ola, her ne kadar ki kuyu dibi olsa da cennettir.