Dostların onu Buhârâ'ya rücû'dan men' etmesi ve tehdîd etmesi ve onun lâubâlîce söylemesi
49. bölüm / 81 · 843 kelime · ~5 dk okuma
3797. Ona bir nasihatçı dedi ki: "Ey bî-haber, eğer nazarın varsa, akıbeti düşün!"
3798. "Akıl ile geriye ve ileriye bak, pervâne gibi kendini yakma!"
3799. "Eğer Buhâra'ya gidersen delisin; zincirin ve zindan-hanenin layıkısın!"
“Çûn”, istifhâm için olduğuna göre, böyle de tercüme edilebilir: "Buhârâ'ya nasıl gidiyorsun? Dîvâne misin, zincirin ve zindan-hânenin lâyıkı mısın?"
3800. "O senden dolayı öfkesinden demiri çiğnemekte, o seni yirmi göz ile aramaktadır."
"Âhen hâîden ez hışm", şiddet-i gazabdan kinâyedir. Ya'ni "Sen Sadr-ı Cihân'ın aşkıyla Buhârâ'ya gidiyorsun; fakat Sadr-ı Cihân senin hakkında son derece öfkelidir, o senin bir tarafdan zuhûruna pek ziyâde muntazırdır."
3801. "O senin için bıçağı keskin ediyor; o kıtlık köpeğidir ve sen un dağarcığı."
"O Sadr-ı Cihân seni öldürmek için bıçağını biliyor; kıtlık vaktinde bir köpek, açlıktan un dağarcığına nasıl saldırır ise, o da sana öyle saldıracaktır."
3802. "Vaktaki kurtuldun ve Hudâ sana yol verdi, zindan tarafına gidiyorsun, sana ne vâki' oldu?"
"Buhârâ'ya gittiğin vakit, farz et ki Sadr-ı Cihân'ın elinden kurtuldun ve Hudâ sana ölümden yol verdi. Muhakkak zindan tarafına gidiyorsun; sana ne vâki' oldu ki, bunları düşünemiyorsun?"
3803. "Eğer senin üzerine on türlü müvekkel gele idi, akıl gerek idi ki, onlardan gaib ola idin."
"Eğer Sadr-ı Cihân'dan senin üzerine da'vet için türlü türlü me'mûrlar gele idi, muktezâ-yı akla göre lâzım idi ki, sen onlardan kaçıp gizlene idin."
3804. “Mâdâmki senin üzerine hiçbir kimse müvekkel değildir, neden dolayı senin üzerine ön ve ard bağlanmış oldu?"
3805. Gizli aşk onu esîr etmiş idi; o nezîr, o müvekkeli görmüyor idi.
Bu beyt-i latîf cenâb-ı Pîr efendimiz tarafındandır; buyururlar ki: "O vekîli korkutucu olan nâsih, onu esîr eden kalbindeki gizli aşkı bilmiyor ve onu Buhârâ'ya da'vet eden o aşk me'mûrunu ve müvekkelini görmüyor idi."
3806. Her müvekkel için müvekkel muhtefîdir; ve yoksa o neden köpek tabîatlılık kaydındadır?
Zâhirde insanlara musallat olan her bir müvekkel için dahi, gizli bir müvekkel vardır ki, o müvekkel, o musallat olan kimseyi bâtınından o tasalluta sevkeder. Eğer ona böyle bir müvekkel olmasa, o musallat neden dolayı köpek tabîat ve meşrebini iktisab edip halkı incitmek ve zarara sokmak kaydında olurdu? "Müvekkel-i hafî”den murâd kazâ ve kader-i ilâhîdir ki, bu kazâ ve kader, o kimsenin hakîkatinin ve ayn-ı sâbitesinin iktizâsıdır.
3807. Aşk şahının hışmı, onun canı üzerine oturdu; onu avvanlık ve kara yüzlülük üzerine bağladı.
"Şâh-ı aşk”dan murâd, Zât-ı Hak'dır ve "hışım"dan murâd, celâlet-i Hak'dır. "Avvân", feth-i teşdîd ile, zabıta me'mûru demektir. "Siyeh-rûyluk"dan murâd zulmettir. "Avvân"ın teşdîdsiz telaffuzu zarûret-i şiir içindir.
Ya'ni, Zât-ı Hakk'ın celâli ve azameti o müvekkelin ayn-ı sâbitesinin iktizâsına binâen onun canı üzerine oturdu; onu zabıta me'murluğu ve zulm etmek fiili üzerine bağladı ve kazâ-yı ilâhî onun üzerine müvekkel ve o da halk üzerine müvekkel oldu ve o müvekkel de bu fiilinin âşıkı oldu.
3808. "Agah ol, ona vur!" diye, ona vurur. Benim efgānım gizli avvânlardandır.
Bâtındaki müvekkel, halk üzerine musallat olan o müvekkel üzerine: "Ne duruyorsun vur!" diye bâtınından vurmağa başlar. O da bâtınından gelen o darbeler üzerine, musallat olduğu kimseye vurmağa başlar.
3809. Her kimi ki, bir ziyanda gider görürsün, her ne kadar yalnız ise de, bir avvanla gider.
Bu hayât-ı dünyeviyyede her kimi, halka muzır ef'âl ile gider bir halde görür isen, o kimse her ne kadar zâhirde bir âmirin taht-ı te'sîrinde olmayıp, yalnız olsa bile, bil ki bâtında bir avvân ve bir müvekkel ile gider; ve onun bâtınında bir musallat vardır ki, ona zâhirde bu fiilinin icrâsını emr eder.
3810. Eğer ondan vakıf olaydı, efgān vurur idi; o sultanların sultanının huzûruna giderdi. [3825]
“O zarar ve ziyân içinde yaşayan kimse, eğer bâtınındaki musallatın vücûdundan haberdâr olaydı, onun zâlimâne olan tasallutundan feryâd ederdi ve sultanların sultânı olan Hakk'ın huzûruna gidip, bu musallatın def'ini niyâz ederdi." Zîrâ sırr-ı kader meçhûldür, câiz ki onun bu zararlı ef'âli ârızî olup, niyâz ile mündefi' olacak bir nevi'dendir; onun için bu gibi ahvâlde Hak Teâlâ'nın dergâh-ı inâyetine mürâcaatla yalvarmak lâzımdır.
3811. Şahın huzurunda başına toprak dökerdin, tâ ki korkunç şeytandan amân göre idin.
Eğer bâtınına musallat olan müvekkelin vücûdundan haberdar olaydın, huzûr-ı ilâhîde onun tasallutundan mâtem tutup, başına topraklar saçardın ve: "Yâ Rab, beni musallatın elinden kurtar!" diye yalvarır ve netîcede lutf-ı ilâhî ile o korkunç şeytandan amân görür ve mahfûz olurdun.
3812. Ey karıncadan nâkıs olan, kendini bey gördün, ondan dolayı sen kör, o müvekkeli görmedin.
Ey acz ve za'fda karıncadan aşağı ve nâkıs olan me'mûr efendi, sen kendini halk üzerinde bey ve hâkim gördün, ondan dolayı ma'nevî gözün kör oldu; o bâtınî olan müvekkeli görmedin ve senin üzerindeki tasarrufunu ve hâkimliğini anlayamadın.
3813. Bu yalancı kanaddan mağrûr oldun; bir kanad ki, o vebâl tarafına çeker.
Bu yalancı ve iğreti kanaddan ibaret olan dünyânın devletine ve mansıbına mağrûr oldun; o aldandığın kanad, öyle bir kanaddır ki seni vebâl ve yük altına çeker.
3814. Kanad hafifliğe mâlik olursa, yolu yukarı eder; çamura bulaşıcı olursa, ağırlıklar yapar.
Dünyânın devleti ve mansıbı gerçi âriyet bir kanaddır; fakat bu kanad rûhun sıfatı îcâbâtından olan hüsn-i ahlâk ve adâlet dâiresinde kullanılırsa, hiffete mâlik olup, insanı âlem-i bâlâya uçurur; ve eğer sıfât-ı nefsâniyye îcâbâtından olan sû'-i ahlâk ve zulüm dâiresinde kullanılırsa, insanı âlem-i süflîde mahbûs bir halde bırakır.