İçeriğe atla

Buhârâ'ya menşûb olan âşıkın, nasîhatçiye ve levm ediciye aşk cihetinden lâubâlî söylemesi

50. bölüm / 81 · 2385 kelime · ~12 dk okuma

3815. Dedi: "Ey nâsih ne kadar ne kadar! Sus, nasîhati az ver, bağ pek sıkıdır!"

Sadr-ı Cihân'ın âşıkı, nasîhat veren dosta dedi: "Ey nâsih, senin bu nasîhatın daha ne kadar zaman devam edecek, artık sus, nasîhati az ver; zîrâ ki beni bağlayan aşk, pek sıkı bir bağdır!"

3816. Senin nasihatinden, benim bağım pek sıkı oldu; senin âlimin aşkı tanımadı.

"Dânişmend", âlim ma'nâsına olup, nâsihin aklı murâd buyurulur. "Ey nâsih, senin bana verdiğin nasîhatlerden, benim bağım olan aşk daha ziyâde şiddet kesb etti; sen zannettin ki, âşıkı muhâkemât-ı akliyye ile kandırmak mümkindir, heyhât! Senin âlimin olan aklın aşkı tanımamış ve ahvâl-i aşka yabancı kalmıştır."

3817. O tarafta ki aşk derdi ziyade etti, Ebû Hanîfe ve Şafiî bir ders etmedi.

O tarafda ki aşk, derd-i derûnu ziyâde etti, ders vermekle ve nasîhat etmekle izâle etmek mümkin değildir. Zîrâ aşk, cezebât-ı ilâhiyyeden bir cezbedir ve derd, kalbde aşktan neş'et eden bir hâldir; binâenaleyh ahvâl-i aşk, tavr-ı akl haricindedir; bunun böyle olduğunu bildikleri için, akılları derece-i kemâlde olan İmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe ve İmâm-ı Şâfîî ve İmâm-ı Ahmed Hanbel ve İmâm-ı Mâlik hazarâtı aslâ aşktan ders vermediler. Cenâb-ı Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîrlerinde bu ma'nâya dâir olan âtîdeki ebyâtı beyân buyurmuşlardır: "Aşk mushafi, çok acîb bir mushafdır. Dört mezhebden onun hakkında bir âyet yoktur. Aşk için Ebû Hanîfe ders söylemedi. Hanbelî için onun hakkında rivâyet yoktur. İmâm-ı Mâlik aşkın kânından bî-haberdir; İmâm-ı Şâfiî için onun hakkında dirâyet yoktur."

Zîrâ bu mezheb imamları, akıl ve temkîn dâiresinde müctehid-i dîn idiler ve meşreblerinde aşk-ı ilâhîye mağlûbiyet hâli vâki' olmadı. Bu sebeble aşkdan ders vermek ve ondan bahs etmek vazîfeleri hâricinde idi.

3818. Sen öldürmekten tehdîd etme ki, ben kendi kanıma çok susamışım.

"Zâr" kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır, burada "çokluk" ma'nâsına olup, teşnenin sıfatıdır. Çok susamışım demek olur. Ya'ni "Ey nâsih beni öldürmekten korkutma, zîrâ ben ölümün âşıkıyım."

3819. Aşıklar için her bir zaman ölmeklik vardır; âşıkların ölmesi ise bir nevi' değildir.

"Hakk'a vâsıl olmak isteyen âşıklar için her zamanda nefsin türlü türlü ölümleri vardır. Ve onların ölümleri bir nevi' değildir."

Ma'lûm olsun ki, "ölüm" ehl-i Hak ıstılâhında "nefsin hevâsını kam' etmek"tir. İmdi nefsin hevâsından ölen kimse, onun hidâyete vâsıl olmasıyla diri olur. Ve ehl-i Hakk'a göre türlü türlü ölümler vardır, onlar: "Mevt-i ahmer, mevt-i ebyaz, mevt-i ahzar, mevt-i esved"dir. "Mevt-i ahmer" ya'ni kızıl ölüm, nefsin arzûlarına muhalefettir. "Mevt-i ebyaz" ya'ni beyaz ölüm, açlıktır; zîrâ açlık, bâtını nûrlandırır ve kalbin yüzünü beyazlatdırır. "Mevt-i ahzar" ya'ni yeşil ölüm, eski püskü ve yamalı elbiseler giymektir ki, onun hiç kıymeti olmaz. Ve bu kanâat ile onun âlem-i ma'nâdaki yaşayışı yeşillenir. "Mevt-i esved" ya'ni kara ölüm, bu da halkın ezâsına ve cefâsına tahammüldür; ve bu hâl "fenâ fillâh"da olur; çünkü sâlik, o ezâyı Hak'dan müşâhede eder ve o sâlik, ef'âl-i mahlûkātı, kendi mahbûbunun fiilinde fânî görür. Ve bu dört ölüm esâsâtdandır, bunların zımnında cüz'iyyât nev'inden pek çok ölümler daha vardır ki, ta'dâda gelmez zevkî şeylerdir.

3820. O hüdâ canından yüz can tutar ve o iki yüzü her dem fedâ eder. [3835]

"O sâlik Hakk'ın hidâyetine ve inâyetine muzâf olan candan birçok canlara mâliktir; ve onların hepsini de Hak yolunda fedâ eder." Burada "cân-ı hüdâ"dan maksad rûhânî sıfatlardır. Sâlik hüdâ-yı nefsânîsinden ölünce ve nefsânî sıfatlarını terk edince ve bu sıfatların her birine mukābil rûhânî sıfatlar kāim olur ki, bu sıfatlar hidâyete ve inâyete mensûb olan canlardır. Sâlik-i âşık, bu sıfatlara da iltifat etmeyip, hepsini Hakk'ın yolunda fedâ ve kendini kâmilen Hak muvâcehesinde yok eder ve bu mertebede sâlikin nazarında ikilik ve şirk-i hafi kalkar.

3821. Her bir cana on baha alır; Kur'ân'dan "Aşreti emsaliha"yı oku!

"Aşık fedâ ettiği bu canlardan her birine mukābil, Hak'dan on bahâ alır. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de مَنْ جَاءَ بالحَسَنَة فَلَهُ عَشر أمثالها (En'âm, 6/160) ya'ni “Kim ki hasene ile geldi ise, onun için onun on misli vardır" buyurulur." İbâre-i kur'âniyye "Aşru emsâlihâ" olduğu halde, beyt-i şerîfde "aşreti emsâlihâ" buyrulması, zarûret-i vezn içindir ve bu ibâre-i kur'âniyyeyi tahrîf değildir; âyet-i kerîmeye işâreten vâki' olan bir beyândır.

3822. "Eğer o dost yüzlü benim kanımı dökerse, raks edici olarak onun üzerine can saçarım.

"Eğer benim mahbûbum, beni öldürürse, oynaya oynaya ona canımı fedâ ederim."

3823. "Tecrübe ettim, benim ölümüm diriliktedir; vaktāki bu dirilikten kurtulurum, dâimlik vardır."

"Ben tecrübe ettim, benim bu fânî hayât ile yaşamaklığım benim için ma'nevî bir ölümdür. Vaktāki bu fânî ve âriyet olan dirilikten kurtulurum, ondan sonra hayât-ı dâimî vardır." Nitekim âyet-i kerimede وَ إِنَّ الدَّارَ الْآخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ (Ankebût, 29/64) ya'ni "Eğer bilseler, dâr-ı âhiret için hayât vardır" buyrulur.

3824. "Ey sikat, beni öldürün, beni öldürün; muhakkak benim katlimde hayat içinde hayat vardır."

"Ey mu'temed olan dostlar, beni öldürün, beni öldürün; muhakkak benim bu fânî hayâtımın izâlesinde hayât içinde hayât vardır; ya'ni hakîkatte ölüm yoktur, yeni bir hayâta doğum vardır."

3825. "Ey yüz nurlandırıcı, ey bekānın ruhu, benim ruhumu çek ve bana mülakāt ile cömertlik et!"

"Ey kalbin yüzüne nûr veren ma'şûk-ı hakîkî, ey bekānın ruhu ve hakî-kati; benim rûhumu eltaf-ı latîf olan zâtına çek ve bana likā-i zât-ı pâkin ile cömertlik et!" Tâ ki bu gayriyyet libâsından soyunmuş olayım. Benim deryâ-yı zâtının bir dalgası olan varlığım, o deryâda mahv olsun ve ikilik nisbeti kalmasın.

3826. "Benim bir habibim vardır ki, onun muhabbeti, benim kalbimi biryan eder; eğer dilerse yürür, benim gözümün üzerinde yürür."

“Yeşvî”, ikinci bâbdan fiil-i muzâri'; “şevâ, yeşvî, şeyyen" sûretinde tas-rîf olunur. "El-haşâ", nefes tutulmak ve nâhiye ve kalb ve insanın karnın-daki âlât ma'nâlarınadır, burada kalb demektir. Ya'ni "Benim bir mahbû-bum vardır ki, onun muhabbeti benim kalbimi yakıp kebab etti; o mahbû-bum eğer dilerse yürür, benim gözümün üzerinde yürür. Ya'ni benim ben-liğimle olan görüşü izâle edip, gözümün üzerinde yürür ve kendi görür."

Hüseyn ibn Mansûr Hallâc (k.s.) hazretleri dahi bu ma'nâda şöyle buyurur-lar. Beyit: أ انت ام انا هذا العين في العين حاشاك حاشاك من اثبات اثنين "Aynımda olan bu ayn sen misin, ben miyim? İkilik isbâtından hem seni, hem beni tenzîh ederim."

3827. Her ne kadar Arabî daha latîf ise de Farisî söyle, muhakkak aşkın yüz başka dili vardır.

Cenâb-ı Pîr efendimiz zât-ı şerîflerine hitâben buyururlar ki: "Ey Mevlânâ, Arabça söylemeye başladın, gerçi Arabça daha latîf ise de, bu Mesnevî-i Şe-rîfi bu zamanda halkın isti'mâl ettikleri lisân-ı Fârisî ile söyle ki, istifade umûmî olsun."

Arabî'nin rüchânına delîl şu hadîs-i şerifdir: احبوا العرب لثلاثة لانى عربى والقرآن عربی و كلام اهل الجنة عربي Ya'ni "Üç şeyden dolayı Arab'ı seviniz; zîrâ ben Arabîyim ve Kur'ân Arabî'dir ve ehl-i cennetin kelâmı Arabî'dir." Ve halkın anlıyacağı lisân ile söylemenin faydalı olduğunun delili dahi وَ مَا أَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولِ الاّ بلسان قومه (İbrâhîm, 14/4) ya'ni "Biz resûlü ancak kavminin lisanıyla gönderdik" âyet-i kerîmesidir. Bu böyle olmakla beraber, muhakkak aşkın birçok başka türlü dil- leri vardır; âşık kendinden geçtiği vakit önünü ardını hesab edemez bir hâle gelir ve nasıl gelirse öyle söyler.

3828. Vaktaki o dilberin kokusu uçucu olur, o diller hep hayran olur.

Vaktāki ma'şûk-ı hakîkî olan Hakk'ın tecellîsi vâki olur من عرف الله كل لسانه ya'ni "Allah'ı ârif olan kimsenin lisânı yorulur" hadîs-i şerîfi mûcibince, o kimsenin lisânı kemâl-i hayretinden dolayı hareket etmez olur ve o dillerin hiçbirisi maksadı anlatamaz.

3829. İktifâ ediyorum, dilber hitâba geldi, kulak ol! Allah doğruyu en çok bilicidir.

Ben bekā mertebesinde olan benliğim ile söylediğim sözü kâfi görüyorum; zîrâ dilber-i hakîkî benim benliğimden hitâba başladı ve ben bekā mertebesinden fenâya rücû' ettim; binâenaleyh kulak ol da, iyi dinle! Allah Teâlâ doğruyu en çok bilicidir.

3830. Mâdemki âşık rücû' etti, şimdi kork ki, o ayyarlar gibi dâr üzerinde [3845] ders eder.

"Mâdemki âşık mertebe-i isneyniyetten vahdete rücû' etti ve bekā mertebesindeki enâniyyet-i beşeriyyesinden, enâniyyet-i Hak'da fânî oldu, şimdi kork ki, o hırsızlar gibi dârağacı üzerinde halka ders-i ibret verir."

"Ayyâr", kesîrü'l-hareke demektir; fakat harâmîlere ve hırsızlara da ıtlâk olunur. Bu ikinci mısra'daki ma'nâ ile "ene'l-Hak" dediği için dârağacına asılan Hallâc-ı Mansûr hazretlerinin hâline işâret buyrulur. Ya'ni makām-ı fenâda bulunanlar, "ene'l-Hak" na'rasını vururlar ve halka bu mertebeden söz söylerler, demek olur.

3831. Vâkia bu âşık Buhâra'ya gider, ne ders ile ve ne üstâd ile gider.

Sadr-ı Cihân'ın âşıkı olan bu vekîl-i umûrun Buhârâ'ya gitmesi, okuduğu ilim dersine veyâhud bir üstâdın ta'lîmine müstenid değildir; onu oraya sevk eden aşktır; ve aşkın kāidesi yoktur.

3832. Aşıklar için müderris, dostun hüsnü oldu; onların kitabı ve dersi ve sebakı onun yüzüdür.

Âşıklara ders veren ma'şûkun cemâlidir; onların kitabı ve dersi ve müsâbaka imtihanı hep ma'şûkun cemâl-i latifidir.

3833. Sakitdirler ve onların na'ra-i tekrarları, onların yârinin arşına ve tahtına kadar gider.

Hak âşıkları sûretde sâkit bir haldedirler; ve fakat onların bâtınen vâki' olan mükerrer na'raları, yâr-i hakîkînin arşına ve tahtına kadar gider. Taht, arşın tefsîridir ve burada "arş" dan murâd, âlem-i illiyyîndir.

3834. Onların dersi Ziyâdât ve Silsile'nin babı değil, gürültüsü ve dönmek ve harekettir.

Ziyâdât ilm-i fıkıh hakkında İmâm-ı Muhammed'in mezheb-i Hanefi üzere yazdığı bir kitabın ismidir. Ve Silsile dahi fetvâ kitablarından birinin ismidir. Ve "âşûb", kavga ve gürültü ve fitne ma'nâsınadır. Ya'ni "Ehl-i aşkın dersi Ziyâdât ismindeki fıkıh kitâbıyla Silsile ismindeki kitabın bâbı değildir; belki onların dersi galebât-ı aşk ile, hây ve hûy ile gürültü etmek ve dönerek semâ' etmek veyâhud suver-i muhtelife ile hareket etmektir."

Onun için hâl-i aşktan haberi olmayan ulûm-ı zâhire erbâbı ve hoca efendiler, ehl-i tarîkın şûrîdeliklerini, okudukları kitablara ve derslere sığdıramadıklarından, inkâr ederler; ve bu husûsda ehl-i gaflet olan cühelânın fikrine iştirak ederler.

3835. Bu kavmin silsilesi ca'd-ı müşkbârdır; devir meselesidir, lakin yârin devridir.

"Ca'd", kıvırcık saç; "müşkbâr", misk yağdırıcı ma'nâsında vasf-ı terkîbîdir. Kitâb ismi olan Silsile'den cenâb-ı Pîr efendimiz, nazar-i aklî sahibi olan felâsife ve mütekellimînin ıstılâhındaki "silsile"ye ve "devr"e intikāl buyururlar. Felâsife ve mütekellimlere göre hulâsaten "silsile" budur ki: Vücûdda sil- sile yoktur; ya'ni bu bundan ve bu da bundan ve bu dahi bundan ilh... zuhûr etti, demekle bir asl-ı hakîkîye vusûl mümkin olamıyacağından, bu silsile bâtıldır. Ve kezâ "devr” dahi, meselâ tavuk yumurtadan ve yumurta tavuktan çıktı hükmü gibi ki, bu hükümden dahi bir asl-ı hakîkîye ve netîceye vüsûl mümkin olmamakla, bu da bâtıldır. İmdi cenâb-ı Pîr efendimiz bu "silsile"den tekrâr zincîr ma'nâsına intikālen buyururlar ki: "Evet âşıkların indinde de bir silsile vardır; fakat onların silsilesi, ma'şûkun misk yağdırıcı olan kıvırcık saçıdır." Ve "kıvırcık saç"tan murâd, Hakk'ın Zât'ının perdesi ve hicâbı olan mezâhir-i sıfat ve esmâsıdır. Zîrâ ehl-i hakikat Hakk'ı, mezâhir-i kevniyyeden müşâhede ederler ve bu mezâhir onları Hakk'a bağlayan ve çeken bir silsile ve zincir olur. "Ve kezâ âşıkların indinde de bir "devr" mes'elesi vardır; fakat bu "devir", vücûd-ı ma'şûk-ı hakîkînin nüzûlü ve urûcu mes'elesidir; zîrâ bu nüzûl ve urûc devrîdir."

3836. Eğer bir kimse senden kese mes'elesini sorarsa: "Hakk'ın hazînesi keselere sığmaz!" de!

"Kese mes'elesi" örf-i fukahâda odur ki, eğer bir kimse para kesesini vedîa olarak birinin nezdine bıraksa ve paranın mikdârını mûda'a haber vermese, o vedîanın istirdâdından sonra, paranın noksan olduğunu da'vâ etse mûda' zâmin olmadığı gibi, ona yemîn dahi düşmez; ve eğer mikdârını haber vere idi, zaman ضمان veya yemîn düşer idi. Ve bu mes'ele fukahâ nezdinde mesâil-i fikhın eâcibindendir. Hulâsa-i ma'nâ budur ki, "Eğer bir kimse âşıkdan kese mes'ele-i fikhiyyesini sorsa, âşıka şöyle cevab vermek lâzımdır: "Benim işim Hakk'ın hazînesi iledir ve altın hazînesiyle ve kesesiyle münasebetim yoktur; Hakk'ın hazînesi ise, keselere sığmaz ki, bu mes'ele ile meşgül olayım."

3837. Eğer hul' ve mübarâ sözü vâki olursa, fenâ görme ki, zikr-i Buhârâ vâki' oluyor.

"Hul'" fıkıhda, vereceği bir mal mukābilinde zevceyi tatlîk etmek ma'nâsındadır. Ve "mübârâ", "mübârât" kelimesinin muhaffefidir. "Müvâsât" ve "müvâsâ" gibi ehl-i Fârs bu ve emsâli lafızları böyle tahfif ile isti'mâl ederler. Ve "mübârât" kezâ fıkıhda zevc ile zevce, [biri] birinin hukūkundan vazgeçmek ve yekdîğerini ibrâ etmek sûretiyle birbirinden mufârakat etmek, demektir. “Ey âlim-i zâhirî, eğer âşıkdan hul' ve mübârâ sözü vâki' olursa, sakın sen onu fukahânın kullandığı ıstılâh ma'nâsına alıp, fenâ görme; bil ki bu sözün zımnında Buhârâ'nın, ya'ni vatan-ı aslînin zikri vâki' olur." Zîrâ "hul'dan murâd, âşıklar indinde nefsi boşamak ve "mübârât" dahi, cismin iktizââtından ve metâlibâtından ayrılmak demektir ki, bu vuslatdan haber vermek olur.

3838. Her bir şeyin zikri bir hâssıyyet verir, zîrâ ki her sıfat bir mahiyet tutar.

Ya'ni "Silsile ve devir ve kese ve hul' ve mübârât gibi mesâlik-i muhtelifeye aid her bir ıstılâhın zikri, âşıka bir hâssıyyet ve lezzet verir; zîrâ her bir sıfatın kendisine mahsûs bir mâhiyeti vardır ve her bir mâhiyetin bir zevk-i mahsûsu vardır." Ve kezâ Buhârâ lafzından bir ma'nâ zevkine intikāl olunur ki, o da mecma'-i ulûmdur.

3839. Buhârâ'da hünerlere bâliğsin; vaktaki zillete yüz koyasın, ondan fariğsin.

Buhârâ mecma'-i ulûm olduğundan orada hünerlere bâliğ ve vâsıl olursun. Vaktâki fakrı ihtiyâr ettin ve zilleti nazarında tuttun, o Buhârâ'dan fariğsin, ya'ni Buhârâ'nın ulûmundan müstağnî kaldın.

3840. O Buhârâ'ya mensub ilim gussasını tutmadı; gözünü görüş güneşi üzerine nasb etti.

"O Buhârâ'ya mensûb olan âşık, Buhârâ'da cârî olan ilim gussasını tutmadı; gözünü ma'şûkunu müşâhede ve muayene güneşi üzerine dikti." Ya'ni ahvâl-i ma'şûkunun bilişiyle iktifa etmedi, belki onu görmek kasdında bulundu; "ilme'l-yakîn"den "ayne'l-yakîn"e terakkî etmek istedi.

3841. Her kim halvetde görüşe yol buldu, o ilimlerden dest-gâh aramaz.

"Her kim halvetde ve vahdetde müşâhedeye yol buldu, artık o kimse biliş mertebesinde ve keserât âleminde çırpınmaz ve kendisine o ilimlerden dest-gâh yapmağa teşebbüs etmez." Ya'ni ayne'l-yakîn mertebesinden ilme'l-yakîn mertebesine tenezzül ve rücû' etmez.

3842. Vaktaki cânın cemâli ile hem-kâse oldu, ona ahbardan ve ilimden gam gelir.

"Hem-kâse", beraber işret eden, ya'ni "çanak yoldaşı" demektir. "Cân"dan murâd ma'şûkdur. "O âşık ki ma'şûkun cemâliyle beraber ve onun müşâhedesiyle mütelezziz oldu, artık ona ma'şûkun sıfatlarından haber verenleri ve onun ahvâline dâir ilim ta'lîm edenleri dinlemekten gam gelir." Zîrâ bir şey görmüş olan kimseye, onu görmemiş olanların, o şey hakkında istediklerini söylemeleri ve o şeyi gören kimsenin dinlemesi soğuk ve iğrenç gelir.

3843. Görüş, biliş üzerine ziyade galib olur; ondan dolayı dünya, umûm üzerine gālib oluyor.

"Fera" kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır, burada "ziyâde" ma'nâsı münasibdir. "Çerbîden", galib olmak ma'nâsınadır. Ya'ni "Görmenin te'sîri, bilmenin te'sîri üzerine gālib olur; bu sebebden dolayı hayât-ı dünyeviyye, umûm halk tarafından görüldüğü ve hayât-ı uhreviyye görülmeyip ihbâr ile bilindiği için, onların üzerine gālib oluyor." Ve herkes hayât-ı dünyevînin îcâbâtında müstağrak olup, hayât-ı uhreviyye için lâzım olan şeylerin tedarikini ihmâl ediyorlar. Eğer hayât-ı dünyeviyyede, hayât-ı uhreviyyeyi de görseler, aslâ ihmal etmezlerdi. Bu hâl, görüşün biliş üzerine galebesindendir.

3844. Zîra dünyayı “ayn" görüyorlar ve o cihana mensub olanı dîn* biliyorlar.

"Umûm halkın dünyaya meyil ve rağbetleri, dünyayı aynen müşâhede ettiklerindendir ve âhirete mensûb olan ahvâli de ihbâr-ı vâki' üzerine bilip, inanılması lâzım gelen bir dîn telakkî ederler." Ve gördükleri dünyâyı, bildikleri ahvâl-i âhiret üzerine tercih ederler ve hatta bu aynen müşâhede, görülmeyen ahvâl-i âhiretin inkârına da sebeb olur.

Tercüme ve şerhte "dîn" okunan bu kelime, "deyn" (=borç) diye de okunabilir (M. Tahralı).