İçeriğe atla

O âşık olan bendenin Buhârâ tarafına teveccühü

51. bölüm / 81 · 802 kelime · ~5 dk okuma

3845. O kanlı yaş dökücü âşık, kalbi çarparak harâretli ve serî Buhârâ tarafına teveccüh etti.

3846. Çölün kumu onun önünde ipek gibi, Ceyhun nehri onun önünde su birikintisi gibi.

Âşık, kemâl-i aşkından yolunda tesadüf-i müşkilâtı hiçe sayardı; çölün müdhiş kum yığınları onun önünde ipek gibi idi ve koskoca Ceyhun nehri, onun gözüne su birikintisi gibi ehemmiyetsiz görünür idi.

3847. O sahra onun önünde gülistan gibi, o gülmeden kazâ ile yuvarlanan kanbur gibi düşerdi.

"Kül", kâf-ı Arabî ile, arkası bükülmüş ma'nâsınadır ki, "kanbur" demek olur. "Sitân”, Şemsü'l-Lügat'ın beyânına göre kazâ ile yuvarlanan ma'nâsına da geliyor. Ya'ni "O âşık meserretinden, yolda güle güle gider ve gülmesinin şiddetinden önüne doğru eğilip, beli bükülür ve kazârâ yuvarlanan kanbur gibi düşerdi" demek olur.

3848. Kand, Semerkand'dadır, ammâ onun dudağı Buhârâ'dan buldu ve onun mezhebi o oldu.

Şeker, Semerkand şehrindedir; fakat o âşıkın dudağı ve ağzı o şekeri Buhârâ'dan buldu, binâenaleyh onun mahall-i zihâbı ve gideceği yer dahi o Buhârâ oldu.

3849. “Ey Buhârâ, aklı ziyade edici olmuşsun; fakat benden akıl ve dîni kap-mışsın!"

"Ey Buhârâ şehri, sen mecma'-i ulûm olup, halkın aklını artırıcı olmuşsun; fakat beni aşk denilen derde giriftâr edip, aklımı ve dînimi kapmışsın.” “Dîn" kāide ve edeb ma'nâsınadır.

3850. "Bedir arıyorum, ondan dolayı hilal gibiyim; bu pabuçlukta sadr arıyorum." [3865]

"Ayın on dördü gibi hakikat güneşinden parlayan bir insân-ı kâmil arıyorum, bu talebden dolayı hilâl gibi inceldim. Bu pabuçluk mesâbesinde olan dünyâda âlem-i ma'nâ sadrına yükselmek istiyorum."

3851. Vaktaki o Buhâra'nın karartısını gördü, gam zulmetinde beyazlık zahir oldu.

Âşık vaktāki Buhârâ şehrine yaklaştı ve uzaktan şehrin karartısını gördü, kalbindeki gam karanlığı içinde meserret beyazlığı zâhir oldu.

3852. Bir müddet bî-hûş ve uzun düştü, onun aklı sır bostanına uçtu.

Âşık, ma'şûkunun şehrini görünce kendinden geçti ve uzanıp, boylu boyunca düştü ve bu bî-hodluk içinde onun aklı sır bostanına uçtu.

3853. Onun başına ve yüzüne gül suyu serptiler; onun aşkı gül suyundan gafil idiler.

3854. O gizli bir gülistan görmüş idi; aşkın yağması onu kendinden kesmiş idi.

Ma'lûm olsun ki, bu yukarıdan beri zikr olunan ebyât-ı şerîfe insân-ı kâmil ile müridin ve onun sülûkunun ahvâlinden bâhisdir. Binâenaleyh bahisler zevke âiddir. Ehl-i sülûk, esnâ-yı sülüklerinde kendi isti'dâdlarına göre müşâhedeye nâil olurlar ve gördüklerini bilirler ve söylerler. Görmeyenler on-ların ahvâline taaccüb edip kimi hayretle kabûl ve kimi inkâr eder.

3855. Sen donmuşsun, bu kelâmın layıkı değilsin, her ne kadar kamış isen de şekere makrûn değilsin.

Ey aşkın hâlinden bî-haber olan kimse, senin kalbin donmuş ve aşk duy-gusundan bî-behre kalmış olduğun için, bu ehl-i aşkın ahvâline dâir olan ke-lâmı dinlemeğe lâyık değilsin. Vâkıa sen de insansın, sûret i'tibâriyle ehl-i aşk olan sâir insanlardan farkın yoktur. Fakat ehl-i aşk olan insanlar ile, senin arandaki fark, şeker kamışıyla, boş kamış arasındaki farka benzer.

3856. Aklının eşyası seninle beraberdir ve akılsın ki “Cünûden lem terev-ha" dan gafilsin.

"Aklın eşyası"ndan murâd, akla taalluk eden tekâlîf ve âdâb-ı muâşeret ve insanlığa muktezî ahvâldir. Bunlara riayet eden kimse, halk arasında âkıl görünür. جنودًا لَمْ تَرَوْهَا (Tevbe, 9/26) ["Görmediğiniz orduları"] ile Huneyn ve Hendek muhârebelerindeki nusret-i ilâhiyyeye işaret buyrulur. Huneyn mu-hârebesine aid olan sûre-i Tevbe'de vâki' âyet-i kerime budur : لَقَدْ نَصَرَكُمُ اللَّهُ فِي مَوَاطِنَ كَثِيرَةٍ وَيَوْمَ حُنَيْنٍ إِذْ أَعْجَبَتْكُمْ كَثْرَتُكُمْ فَلَمْ تُغْنِ عَنْكُمْ شَيْئًا وَضَاقَتْ عَلَيْكُمُ الْأَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ ثُمَّ وَلَّيْتُمْ مُدْبِرِينَ ثُمَّ أَنْزَلَ اللَّهُ سَكِينَتَهُ عَلَى رَسُولِهِ وَعَلَى الْمُؤْمِنِينَ وَأَنْزَلَ جُنُودًا لَمْ تَرَوْهَا وَعَذَّبَ الَّذِينَ كَفَرُوا وَذَلِكَ جَزَاءُ الْكَافِرِينَ (Tevbe, 9/25-26) Ya'ni "Allah Teâlâ size mevâtın-ı kesîrede yardım etti; sizin çokluğunuz size ucüb getirdi, çokluğunuz size fâide verme-di. Arz genişliğiyle beraber size dar geldi, sonra arkanıza dönüp gittiniz. He-zîmetten sonra Allah, Resûlü üzerine ve mü'minler üzerine sekîneti ve it-mi'nânını indirdi; ve görmediğiniz orduyu indirdi ve kâfirleri ta'zîb etti; ve iş-te bu kâfirlerin cezâsıdır."

Bu muhârebe Mekke'nin fethinden sonra vâki' oldu, İslâm'ın adedi on dört bin ve müşriklerin adedi dört bin idi. Ensârdan Seleme bin Selâme dedi ki: "Biz bu kadar çok askerle mağlûb olmayız." Resûl-i zîşân Efendimiz onun bu sö-zünden müteellim oldular. Ve sonra İslâm'a evvelen hezîmet vâki' oldu, sonra Server-i âlem Efendimiz bir avuç ufak taşlar alıp küffära serptiler; bunun üze-rine Hak Teâlâ onlara korku verdi ve melâike-i kirâm gönderdi, küffär mağlûb oldu. Ve Hendek muhârebesine aid olan sûre-i Ahzab'da vâki' âyet-i kerîme de يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللهِ عَلَيْكُمْ إِذْ جَائَتْكُمْ جُنُودٌ فَأَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِيحًا وَجُنُودًا لَمْ تَرَوْهَا :budur (Ahzab, 33/9) Ya'ni "Ey mü'minler Allah Teâlâ'nın sizin üzerinize olan ni'me-tini hatırlayın. Size ordu geldiği vakit, biz onların üzerine rüzgârı ve sizin gör-mediğiniz orduyu gönderdik." Bu muhârebede küffâr on bin ve İslâm üç bin ki-şi idiler. Medîne-i Münevvere'nin etrâfına hendek kazdılar. Ve netîcede küffâr mağlub oldular. Tafsîli tefsîr kitablarındandır. Ya'ni "Ey kimse, sen insan ol-mak i'tibâriyle, halk ile olan muamelen tavr-ı akl dâiresindedir ve ancak ha-vâss-i hamsen ile gördüğünü bilirsin; Allah Teâlâ'nın görünmeyen birçok or-dusu vardır ki, aşk dahi o cümledendir."

3857. Bu sözün nihayeti yoktur, hızlı sür, tâ ki o delikanlı Buhârâ tarafına gitsin.