O lâubâlî olan âşıkın Buhârâ'ya girmesi ve onu yârânın ve dostların zahir olmaktan tahzîr etmesi
52. bölüm / 81 · 533 kelime · ~3 dk okuma
3858. Şadman olarak Buhârâ'ya kendi ma'şûkunun önüne ve dârü'l-emâna girdi.
Sadr-ı Cihân'ın âşıkı sevinerek Buhârâ'ya kendi ma'şûkunun önüne ve hıfz u emân evine girdi.
3859. O bir sarhoş gibi ki, esîr üzerine uçar; ay onu kucağında tutar ve "Beni tut!" der.
"Esîr", fezâyı imlâ eden bir seyyâle-i rakîkadır ki, ölçülmez vezn olunmaz ve ta'rîfi gayr-ı kabildir. Burada küre-i arzın hârici olan fezâ ma'nâsını ver- mek münasib olur. Ya'ni "Aşıkın kendince türlü türlü hayalleri vardır; bu hayaller içinde muhâli mümkin görür ve muhâle vücûd verir. Meselâ bir sarhoş hayâlinde fezâya uçar ve küre-i arzın hâricine çıkar ve aya kadar vâsıl olur; ve ay onu kucaklar ve ona: "Sen de bana sarıl!" der."
3860. Her kim onu Buhâra'da gördü ise, dedi: "Kalk, zahir olmadan evvel oturma, kaç!"
O âşıkı tanıyanlardan her kim onu Buhârâ'da gördü ki: "Kalk, oturma, görmeden evvel kaç!" dedi.
3861. "Zîrâ o öfkeli şah seni arıyor, tâ ki on senelik kîni senin canından çeksin!"
"Tâ keşed"deki "tâ" illet içindir. Ya'ni "O öfkeli, senin canından on senelik kîni çıkarmak ve senden öc almak için seni arıyor."
3862. "Allah hakkı için, Allah hakkı için kendi kanına gelme; kendi dem ve efsûnuna az i'timâd et!"
"Tekye", dayanmak ve i'timâd etmek ma'nâsına, Arabî'dir. "Tekye kerden", i'timâd etmek ma'nâsına masdar-ı mürekkebdir. "Dem", müteaddid ma'nâlara gelir; burada hud'a ve hîle demektir. "Efsûn", burada hîle ve tezvîr ma'nâsınadır. Aşıka nasîhat verenler, and vererek dediler ki: "Allah hakkı için ayağınla ölümüne gelme; ve kendi hîlene ve tezvîrine az i'timâd et!"
3863. "Sadr-ı Cihân'ın zabıta me'mûru ve cömerd idin, mu'temed üstad-ı mühendis idin."
3864. "Gadr ettin ve cezâdan kaçtın; kurtulmuş idin, tekrar niçin asıldın?"
"Gadr", bî-vefâlık ve mekr etmek demektir. "Âvîhten", burada, ilişmek ve yapışmak demektir. Ya'ni "Sadr-ı Cihân'a karşı bî-vefâlık ettin ve cezâdan kaçtın; kurtulmuş idin, tekrar niçin gelip bu şehre yapıştın ve asıldın?"
3865. "Yüz hile ile belâdan kaçtın, seni buraya ahmaklık mı, yahud ecel mi getirdi?"
3866. "Ey kimse ki, senin aklın Utârid üzerine dakk eder; akılin aklını kazâ, ahmak eder."
"Dakk", kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır, burada, bir kimsenin sözüne i'tiraz etmek ma'nâsınadır. "Utârid" Güneş'den ayrılan ecrâm-ı süfliyedendir; ya'ni Güneş'den, Arz'dan sonra ayrılan cirimlerdendir ki, birisi Utârid ve diğeri Zühre'dir. Ve ehl-i nücûm indinde "kâtib-i felek" i'tibâr olunur. Ya'ni "Ey Sadr-ı Cihân'ın vekili, sen çok akıllı bir me'mûr idin; hattâ senin aklın kâtib-i felek olan Utârid seyyâresinin hükmüne i'tiraz ederdi; fakat ne yapalım ki, kazâ-yı ilâhî âkılin aklını ahmak yapar; ve akıl, aklının kuvvetinden istifade edemez."
3867. Arslan arayıcı olan bir tavşan uğursuzdur; zekâvet ve akıl ve çeviklik hani?
Tavşan, hayvânât arasında kurnaz bir hayvandır; fakat arslan ararsa, uğursuz ve ahmak olur, onun zekâveti ve aklı ve çevikliği nerede kalır?
3868. Kazanin yüz bu kadar efsûnları vardır; "Kazā geldiği vakit feza dar oldu" buyurdu.
Kazâ-yı ilâhî hükmünü îfâ etmek için birçok hîleleri vardır. Nitekim (s.a.v.) Efendimiz: "Kazâ-yı ilâhî geldiği vakit, geniş olan fezâ dar oldu" buyurdu.
3869. Sağdan ve soldan yüz yol ve mahall-i halas olur; kazâdan bağlanmış olur, zîrâ o ejderhadır.
Teveccüh eden belâdan kurtulmak için sağdan ve soldan yüz yol ve kurtulacak mahal bulunabilir; fakat o yollar ve kaçılacak olan mahall-i halâs, kazâ-yı ilâhîyyeden bağlanmış olur; zîrâ o kazâ-yı ilâhî ejderhâdır.