İçeriğe atla

Aşıkın melâmet edicileri ve tehdîd edenlere cevâb söylemesi

53. bölüm / 81 · 1999 kelime · ~10 dk okuma

3870. Dedi: "Ben müsteskîyim, beni su çeker; gerçi ben suyun beni öldürdüğünü de biliyorum."

"Mûsteskî", istiskā illetine mübtelâ olan kimsedir ki, ne kadar su içse, aslâ kanmak bilmez; ve bu hastalık sebebiyle eli ve ayağı şişer ve bu hastalık netîcede sebeb-i mevt olur.

3871. "Eğer iki yüz kere onu mat ve harâb etse, müsteskî asla sudan kaçmaz."

3872. "Eğer benim elim ve karnım şişse de, su aşkı benden eksilmeyecektir."

Aşık kendisini müsteskî illetine mübtelâ olanlara teşbîh ediyor.

3873. Butundan sordukları vakit, derim ki: "Keşki deniz içime akıcı olaydı."

3874. "Karnımın tulumuna de ki: 'Su dalgasından yırtıl, eğer ölürsem ölümüm müstetabdır!'"

3875. "Ben her bir yerde ki, su ırmağı görürüm, ben onun yerinde olaydım diye bana reşk gelir."

3876. El def gibi ve karın davul gibi olarak gül gibi, su aşkının davulunu çalarım.

Ya'ni, "Harâret-i aşkdan, ma'şûkun her türlü tecelliyâtına asla kanmam ve doymam. Gül nasıl muhafaza-i tarâveti için suyun âşıkı ise, ben de ma'şûkumun âb-ı hayât mesâbesinde olan cemâli aşkının davulunu çalarım." "Davul çalmak", ızhâr ve i'lân etmekten kinâyedir.

3877. Eğer o Rûhu'l-Emîn benim kanımı dökerse, cenîn gibi yudum yudum kan içerim.

Ma'şûk, Rûhu'l-Emîn'e teşbîh buyrulmuştur; zîrâ Rûhu'l-Emîn, ya'ni Hz. Cibrîl'in, temâs ettiği şeyde eser-i hayât zâhir olurdu. Nitekim Sâmirî, sûret-i beşeriyye[ye] mütemessil olan Cebrâîl (a.s.)ın atının bastığı mahalden bir kabza toprak aldı ve bir buzağı heykeli yapıp, o toprağı onun cevherine karıştırdı. Buzağı sesi verdi. Bu beyt-i şerîfde de bu ma'nâya işâreten, ma'şûk Rûhu'l-Emîn'e teşbîh buyrulmuştur. Ya'ni "Ma'şûk benim kanımı dökerse, ana karnındaki cenîn gibi yudum yudum kan içer ve hayat bulurum" demek olur.

3878. Zemîn gibi ve cenîn gibi kan içmişim, tâ ki aşık olmuşum; benim işim budur.

"Hûn horden", kan içmek, meşakkat çekmek ve musîbete tahammül etmekten kinâyedir.. "Zemîn ayaklar altında çiğnenir ve her nevi' mülevvesât ona defn olur; ve cenîn zulmânî ve dar bir yerde hayız kanı ile tegaddî eder. Ben dahi âşık olduğum vakitten beri, bunlar gibi birtakım meşâkk ve mesâib çekmekteyim ve işim budur."

3879. Gece tencere gibi ateşten kaynamaktayım, gündüz geceye kadar kum gibi kan içerim.

Sâlik-i aşk der ki: "Ben zulmet-i tabîat içinde bir tencere gibi, âteş-i aşkdan kaynamaktayım; nûr-ı ruhun galebesi ânından, ufk-ı tabiatda gurûbuna kadar, çok mesâib ve meşakkat çekerim ve kum kanı içip, nasıl hârice seyelân ettirmezse, ben de bu çektiğim meşakkati ızhâr etmeyip, yutarım."

3880. "Ben peşîmânım ki mekr kopardım, onun öfkesinin muradından kaçtım."

"Benim vefâsızlığıma bir cezâ olmak üzere, ma'şûkumun öfkesinin benden istediği gibi intikām almak arzûsu ve murâdı var idi; ben ise mekr ve hîle ile kaçtım ve o arzûsunun icrâsına mâni' oldum; bundan dolayı pişmânım."

3881. De ki: "Benim sarhoş olan canıma kendi hışmını sür; kurban bayramı `odur ve âşık su sığırıdır."

Aşık kendi nefsine hitâben der ki: "Git ma'şûkuna de ki: "Benim senin aşkından sarhoş olan canıma öfkenin hükmünü icrâ et ve beni öldür. Zîrâ bu öfkeni icrâ edip beni öldürdüğün gün, benim için kurban bayramıdır ve âşıkın cismi, kurban olmaya lâyık bir su sığırıdır, ya'ni mandadır."

3882. "Eğer sığır yatar ve eğer bir şey yer ise, bayram ve onun boğazlanması için beslenir."

"Sâlik-i aşkın sığır mesâbesinde olan cismi, tab'ının iktizâsı olmak üzere yatar, uyur ve tagaddî ederse, ma'şûk-ı hakîkî uğrunda kurban olmak ve ten kaydından kurtulup vuslat bayramı olmak içindir."

3883. "Beni Mûsa'nın bir can vermiş öküzü bil; benim cüz'ümün cüz'ü, her âzâdenin haşrıdır."

Mûsâ (a.s.) zamânında zengin bir adam var idi. Mîrâsına nail olmak kasdıyla fakîr olan amcasının oğlu onu öldürdü ve cesedini bir karyeye bıraktı. Kātili bulunamadı. Cenâb-ı Hak Mûsâ (a.s.) a vahyetti ki: "Bir öküz kesiniz ve onun a'zâsından bir uzuv ile maktûle vurun." Öyle yaptılar, maktûl muvakkaten dirilip kātilini haber verdi. Kıssanın tafsîli Kur'ân-ı Kerîm'de, sûre-i Bakara'dadır, bu beyt-i şerîfde ona işâret buyurulur. Ya'ni "Hakk'ın emriyle boğazlanan öküzün cüz'ü, maktülün hayatına sebeb olduğu gibi, ma'şûkun emriyle ölen benim cüz'üm olan cismimin cüz'ü dahi, rûh-ı insânînin kaydından kurtulup, hayvâniyyet mertebesinde kalmış ve ma'nen ölmüş olanların haşı, sebeb-i hayâtıdır.

3884. Mûsa'nın kurban olmuş öküzü var idi, onun hakîr cüz'ü, bir ölmüşün hayatıdır.

"Öküzün hakîr cüz'ü"nden murâd, kuyruğudur. Bu husûsda müfessirlerin ihtilafı vardır. Kimi bu cüz'ün dil ve kimi sağ uyluğu ve kimi kuyruğu olduğunu beyân ederler. Maahâzâ cüz'iyyette hepsi müttehiddir.

3885. "Idribûhu ba'zaha" hitabında, o ölmüş onun sadmesinden yerinden sıçradı.

Sûre-i Bakara'da vâki فقلنا اضربوه ببعضها (Bakara, 2/73) ya'ni "Biz dedik ki: O maktûle, kesilmiş olan öküzün cüz'üyle vurunuz!" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya'ni, "Bu hitâb-ı ilâhî üzerine o maktûle, öküzün bir cüz'ü vuruldu, onun darbesinden dolayı maktûl yerinden sıçradı ve kātili haber verdi."

3886. "Ey benim kerîmlerim, nazarda olan ervâhın haşrını murad ederseniz, bu öküzü boğazlayınız."

"Kerîmler"den murâd, insân-ı kâmillerdir; “Rûhlar"dan murâd, rûh-ı tabîî, rûh-ı nebâtî, rûh-ı hayvânî, rûh-ı insânî ve melekîdir. "Nazar"dan murâd, bu rûhlardan her birinin kendi mertebesine aid olan nazarıdır. "Haşr"dan murâd, bu rûhlardan her birinin, kendi mertebesinden intikāl edip, mertebe-i insâniyyede cem' olmasıdır. Bu haşır ve cem', onların nazarının cem'idir; zîrâ mertebe-i insâniyye bu rûhların nazarını, kendi mertebelerine hasr etmeden men' ve kendi mertebesinde cem' eder. Rûh-ı tabîî, rûh-ı nebâtînin ve her ikisi dahi rûh-ı hayvânînin ve bunların cümlesi rûh-ı insânînin hizmetine nâzırlardır. Binâenaleyh bu ervâhın nazarları, insâniyet mertebesinde haşr ve cem' olmuş olur. Fakat mertebe-i insâniyyede bunların hepsinin, kendi mertebelerine na- zarları vardır; onların kendi mertebelerine olan nazarı, ancak nefs-i hayvâniyyenin zebhiyle munkatı' olur. Bu zebh dahi, insân-ı kâmilin terbiyesiyle mümkindir. Onun için beyt-i şerîfde: "Ey benim kerîm olan insân-ı kâmillerim, benim nefs-i hayvâniyyemi zebh ediniz; ve eğer bendeki ervâh-ı muhtelifenin kendi mertebelerine olan nazarlarını, benim mertebe-i insâniyyemde haşr ve cem' etmek isterseniz, beni mevt-i ihtiyârî ile öldürünüz" buyururlar. Ve âtîdeki beyitlerde dahi, bu zikr olunan ervâhın intikalâtına ve nazarlarının haşr ve cem'ine işaret ederler.

3887. Cemâdlıktan öldüm ve nâmî oldum ve nemadan öldüm hayvana vurdum.

“Rûh-ı tabîî sahibi olan cemâdlık mertebesinden öldüm, ya'ni intikal ettim, rûh-ı nebâtî sahibi olan nebât mertebesine geldim ve nemâdan, ya'ni rûh-ı nebâtî mertebesinden intikal ettim, hayvanlık mertebesine geldim.”

3888. Hayvanlıktan öldüm ve Adem oldum; binâenaleyh ne korkayım, ölmekten ne vakit noksan oldum?

"Nefs-i hayvaniyye mertebesinden öldüm ve mertebe-i insâniyyeye geldim; böyle olunca ölümden ve intikālden niçin korkayım, ne vakit ölmekten ve intikālden noksan oldum? Belki her mertebeden öldükçe, onun üstündeki mertebeye çıktım."

3889. Diğer bir hamlede beşerden ölürüm, tâ ki melâikeden ayak ve baş çıkarırım.

"Diğer bir hamlede dahi beşeriyet mertebesinde, kendi mertebelerine nazarda olan ervâhın haşrı ve cem'i hâlinden ölürüm, rûh-ı izâfım ile melâike cinsinden ma'dûd olurum."

3890. Ve melekden dahi bana cûdan aramak lazımdır; "O'nun vechinden [3904] gayri her bir şey hâlikdir!"

Ya'ni melekiyyet ve rûhiyyet mertebesinden dahi bana hakikat ırmağı aramak lazımdır; zîrâ melekiyyet mertebesi, mertebe-i vahdet değildir, belki Zât-ı mutlakın bi- hasebi'l-esmâ gayriyyet libâsıyla zuhûr ettiği bir mertebedir ki, onda ikilik vardır. Binâenaleyh bu ikiliğin dahi ref'i için, benim vahdet ırmağı istemem ve aramam lâzımdır. Zîrâ Hakk'ın Zât-ı ahadiyyesinden gayri her bir şey hâlikdir, bâkî değildir.

3891. "Diğer def'a melekden kurban olurum; o şey ki vehme gelmez, o olurum."

Mâdemki melekiyyet ve rûhiyyet mertebesi, ikilik mertebesidir, vahdet-i hakîkiyyeyi bulmak için bu melek mertebesinden dahi ölür ve kurban olurum; ondan sonra vehimlerden münezzeh olan Zât-ı ahadiyye mertebesinde kâmilen fânî ve mahv olurum; ve ben ondan fânî ve mahv olunca benim i'tibârî olan varlığım ve benliğim kalkıp kâmilen O olurum.

3892. "Böyle olunca adem olurum ve adem erganûn gibi bana der ki: "Biz O'na rücû' edicileriz!""

3887 numaralı beyt-i şerîfden i'tibâren, bu beyte kadar olan ebyât-ı aliyye, vücûd-ı mutlakın bi-hasebi'l-esmâ mertebe-i ilmine kadar urûcuna taalluk eder ve yukarıda 3835 numaralı beyt-i şerîfe merbûtdur; zîrâ o beyitte silsile ve devir mes'eleleri mevzû-i bahis olmuş idi ve âşık indindeki "silsile" tecelliyât-ı esmâiyye ve sıfatiyyeden ve "devr," vücûd-ı mutlakın nüzül ve urûcundan ibaret olduğu îzâh edilmiş idi. Bu beyt-i şerîfde urûcun, adem-i izafîden ibaret olan, vücûd-ı mutlakın mertebe-i ilminde nihâyet bulduğuna işâret buyurulur. Ya'ni ben nefs-i tabîî ve nefs-i nebâtî ve nefs-i hayvânî ve nefs-i insânî ve nefs-i melekî merâtibini kat'dan sonra, rücû' ve urûc tarîkıyle kendi aslıma vâsıl olurum ki, o aslım ilm-i ilâhîde sabit olan sûretim ve "ayn"ımdır; ve o mertebe benim vücûd-ı izâfime nazaran adem-i izafi mertebesidir. İm_di bu adem-i izâfi mertebesi bana, içinden sadâ veren erganûn çalgısı gibi: "Biz O'na rücû' edicileriz!" der. Nitekim ayet-i kerimede انا لله وانا اليه راجعون (Bakara, 2/156) ["Biz Allah'a âidiz ve O'na dönücüleriz"] ve كل الينا راجعون (Enbiya, 21/93) ["Hepsi bize dönücülerdir"] و اليه ترجعون (Bakara, 2/28) ["O'na döndürüleceksiniz"] ilh. buyurulur.

3893. Ümmetin ittifakı vardır ki, âb-ı hayat zulmet içindedir, onu ölüm bil!

Ya'ni ümmetin "Ab-ı hayât zulmet içindedir" diye müttefikan vâki' olan hükümlerinden murâd ölüm ve fenâ zulmetidir ki, mûcib-i hayât ve bekādır demek olur.

3894. Nilüfer gibi ırmak tarafından bit, müsteskî gibi harîs ol ve su iste!

"Nilüfer", suda neşv ü nemâ bulan bir çiçektir. "Müsteskî", su içmek illetine mübtelâ olan kimsedir. Ya'ni, "Nilüfer gibi sudan neşv ü nemâ bul ve âb-ı hayât olan zulmet-i fenâ tarafından bit ve müsteskî gibi dâimâ suya harîs ol ve âb-ı hayât iste!"

3895. Onun ölümü sudan ve o su isteyicidir, içer ve Allah Teâlâ doğruyu en çok bilicidir.

O müsteskînin ölümü sudur; böyle olduğu halde, o su içmekten vazgeçmez ve dâimâ içer durur, zîrâ isti'dâdının iktizâsı budur ve isti'dâdâtın iktizââtını en ziyâde bilen Hak Teâlâ hazretleridir.

3896. Ey ayıblı abanın âşıkı olan donmuş kimse, o can korkusundan cânândan ürker.

"Ayıblı abâ" dan murâd, sıfât-ı nefsâniyye ile ma'yûb olan ten ve cisimdir. "Donmuş"dan murâd, kalbinde harâret olmadığı halde, sûret-i da'vâyı aşk eden ve fakat cisminin âşıkı olan kimsedir. Ya'ni "Ey cisminin âşıkı olan kimse ki, öyle bir kimse can korkusundan, cânân-ı hakîkî olan Hakk'a vuslatdan ürker."

3897. Ey kadınların ma'yûbu, onun aşkının kılıcı tarafına bak, yüz binlerce can el çırpıcıdırlar.

"Destek zeden", mutrib ve sâzende ve tegannî eden ve hânende ve nâdim ve pişmân ma'nâlarına gelir; burada kemâl-i şevkınden "el çırpmak" demektir. "Ey aşk yolunda kadınlardan daha aşağı olan kimse, o ma'şûk-ı hakîkî olan Hakk'ın aşkının kılıcı tarafına bak ki, yüz binlerce merdân-ı ilâhînin canları, kemâl-i şevkınden el çırpıcı bir haldedirler."

3898. Irmağı gördün, bardağı ırmağa dök; suyun ırmaktan kaçması ne vakit olur?

"Irmak”dan murâd, Hakk'ın Zât'ı ve sıfatıdır. "Bardak"dan murâd, beşerin zâtı ve sıfatıdır. Ya'ni "Zât ve sıfât-ı beşerîni, Hakk'ın Zât ve sıfatında fanî kıl ve Hak ile bâkî ol. Ve sende âriyet olan izafı varlıkları, hakîkî varlık nehrine dök! Hiç su ırmaktan kaçar mı?"

3899. Bardağın suyu, vaktāki ırmağın suyunda olur, onda mahv olur ve ırmak o olur.

Bardak mesâbesinde olan vücûd-ı beşerîde pek âriyet olan sıfât, vaktâki ırmak mesâbesinde olan vücûd-ı hakîkînin sıfatına münkalib olup onda mahv olur, artık ırmak olur ve o zaman: "Ben ırmağım!" na'rasını vurur. Ya'ni "ene'l-Hak" der; ve onun lisânından "ene'l-Hak" diyen kendisi değildir, ancak Hak'dır. Beyit: Mansûr "ene'l-Hak" söyledi Hakdır sözü Hak söyledi

3900. Onun vasfı fânî ve onun zâtı bekā oldu. Bundan sonra ne nâkıs olur, [3914] ne çirkin yüzlü olur.

Onun vasf-ı beşerîsi fânî ve zâtı, Hak'la bâkî oldu. Bundan sonra ne nâkıs olur, ne de çirkin yüzlü olur. Ya'ni bundan sonra sıfât-ı beşeriyye nekāyisine sukūt etmediği gibi, o nekāyis sebebiyle rûh-ı pâkinin yüzü dahi çirkin olmaz.

Ma'lûm olsun ki, abdin bir hakîkati vardır; bu hâl-i fenâda abdin hakîkati bâkîdir; fakat güneşin şiddet-i ziyâsında, yıldızların ziyası mestûr kaldığı gibi, Hakk'ın tecellî-i Zâtî'si vukū'unda dahi abdin o hakîkati fânî ve müstetir olur. Nitekim ateşte kızan demir: "Ateşim" derse, doğru söyler ve: "Demirim" derse, yine doğru söyler; zîrâ ateş onun demirliğini setr etmiştir ve demirliği müstetirdir ve bâkîdir. Binâenaleyh zannolunmasın ki, [ne] abd Hak olur ve [ne] Hak, abd olur.

3901. Kendimi onun nahli üzerine asdım, onun özrü için ki, ondan kaçtım.

"Nahl", burada çiçekler ile ve renkli mumlar ile donattıkları ağaç ma'nâsınadır. Nitekim Fasîh Dede bu ma'nâda söyler ki: Rast geldim yâre bir nahl-i revân olmuş gelir Serde gül destinde gül ceybinde dâmânında gül

Hakk'ın envâ'-ı tecelliyât ile zâhir olduğu mertebe-i şehadetden kinâyedir. Ya'ni âşık der ki: "Nefs-i hayvaniyyemin o ma'şûkdan kaçmasının özrü olmak için, bu vücûd-ı zâhirîmi, onun bu mertebe-i şehadetinde asıp helâk ettim ve kendi irâdemden geçtim." Veyâhud "nahl" hurma ağacı ma'nâsınadır. Bu ma'nâya göre âşık der ki: "Ben sâhir-i mekkâr olan nefsimi Fir'avn'ın sehareyi hurma ağacına asdığı gibi, ondan kaçmamın özrü olmak üzere, onun nahli üzerine asdım ve helâk ettim," demek olur.

Ankaravî hazretleri "nahl"den murâd vuslat-ı yâr olduğunu zikr etmiştir.