Beyin ve namazı seven ve namazda ve münâcâtta üns tutan kölesinin hikâyesi
23. bölüm / 81 · 1421 kelime · ~8 dk okuma
3045. Bey seherde hamama muhtaç oldu. Bağırdı ki: "Agah ol Sunkur, başını kaldır!"
"Sunkur", şâhin kuşu ma'nâsına olup, burada efendinin kölesinin adıdır.
3046. "Tası ve sileceği ve kili Altun'dan al! Ey nâçar, tâ ki hamama gidelim!"
["Kil"] sabun yerine kullanılan bir nevi' çamurdur. Hâli hazırda "Halep kili" demekle ma'rûf bir kokulu kil vardır ki, ba'zı kimseler hamamlarda kullanırlar. "Altun" câriye ismi. "Sunkur" ve ""Altun" isimleri Türk isimleri olduğundan, kıssa eşhâsının Türk olduğu anlaşılır. “Nâ-güzîr", zarûrî ve çâresiz ma'nâsınadır. Köleye "Ey çâresiz!" hitâbı, kölenin beyin emrine çâresiz mün- Beyefendi kölesine hitâben dedi ki: "Ey Sunkur niçin dışarıya çıkmıyorsun?" Köle cevâben dedi: "Ey fenler sahibi olan beyefendi, beni bırakmıyorlar." "Zû-fünûn" ta'birinde ma'nâ-yı istihzâ vardır. Zîrâ fen sahibleri hakîkati idrâk ettiklerini zannedip enbiyâya tâbi' olmaktan istikbâr ederler ve Allâh'ın vücudunu kabûl edenleri olsa bile, şerîatı ta'tîl ederler.
3054. Ey aydınlığa mensub, sabr et, işte geldim, gāfil değilim, sen benim kulağımdasın!
"Rûşenî", ta'bîrinde dahi istihzâ ma'nâsı vardır. Zîrâ bu gibi zû-fünûn geçinen kimseler kendilerini münevver tabakadan addedip, namaz kılmak ve oruç tutmak câhillerini işidir, derler. Ya'ni, "Ey münevver geçinen beyim, sabr et işte geldim. Ben senin çağırmandan gafil değilim. Kulağım sesini işitiyor."
3055. Yedi kere sabretti ve bağırdı, tâ ki o adamın intizarından aciz oldu.
"Tîbâş", def'etmek ve birinin sözünü reddetmek ve intizâr ve işve ma'nalarına gelir. Burada "intizar" ma'nâsı münasibdir. Ya'ni, "Bey yedi def'a köleyi çağırdı ve vürûduna intizâr etti ve nihâyet onun intizârından âciz oldu."
3056. Onun cevabı bu idi ki: "Beni bırakmıyorlar, ey muhterem, tâ ki şimdiki halde dışarıya çıkayım!"
3057. (Bey) dedi: "Nihayet mescidde kimse kalmadı, kimdir seni orada geri tutar, seni kim oturtur?"
3058. (Köle) dedi: "O kimse ki, seni dışarıda bağlamıştır, beni de o içeride bağlamıştır."
3059. "O kimse seni bırakmaz ki içeriye gelesin, beni bırakmaz ki dışarıya geleyim!"
3060. "O kimse bırakmaz ki bu taraftan ayak koyasın, o bu kölenin ayağını bu tarafa bağlamıştır."
Bey, Sunkur'u mescidden dışarıya çağırdı. O da: "Beni bırakmıyorlar," dedi. Bey: "Mescidde kimse kalmadı, seni dışarıya bırakmayan kimdir?" dedi. O da: "Seni içeriye bırakmayan, beni de dışarıya bırakmıyor," dedi. Ya'ni seni senin isti'dâdına göre, beni de benim isti'dâdıma kullanıyorlar, dedi.
3061. Deniz, balıkları dışarıya bırakmaz; toprağa mensub olanları, deniz içeriye bırakmaz.
Her muhîtin kendisine mahsûs ve münasib bir halkı vardır. Balıklar deniz muhîtinde peyda olurlar ve orada yaşar. Deniz onları kendi muhîtinden dışarıya bırakmaz, ve kara muhîtinde peyda olan mahlûkat dahi ancak kendi muhîtlerinde yaşayıp deniz onları kendi muhîtine kabûl edip yaşatmaz.
3062. Balığın aslı sudur, hayvan topraktandır; burada hîle ve tedbîr bâtıldır.
Balık sudan ve kara hayvanları toprakdan peyda olur. Birinin diğerinin mertebesine ve muhîtine geçmesi hîle ve tedbîr ile kâbil değildir. Bu husûsda hîle ve tedbîr bâtıldır.
3063. Kilit cesîmdir ve açıcı Huda'dır; eli teslîme ve rızâya vur!
"Kilit"ten murâd, hadîs-i şerifte beyân buyurulan nûrdan ve zulmetten yetmiş bin hicabdır. Ya'ni "Vech-i Hakk'a hicâb olan kilîd azîm ve cesîmdir; ve o kilidin açıcısı ve o perdeleri yırtıcı Hak'tır. Bu husûsta senin sa'yin beyhûdedir. Eğer ezelde kazâ-yı ilâhî vâki' olmuş ise, muhakkak o kilit açılır ve o perdeler yırtılır. Binâenaleyh elini emr-i Hakk'a teslîme ve kazâ-yı ilâhîye râzı olmak cihetine vur!"
3064. Eğer zerre zerre anahtarlar olsa, bu küşayiş Kibriya'nın gayrından değildir.
Eğer alem zerre zerre anahtarlar olsa, bu zulmetten ve nûrdan mürekkeb olan yetmiş bin hicabı kaldıramaz ve bu azîm kilidi açamaz. Onun açılması niam-i ilâhiyyesini inzâl buyurmak sûretiyle mühlet verirdi. Nihayet bu âyet-i kerîmede beyân buyrulduğu üzere, "Enbiya hazarâtı me'yûs olup kendilerine vâki' olacak nusret ve galebeden zanna düştüler." Bu âyet-i kerîmenin müfâd-ı âlîsi 2025 numaralı beyt-i şerifte geçti.
3067. Enbiyâ hâtırda dediler ki: "Nice bir buna ve ona va'z ve nasîhat veriyoruz!"
Mükerreren vâki' olan da'vetlerine karşı münkirlerin inkârda ısrarları üzerine, enbiyâ (aleyhimü's-selâm) me'yûs olup kendi kendilerine dediler ki: "Nice bir şuna buna va'z ve nasîhat vereceğiz!"
3068. "Nice bir abes cihetinden soğuk demiri döğeriz; âgâh ol kafese üflemek ne zamana kadar?"
"Bizim bu azgın münkirlere nasîhat vermemiz soğuk demiri döğmeğe ve aslâ içinde hava durmayan kafese üfürmeğe benzer. Ne zamâna kadar biz böyle abesle iştigāl edeceğiz?"
3069. Halkın harekâtı kazadan ve va'dedendir; ve dişin keskinliği mi'denin harâretindendir.
Bu halkın hareketi ve kendilerinden sâdır olan ef'âl, ezelde onların ayn-ı sâbitelerinin lisân-ı isti'dâd ile vâki' olan talebleri üzerine, Hakk'ın kazâsından ve va'desinden neş'et eder. Binâenaleyh ezelde şakî olana va'z ve nasîhat boştur. Saîd olanlara ise bir söz kâfidir. Zâhirin harekâtı batının tazyîkinden ve te'sîrinden olur. Nitekim dişin keskinliği mi'denin harâretinden ve kuvvetindendir.
3070. Nefs-i evvel nefs-i sânî üzerine sürdü. Balık baştan kokmuş olur, kuyruktan değil.
"Nefs-i evvel"den murâd, Hakk'ın suver-i ilmiyyesinde takarrur eden vücûd-i ilmîdir, ya'ni ayn-ı sâbitedir. Ve ikinci nefis, vücûd-i aynî-i hâricîdir ki, onda fiilen saîd ve şakî takarrur eder. Yâhut "nefs-i evvel" den murâd, nefs-i küldür; ve nefs-i kül levh-i mahfûzdan ibarettir. Ve "kalem"den ibaret olan akl-ı kül, nefs-i kül üzerine her ne ifaza ederse hemen bu âlemde zâhir olur; ve nefs-i külde ancak a'yân-ı sâbitede mukarrer olan şey mevcûd olur. Ve ser-çeşme-i mevcûdât a'yân-ı sâbitedir. Ve çeşmenin başı kokmuş olunca, bittabi' sonu da kokmuş olur. Nitekim bu hal "balık baştan kokar" darb-ı meseli-ne tamâmiyle mutâbıktır.
3071. Fakat bil de ok gibi hazmi sür, çünkü Hak "Belliğ!" dedi, zarûrî oldu.
Fakat balığın baştan kokması hakîkatini bil de hazm ve ihtiyatı ok gibi ileriye sür ve halkı da'vetten fâriğ olma! Çünkü Hak Teâlâ hazretleri يَا أَيُّهَا الرَّسُولُ بَلْغَ مَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ (Mâide, 5/67) ya'ni "Ey Resûlüm, sana inzâl olunan şeyi tebliğ et!" buyurdu. Binâenaleyh ahkâm-ı ilâhiyyeyi bilâ-tefrîk halka tebliğ etmek çâresiz ve zarûrî oldu.
3072. Sen bilmezsin ki, bu ikisinden kimsin, cehd et; o kadar ki göresin ne ve nesin?
Ya'ni sırr-ı kader mâdem meçhûldür ve sen şakî misin, yoksa saîd misin? Bunu bilmezsin. Meçhûl olan bir akıbete karşı ümîd ile ve hazm ve ihtiyât ile çalışmak lâzımdır. Binâenaleyh o kadar çalış ki, âkıbet-i hâl senin nazarında mütecellî olsun.
Meselâ yüz bin lira ikramiyesi olan bir piyangonun sana çıkacağı meçhûl iken ümîd ile para verip biletlerini alırsın. Vaktâki piyango çekilir, o vakit netîce ma'lûm olur. Umûr-i dünyeviyyede meçhûle karşı ümîd ile sa'y ve gayret ettiğin halde umûr-i uhreviyyede âkıbet meçhûldür diye sa'y ve gayreti bırakmak doğru değildir. Bu beyt-i şerif cenâb-ı Pîr lisânınından tâlibleri îkāzdır.
3073. Vaktaki yükü gemi üstüne koyarsın, o işe tevekkül edersin.
3074. Sen bilmezsin ki her ikiden kimsin, seferde garka mısın, ya nacî misin? Ey mallarını gemiye yükleyen tâcir, sen bu deniz seferinin âkıbetini bilmezsin! Bu gemi batar mı, yoksa selâmetle maksûd olan limana vâsıl olur mu? Hal böyle iken, deniz seferini ve ticareti ta'til etmezsin.
3075. Eğer dersen: "Ben kim olduğumu bilmedikçe gemi ve deniz üzerinde koşmayacağım!"
3076. "Ben bu yolda nâcî miyim, yahut garka mıyım, keşfet ki hangi fırkadanım?"
3077. "Ben zan ile başkaları gibi kuru ümîd üzerine bu yola gitmek istemem."
"Ben, benim için helâk ve ticaretten hangisi vâki' olacağını bilmedikçe yerimden kımıldamam ve beyhûde sa'y etmem!" diyecek olursan cevâben sana derim ki:
3078. "Hiç senden bezirganlık gelmez; zîrâ ki bu iki vechin sırrı gaybdadır."
"Öyle ise sen aslâ ticâret edemezsin. Zîrâ ticârete sülükün bidâyetinde kâr ve zararın sırrı gayb içindedir ve meçhûldür."
3079. Nâzik canlı olan korkak tabiatlı tacir, talebde ne kâr tutar, ne de ziyân!
Böyle bir tâcirin hâli "Korkak bezirgan ne kâr eder, ne de ziyân!" darb-ı meseline mâsadaktır.
3080. Belki ziyân tutar ki, mahrumdur ve hakîrdir. Nûru o bulur ki, şu'le yutucu ola.
Gerçi "Korkak bezirgân, ne kâr eder, ne de zarar!" darb-ı meseli meşhûr ise de, hakîkat-i hâle bakılırsa korkak bezirgân ziyân tutar. Çünkü ticaret netîce- sinde kazanç zann-ı galibdir. İşte o sa'y etmediği için husûlü pek muhtemel olan kazançtan mahrûm olur ve muâmelâtında hakîr ve zelîl olur. Mükafat nûrunu o kimse bulur ki, sa'y ve mücâhede ateşinin şu'lelerini yutucu ola.
3081. Mâdemki bütün işler "Belki!" üzerinedir, dîn işi evladır ki, bundan necât bulursun.
Mâdemki dünyâ umûrundaki bütün mesâî "Belki matlûb olan neticeyi elde ederim!" fikri üzerine müsteniddir, o halde, "Belki saîd olurum!" fikriyle dîn umûruna çalışmak daha evlâdır ki, bu sa'y ve mücâhededen hayât-ı ebediyyeye vâsıl olur ve kayd-ı elem ve azâbdan necât bulursun.
3082. Burada kapı çalmağa izin yoktur, ümîdden gayri. Allah Teâlâ doğruyu en çok bilicidir.
Bu sırr-ı kader bahsinin kapısını çalmağa izn-i ilâhî yoktur. Bu bahiste ancak Hakk'a hüsn-i zannetmek ve O'nun lutuf ve keremini ümîd etmek vardır. Nitekim âyet-i kerimede قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنْفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةُ الله (Zümer, 39/53) ya'ni "Ey nefisleri üzerine israf eden kullarım, Allah'ın rahmetinden ümîd kesmeyin!" buyurulmuştur. Zîrâ sırr-ı kaderden ancak sırr-ı vahdet ârifleri bahsedebilirler. İsneyniyet içinde müstağrak olan gāfillerin bu bahiste çok zararları olur. Çünkü netîcede Hakk'a zulüm ve cebir isnâd ederler ve onların şirk-i hafileri bu hükümlerine sebeb olur.