İçeriğe atla

Onun beyânıdır ki mukallidin îmânı havf ve recâdır

24. bölüm / 81 · 1358 kelime · ~7 dk okuma

3083. Her san'atın dâîsi ümîddir ve "Belki!"dir, gerçi onların boynu sa'yden iğ gibi oldu.

“Dûk”, yün bükmeğe mahsûs olan ince ve uzun bir ağaçtır. Her bir kimseyi bir san'ata da'vet eden ümîd-i menfaattir ve "Belki kazanırım!" fikridir. Bu dâiye onları çalışmağa sevk etti. Ve çalışmaktan da onun boyunları iğ gibi inceldi.

3084. Vaktāki sabahleyin, belki rızık koşar ümidi üzerine dükkân tarafına gider.

3085. Sana rızık ümidi olmazsa niçin gidiyorsun, mahrumluk korkusu vardır, sen niçin kavîsin?

Ey tâcir efendi, sana rızık ümîdi olmazsa niçin dükkân tarafına gidiyorsun? Ticarette kârdan mahrûm olmak korkusu var iken bu ciheti hiç düşünmezsin, yüreğinde kuvvet vardır.

3086. Gıda kesbinde ezel mahrumluğu korkusu seni cüst ü cûda niçin gevşek etmedi?

Ey tâcir efendi, esbâb-ı maîşetin kesbinde, "Belki ezelde kısmetim mukadder değildir", fikri ve kârdan mahrûmluk korkusu, seni dünyâda rızık cüst ü cûsundan me'yûs etmedi ve bu husûstaki sa'yini gevşetmedi, ya emr-i dînde saâdet ve şekāvet korkusu niçin sa'yini gevşetti?

3087. Dersen ki: "Vakıa önde mahrumluk korkusu vardır, tenbellikte bu korku ziyadedir!"

3088. "Çalışmada ümîdim daha ziyadedir, tenbellikte hatarı ziyade tutarım!"

Bu iki beyit, tâcirin i'tirâza cevabıdır. Dersen ki: "Ticarette kârdan mahrûmluk korkusu vardır." Derim ki: "Tenbellikte bu mahrûmluk korkusu daha ziyâdedir. Çalışmada kazanmak ümîdim ziyâdedir ve tenbellikte daha ziyâde tehlike ve korku görürüm."

3089. Böyle olunca ey kötü zan sahibi, niçin dîn işinde bu ziyan korkusu senin eteğini tutuyor?

Bu beyt-i şerîf tâcirin cevabına cevaptır. Mâdemki ticaret işinde çalışmaktan fâide görüyorsun, ya dîn işinde niçin bu ziyân korkusu çalışmak husûsunda senin eteğini geri çekiyor ve seni çalışmaktan men'ediyor, ey sû'-i zan sâhibi efendi?

3090. Ya sen görmedin mi ki, bu bizim pazarımızın ehli olan enbiya ve evliyâ ne fâide içindedir?

Ey sırr-ı kaderin meçhûliyeti sebebiyle çalışmak istemeyen gäfil, ya sen görmedin mi ki, bu bizim sa'y ve mücâhede pazarımızın ehli olan enbiyâ ve evliyâ, bu çalışmak neticesinde nasıl fâideler ve kârlar tahsil etmiştir?

3091. Bu dükkândan gitmek onlara kân gösterdi. Bu pazar içinde nasıl fâide bağladılar!

"Zîn dükkân reften", kesb etmekten kinâyedir. Ya'ni "Kâhillik tarafından sa'y ve mücâhede dükkânı tarafına gitmek, o enbiyâ ve evliyâya ne menba' ve ma'den gösterdi ve bu çalışma pazarı içinde nasıl fâideler ve kârlar hâsıl ettiler, bunları görmedin mi?"

3092. Ateş ona halhal gibi râm oldu; deniz ona râm oldu, hamal oldu.

"Halhal", eski zamanlarda kadınların ayaklarına taktıkları altın ve gümüş halkalara denir. Elyevm Arabistan'ın ba'zı mahallerinde de müsta'meldir. Kola takılana "bilezik" ve ayağa takılana "halhal" derler. Ya'ni "Ateş onlara halhâl gibi mutî' ve münkād oldu. Nitekim İbrâhîm (a.s.) Nemrûd'un ateşinde yanmadı ve deniz Mûsâ (a.s.)a mutî' ve münkād oldu ve ona yol verip onun hamalı oldu."

3093. Demir ona râm oldu, mum gibi oldu; rüzgâr ona bende ve mahkum oldu.

وَأَنَّا لَهُ الْحَدِيدَ (Sebe', 34/10) ve "Ve biz ona demiri yumuşattık" âyet-i kerîmesi mûcibince, demir Dâvûd (a.s.)a mutî' olup mum gibi yumuşak oldu. وَسُلَيْمَانَ الرِّيحَ غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَرَوَاحُهَا شَهْرٌ (Sebe', 34/12) Ya'ni "Biz Süleyman'a rüzgârı teshîr ettik ki, sabahtan öğleye kadar bir aylık ve akşama kadar da bir aylık yol giderdi" âyet-i kerîmesinde beyân buyrulduğu üzere rüzgâr Süleyman (a.s.)a bende ve onun mahkûmu oldu. Bu zikr olunan ve diğer zikr olunmayan enbiyânın mu'cizâtı, bu bâzar-ı sa'yde onların mücâhedeleri neticesinde hâsıl olan fâideler ve kârlardır. Eğer dersen ki: "Nübüvvet sa'y ile ve mücâhede ile kazanılmış bir şey değildir, belki Hakk'ın inâyet-i ezeliyyesidir!" Cevâben deriz ki: Evet inâyet-i ezeliyyedir; fakat bu inâyet-i ezeliyye onlarca ma'lûm iken, aslâ tenbellik cihetine gitmemişlerdir. Bu mevtın-ı dünyâda Hakk'ın matlûbu olan sa'y ve mücâhedeyi bir an elden bırakmamışlardır. Nitekim Server-i âlem Efendimiz mübarek ayakları şişinceye kadar namaz kıldı, Hz. Aişe (r.a) vâlidemiz "Ya Resûlallah, Hak Teâlâ senin geçmiş ve gelecek zünûbunu mağfiret ettiğini sana tebşîr ettiği halde, niçin nefs-i şerîfine bu kadar ezâ buyursun?" deyince cevâben: أَفَلَا أَكُونُ عَبْدًا شَكُورًا ya'ni "Ben çok şükredici bir kul olmayayım mı?" buyurdular. Zîrâ şükür ni'meti tezyîd eder. Binâenaleyh enbiyâ ve evliyâ için de sa'y ve mücâhede vardır. Artık sâir nâsa çalışmanın lüzûmunu îzah zâiddir.

بیان آن که رسول علیه السلام فرمود ان لله تعالى أولياء أخفياء Onun beyânıdır ki Resûl buyurdu: "Muhakkak Allâh'ın gizli velîleri vardır"

Hadis-i Şerîfin tamâmı budur: ان لله تعالى أولياء أخفياء الشعنة رؤسهم المغبرة وجوههم اذا استأذنوا على الامير لم يؤذن لهم واذا غابوا لم يفقدوا وان حضروا لم يدعوا و ان مرضوا لم يعادوا و ان ماتوا لم يشهدوا وهم مجهولون فى الارض ومشهورون في السماء Ya'ni "muhakkak Allâh Teâlâ'nın gizli velîleri vardır ki, başlarının saçları perîşan, yüzleri tozludur. Emîrin yanına girmek için izin istedikleri vakit izin verilmez, kayboldukları vakit aranmazlar ve eğer hazır olsalar da'vet olunmazlar ve hasta olsalar iyâdet olunmazlar ve ölseler cenâzesine kimse hâzır olmaz ve bunlar yeryüzünde bilinmezler, gökte meşhûrdurlar."

3094. Diğer taife pek gizli giderler, zahir olan halaikın ne vakit meşhuru olurlar?

Allâh Teâla hazretlerinin sa'y ve mücâhede ile meşgül olan kullarından enbiyâ (aleyhim'üs-selâm) hazarâtı halk nazarlarında ma'lumdur; ve sa'y ve mücâhedede onların vârisleri olan evliyâ-yı kirâm hazarâtından ba'zıları ma'lûm ve ba'zıları meçhûldür. Ve bu meçhûl olan evliyâ-yı kirâm hakkında Hak Teâlâ hazretleri hadîs-i kudside الاولياء تحت قبابي لا يعرفهم غيرى ya'ni “Benim velîlerim vardır, onlar kıbabım altındadır; onları benden başkası bilmez” buyurulur.

3095. Bütün bunu tutarlar ve hiçbir kimsenin gözü bunların ululuklarına bir nefes vaki' olmaz.

Allâh'ın bu gizli velîleri bütün bu yukarıda zikr ettiğimiz hârikulâde ahvâle mâliktirler ve enbiyânın bu gibi mu'cizâtı onlara bi-hasebi'l-verâse “kerâmet" nâmıyla intikāl etmiştir. Fakat halk nazarında meşhûr olmadıkları için hiçbir kimsenin gözü onların büyüklükleri üzerine bir nefes olsun mün'atıf olamaz.

3096. Onların hem kerâmetleri hem kendileri haremdedir, onların adını abdal dahi işitmez.

Bu gizli velilerin hem kendileri hem de kerâmetleri harem-i ilâhîde ve perde-i gaybde mestûrdur. Abdal-i ilâhî bile onların ism-i şeriflerini işitemez. Nitekim Feridüddin Attâr (k.s.) hazretleri Tezkiretü'l-Evliyâ'sında Ebû Bekir Kettânî hazretlerinin menkabesinde şöyle yazar ki: “Ebû Bekir Kettânî hazretleri Harem-i Şerîf'in bir tarafında oturmuş ve bir tarafında da muhaddisînden Abdürrezzâk hazretleri va'z ve nasîhat etmekte bulunmuş idi. Hızır (a.s.) Ebû Bekir Kettânî hazretlerine gelip: “Niçin Abdürrezzâk'ın meclisine gitmezsin ki, istifade edesin?” demiş ve Hz. Ebû Bekir dahi cevaben: “İlmi, Rezzâk'tan alan kimsenin Abdürrezzâk'a ihtiyacı yoktur!” demiş. Cenâb-ı Hızır: “Bu da'vâya şâhid lâzımdır!” deyince Cenâb-ı Ebû Bekir: “Şâhidim odur ki, sen Hızır'sın,” demiş. Ve Hızır (a.s.) taaccüb edip: “Ben zannederdim ki bü- tün evliyâ-yı Hak benim ma'lûmumdur; şimdi anladım ki, Allâh Teâlâ'nın beni bilen ve benim onları bilmediğim evliyâsı varmış!" demiştir."

3097. Ya Hudâ'nın keremlerini bilmedin mi ki, o seni "Gel!" diye o tarafa çağırır.

Ya'ni, "Ey kâhil sen Hakk'ın kereminden niçin me'yûs oldun ve çalışmayı terk ettin? Enbiyâ ve evliyâ çalıştılar. Yukarıda zikr olunan kârlara nail oldular, sen bunları görmedin mi? Eğer bunları görmedin ise, senin vücûd-i zâhirîni muhît olan Hakk'ın keremlerini de mi görmedin? Nitekim sana bir varlık verdi ve o senin varlığına taalluk eden birtakım hazlar ve zevkler ihsân etti. Meselâ acıktığın vakit, seni ni'meti tarafına da'vet eder ve o ni'metten haz duyarsın. Ve vücûdunun istirahati için seni uyku tarafına çağırır, zevk-ı husûsî içinde, tatlı bir uykuya dalarsın. Susadığın vakit seni latîf su tarafına da'vet eder, kemâl-i haz ile suya kandırır. Hakk'ın keremlerini bu misallere göre kıyâs et ve en büyük ikrâmı, enbiyâsı ve evliyâsı vâsıtasıyla seni cehilden ilme da'vet etmesidir." Velhâsıl bu âlem-i vücûdda seni Hakk'ın envâ'-ı niamı ve keremleri kaplamıştır. Nitekim âyet-i kerîmede وَأَسْبَغَ عَلَيْكُمْ نِعَمَهُ ظَاهِرَةً وَبَاطِنَةً (Lokman, 31/20) ya'ni “Allâh Teâlâ sizin üzerinize ni'metlerini zâhiren ve bâtınen itmâm etti" buyurdu.

3098. Âlemin altı ciheti O'nun ikramıdır; her tarafa baksan O'nun a'lâmıdır.

"Âlemin altı cihetinden, ya'ni önden, arkadan, üstten, alttan, sağdan ve soldan senin vücuduna Hakk'ın ikrâmı vâki' olur. Âlemin herhangi tarafına baksan Hakk'ın keremlerinin nişanlarını ve alâmetlerini görürsün.” “A'lâm”, "alem"in cem'i olduğuna göre ma'nâ böyledir. “İ'lâm", if'âl babından masdar olduğuna göre ma'nâ, "Her ne tarafa baksan Hakk'ın keremlerinin i'lâmı vâkidir," ya'ni her taraf Hakk'ın keremlerini ve lutuflarını bildirir. Onun için sûfiyye hazarâtı buyururlar ki: "Mevcûdât-ı âlemden her bir mevcûd Allah'ın nebîsidir."

3099. Vaktaki bir kerîm sana "Ateşe gel!" dese, çabuk gel; ve "Beni yakar!" deme!

"Vaktâki kerîm olan Hak Teâlâ, seni ateş gibi nefsini yakıcı olan tâata çağırırsa çabuk gel; Ve "Beni yakar ve huzûzât-ı nefsâniyyemden beni mahrûm eder" deme!" Ve yahut "Kerîmüt-tab' olan Hakk'ın enbiyâ ve evliyâsından birisi seni tarîk-ı Hakk'a ve ateş gibi yakıcı olan riyâzet ve mücâhedâta da'vet ederse, bu riyâzet ve mücâhede benim vücudumu yakar ve hasta eder, sıhhatim harâb olur, deme!"